7 bölgesiyle dünya haritasında ülke olarak yer alan bir Türkiye var ama bu tanımlanmış ülkede yaşayanların tanımları uymuyor birbirine. Kim bu ülkenin neresinden tutuyor ve tutunuyorsa oradan tanımlıyor Türkiye’yi. Bu nedenle hiçbir tanım uymuyor bir diğerine...

Buna göre, talep ve ısrarlarına rağmen bugüne kadar alacaklarını bir türlü tahsil edememiş, her ayağa kalkışları kanla bastırılmış alacaklılar; Tıksırıncaya kadar yeseler de gözleri bir türlü doymayan oburlar; Sorulmasa yaşayıp yaşamadıklarından haberdar olmayacağımız, varla yok arasında yaşayanlar; Tarihin çeşitli dönemlerinde inançlarından dolayı kanla kırılarak, katliama uğramış, sürülmüşler; Dudaktan çıktığı an dur ihtarı alarak kılıç çekilen farklı farklı diller. Kısacası ülke dedikleri bu toprak parçası duvara asılan haritada durduğu gibi sakin durmuyor, içten içe kaynıyor.

Türkçünün Türkiye’si kendilerinden başka uluslar, o ulusların içine doğdukları kendi anadilleri, üstünde doğup öldükleri yurtları, o yurtlarında babadan dededen kalma mülkleri olsa bile, gökte uçan kuşlarından, yerde gezen karıncasına varıncaya kadar hepsi Türkündür. Bu yetmezmiş gibi resmi dilleri, yurtları olmamasına rağmen olur olmaz göndere çektikleri bayrakları, yüz yıldır bir türlü sonuç alamadıkları sonu gelmez operasyonları var. Özetle Türkün yorganı örtmüyor kendisinden olmayanları.

Gidecek yeri olmayanların bir araya geldiği bir azınlıklar bahçesi olan Türkiye’de, Türkçünün ‘Türkiye’ tanımına sığmıyor Kürtler, Çerkesler, Ezidiler, Çingeneler, Ermeniler, Aleviler, Süryaniler.

Yastığa sarılsa yorganı alınıyor üstünden, yorgana sarılsa yatağı çekiliyor Kürdün altından. Bin bir eziyetle akşamı etse de Türklerle girdikleri haritada bir türlü sabah edemiyorlar. Kürt baş parmağı firar etmiş yırtık çorap, diz dirsek izi çıkmış giysi, omzu güneşte solmuş ceket gibi duruyor Türk’ün kendini tek sahibi gördüğü cumhuriyette. Kuruluşundan bugüne yüz yıl geçse de bahçesinde acı ağacından başka ağacın meyve vermediği, eşitlik ve özgürlüğün hiç uğramadığı, dilinde ağıtların eksik olmadığı Kürdün ‘Türkiye’ tasavvuruyla Türkçünün Türkiye’si örtüşmüyor.

Gün kazanıp gün harcayarak, yarını düşünmeden yaşayıp giden çingenelerin ‘Türkiye’ tanımı da uymuyor bu ülkeye. Onlar ne kadar dipte yaşarlarsa elitlerin o kadar yukarıda yaşamasının ölçüsü oluyorlar. Bütün yoksulluklarına rağmen, gülüp eğlenerek yaşamak onