Kapuncski’nin gazeteciliğin ilkeleri, yöntemleri, zorlukları ve entelektüel sorumuluklarını incelediği “Bu İş Siniklere Göre Değil” adlı kitabına dair yazdığım değerlendirme böyle başlıyordu: 

Bu yazıyı onlarca gazetenin aynı manşetle, aynı “kurgu habercilik” anlayışıyla çıktığı, ulusal televizyon kanallarının iktidarın talimatları doğrultusunda yayın yaptığı bir ülkenin tekinsiz ikliminde yazıyorum.

Mesleğini seven, saygı duyduğu halde her dönem karşılaştığı zorluklara rağmen artık yapamadığı için hayıflananlar, hayatlarıyla ağır bedeller ödeyenler ve bu çürümüş düzenden rahatsız olanlar dışında toplumun çoğunluğu gerçekliğin medya aracılığıyla çarptılmasını pek umursamıyor. Sorun, sadece bu coğrafyayla, bugünün siyasi iklimiyle, kültürel referansları ya da tarihsel süreçle sınırlı değil. Hepsininden fazlasını kapsayan, içinden geçtiğimiz çağa dair yaygın bir hastalık bu.

Yazıya aynı cümlelerle başlamamanın sebebi, buradaki “kurgusal gerçeklikle” sıvanmış sahte gazeteciliğin kendi absürt sınırlarını bile aşan karanlığını hatırlatmak ve  yazma/hikaye anlatma sanatı ve gazetecilik arasındaki ilişki üzerine düşünmek. 

John Berger’in Kapuncski’yle söyleşisine “Neden hikâye anlatırız” sorusuyla başlamasının nedeni, 6 bin yıllık yazılı tarih boyunca oluşan “gerçeklik” algısının 20.yy’ın sonunda geldiği yeri işaret etmesiydi. Bu sorunun değişken cevapları, nihayetinde insanın derin yalnızlığını aşma gayreti etrafında buluşuyor gibi geliyor bana. 

Berger, “Hikâyenin karşıtı sessizlik ya da tefekkür değil, unutuluştur. Hikâyeler sağır bir dünyada yaşamanın nasıl bir şey olduğunu anlatır bize. Bu her zaman böyle olmuştur” diyor. Öte yandan, “Bayalığa ve aptallığa karşı girişilen umutsuz bir çabadır belki” yorumunu da esirgemiyor. 

Ben gazeteciliğin hikaye etme dürtüsüyle, umutsuz gibi görünen inatçı bir umutta buluştuğuna inanıyorum. Malum, gazetecilik mesleği farklı yöntem ve biçimleri kapsayan bir uğraş. Haber, makale, köşe yazısı, araştırma, röportaj, portre, inceleme gibi türlerin buluştuğu ana kavşak; Gerçeğe sadakat ve insan. 

“Hikâyelerini” duygularla gerçeklik arasındaki hassas dengeyi bozmadan aktarma arzusu taşıyan gazeteciliğin edebiyata yakın durduğu yer, üslup, anlatım tercihi, atmosferi hissettirme ve dili kullanma becerisi.   

Gazetecilik, “tarafsızlık ilkesi” mevzu bahis olduğunda bazen sadece olayları doğru ya da olduğu gibi aktarmaktan ibaretmiş gibi algılanabiliyor ve yanılgı orada başlıyor; Haberin kaynağına (insana) temas etmek, fiziksel, ruhsal yakınlık, anlatım tercihi, samimiyet, sesini duyuramayan umutsuz insanların hikâyelerini aktarma yöntemleri de önemli. Bugün gazetecilikten epey uzaklaşılmış bataklıkta, okura, habere, mesleğe, yazma/hikâye etme arzusuna, gerçekliğe zarar veren unsurlardan biri de bu; İnsan hikâyelerini resmederken esas amacı unutmak. 

Gazetecilik, bir anlamda gerçeği unutuşa terk etmeme, “kayıp hikâyelerin” anlatıcısı olma inadına sahip çıkmaksa eğer, edebiyata dokunduğu yere daha yakından bakmalı. 

Edebiyat tarihinde yazarlığın yanısıra gazetecilik yapmış pek çok isim var. Gerekçeleri ve mesleğe yaklaşımları farklı olsa da bir biçimde temas etmişler. Mark Twain, Ernest Hemingway, Charles Dickens, Çehov, H.G. Wells, Steinbeck, Graham Greene, George Orwell, Eduardo Galeano ilk aklıma gelenler. Burada da her kuşaktan edebiyatla gazeteciliği kendilerine has yöntemlerle buluşturanlar oldu. Hep olacak. 

Ne kadar çok yazar varsa  - yazdıklarından bağımsız - o kadar çok yazma anlayışı olduğuna inanıyorum ben. Her iki disiplinde de bozulamaz kurallar olduğunu düşünmüyorum doğrusu. Dilin, yazının, eserin yazarın niyetinden bağımsız özgürce dolaşıp okuyanların yorumuyla yeniden şekilleneceğine inanıyorum çünkü. 

Marquez’i bir gazeteci olarak diğerlerinden ayıran özelliği gazeteciliği salt bir “sıçrama” alanı, vahşi bir muhalefet arenası ya da sadece geçim sıkıntısını gidermek için kullanmış olmaması. Latin Amerikalıların ve annesinin sevdiği ismiyle Gabo, her fırsatta gazeteciliğin dünyanın en iyi mesleği olduğunu tekrarladı ve yazardan önce gazeteci olduğunu söyledi; 

“Ben özümde bir gazeteciyim. Yaşamım boyunca gazeteci oldum. Pek belli olmasa da kitaplarım bir gazetecinin kitapları.” 

O her ne kadar pek belli olmadığını söylüyorsa da romanlarına, denemelerine, anlatılarına aşina olan her okur, toplumun bütün kesimleriyle yakın bir bağ kurabilen dil kıvraklığının gazetecilikten beslendiğini rahatlıkla kavrayabilir. 

1950-1984 yılları arasında gazete ve edebiyat dergilerinde yayımlanmış 50 metni buluşturan ‘Yüzyılın Skandalı’, ilk aşkı olan gazeteciliğin neden ömrü boyunca aynı tutkuyla devam edebildiğini gösteren bir seçki. 

Sadece ‘Başkan Babamızın Sonbaharı’, ‘Yaprak Fırtınası’, ‘‘Bir Kaçırılma Öyküsü’ , ‘Şili’de Gizlice’ gibi daha ziyade politik temalarıyla öne çıkan kitapları değil bugün ‘Büyülü Gerçeklik’ akımın en usta yazarlarından bir olarak anılmasına neden olan romanları da gazeteciliğin ona katkısını güçlü bir şekilde hissettiriyor.  

Edebiyatında fantastik malzemeleri benzersiz bir biçimde kullanan yazarın “fantezi” kelimesine itiraz ettiği söylenir. Onun gerçeklik algısı, gazete sayfalarına konu olan gündelik hayatın sıradan vahşetinden ibaret değil. İnançlardan, gelenekten, halk efsanelerinden, masallardan beslenen abartılı anlatımı, ilk bakışta gazeteciliğin nesnel ölçütleriyle çelişiyor gibi görünse de o alanda da kendi kurallarını belirledi. Kendi deyişiyle “gerçekçi bir yazar” olan Marquez, insanın yalnızlığını, isyanını, hayatta kalma mücadelesini, aşk saplantısını, zaaflarını “hayalperest bir masalcı” gibi anlatırken veya hayatının sonuna doğru anılarını yazarken dahi hep gazetecilikten beslendiğini söylüyor. 

Anı kitabının girişine yazmıştı: “Hayat insanın ne yaşadığı değildir, ne hatırladığı ve anlatmak için nasıl hatırladığıdır”. O sadece edebiyatın değil gazeteciliğin imkânlarını da kullanarak yazdı. Hafızanın her türden yazma eylemi için dönüştürücü ve belirleyici bir güç olduğunu, zihnin süzgecinden geçtikten sonra başkalaştığını biliyordu. Kendisi gibi romanlarının yanı sıra gazete ve dergilere yüzlerce makale yazan Steinbeck, “Olup bitenler ışığında, hayat ve olay örgüsü birleşsin diye geriye dönüp düzletmeniz ya da değiştirmeniz gerekir” diyor. Savaş muhabiri olarak çalışırken de “gerçeklikten” kopmadan bunu yapmıştı.

Marquez, El Pais için yazdığı bir makalede gerçeklikle ilişkisini edebiyat üzerinden anlatıyor;

“Ben Karayipler’de doğdum ve büyüdüm. Bütün adalarını tanırım, gerçeklikten daha korkutucu bir şey olmadığını ve hiçbir şey yapılamayacağını düşünerek hüsrana uğrayışım belki de bu sebepten. Elimden tek gelen, şiirsel yöntemlere başvurmak, ama özünde gerçek bir olay bulunmayan tek bir cümle bile yok kitaplarımda.” 

En zorlu deneyiminin “Başkan Babamızın Sonbaharı” adlı romanına hazırlanırken yaşamış. On yıla yakın bir süre boyunca Latin Amerika’daki diktatörler hakkında bulabildiği her türlü metni okumuş. Amacının kitabını mümkün olduğunca gerçeklikten uzak tutmak olduğunu söylüyor. Ancak hüsrana uğramış. Öyle korkunç olaylara tanık olmuş ki, yazısını “Gerçekliğin, bizden daha iyi bir yazar olduğunu kabullenmeliyiz” diyerek bitiriyor. 

Bir röportajında yine gazetecilik ve edebiyat arasındaki görünür bağlardan bahsediyordu: “Kitaplarımın arka planında öyle çok araştırma, öyle titiz bir teyitçilik, gerçeklere ve tarihe uygunluk için öyle büyük bir çaba var ki, aslında hepsi özünde romana ya da fantastik metinlere dönüştürülmüş birer haber gibi, benimsediğim araştırma ve gerçeğe uygun bilgilere ulaşma yöntemleri hep gazetecilikle alakalı.” 

Marquez’in gazete ve dergi yazılarını heyecanla okumayı isteme sebebim edebi bir meraktan ibaret değil. O edebiyatı gazetecilikten üstün tutan yazarların aksine mesleğini son ana kadar bırakmadı, küçümsemedi. Aksine romancılığını tamamlayan muhabirliğine sadık kaldı. 

1998’de sağlık sorunları başladıktan ve Nobel Edebiyat ödülünü aldıktan sonra, kazandığı paranın bir kısmıyla bir dostunun sahip olduğu Cambio dergisini satın alıyor ve dergiyi yeni bir gazeteci kadrosuyla çıkarıyor. Son gazete yazılarının bazıları da burada yayımlanıyor. Yine aynı dönemde Latin Amerikalı gazeteciler yetiştirmeyi amaçlayan Gabriel Garcia Marquez Vakfı’nda atölyeler düzenliyor. 

Anderson, bu kitap için hazırladığı önsözde bu anlamdaki kıymetini teslim ediyor; “Aradan geçen yıllarda, yolu Gabo Vakfı’nın düzenlediği atölyelerden geçen ve dağıttığı ödüllere katkıda bulunan binlerce gazeteci, sonradan ulaştıkları mesleki başarıyı hep Gabo Vakfı’na bağladı. Kimileri araştırmacı gazetecilik ve kronik odaklı dergiler ve portallar kurdu; kimileri kitaplar yazdı, bir çoğu önemli ödüller kazandı”. 

Hikâyeleştirme yöntemleri, gazetecilikte, edebiyatta, tarihte, biyografide tıpkı yaşamda olduğu gibi anlatanın, yazanın “kimliğini” belirleyen bir süreçtir. Marquez yaşadığı sürece muhabirliği bırakmadığını söylemişti. 1990’ların sonunda kanserle mücadele etmeye başladığında, yaşamının uzun bir dökümünü yapması, (Anlatmak İçin Yaşamak) eserleriyle henüz tanışmamış olanlar için kıymetli bir hediye; Otobiyografi, itiraf, edebiyat incelemesi ya da kendisinin “baş kahraman” olduğu benzersiz bir “edebi gazetecilik” mirasıdır o kitap.  

Kendisine sıklıkla hayatta en çok eksikliğini hissettiği şeyin ne olduğu sorulur ve hep aynı cevabı verirmiş: “Bir yazar”. Göründüğü kadar sersemce bir şaka olmadığını söylüyor. ‘Yazar Aranıyor’ başlıklı yazısında, (El Pais, 1982) hoyratlığa varan mesleki gururundan dem vuruyor ve aslında gazetecilikten vazgeçememe sebebini de açıklıyor; “Kendime böyle bir yükümlülük dayattım, çünkü romandan romana fazlaca uzun aralar vererek yazmayı bırakıyordum ve zamanla, - tıpkı futbolcular gibi - formumu kaybediyordum. Sonraları bu zanaat ödevi okurlara verdiğim bir söze dönüştü, şimdilerdeyse içinden çıkmayı başaramadığım aynalarla kaplı bir labirent. Tabii içimdeki kurtarıcıyı bulursam işler değişebilir.”

Marquez, periyodik yazı uğraşından üç kez vazgeçmiş ancak gazetecilik ruhunun baskısından kendini kurtaramamış. Onu iyi yansıtan biyografi yazarlarından Gene H. Bell-Villada, “Her sıradan Kolombiyalı Garcia Marquez’in kim olduğunu bilir, milyonlarca Latin Amerikalı onun yazdıklarından en azından bir tanesini okumuştur - ya bir gazete yazısını, bir öyküyü, ya da Macondo’nun yüz yılını” diyor. 

Edebiyat tarihinde “kutsallaştırılmadan” derin iz bırakmasını, hiç dinmeyen gazetecilik tutkusuna da borçlu sanırım. İyi yazabilmenin mutluluk kaynağı olduğuna inanan yazar, kendi ölçüleriyle belirlediği “bağımsızlık” ilkesine olabildiğince sadık kalmış görünüyor. 

Walter Benjamin “Her yeni gün, bize dünyanın her yerinden haberler getiriyor ama elimize kayda değer hikâyeler geçmiyor” der. Fantastik, abartılı, çocukça bazen fazla “gerçekçi” yakıştırmalarına aldırmayan Marquez’in hikâyeleri, ömrünü adadığı yazı uğraşının karşılığını fazlasıyla aldı. Bugün onun gazete yazılarını okuyanlar “insanla” temas halinde olan gazeteceliğin değerini ve onun ne uğruna mücadele ettiğini daha iyi anlayacaktır.  


 

* Gabriel Garcia Marquez - Yüzyılın Skandalı (Gazete ve Dergi Metinleri, 1950- 1984), Çev: Emrah İmre / Can Yayınları 

* Gabriel Garcia Marquez - Anlatmak İçin Yaşamak, Çev: Pınar Savaş / Can Yayınları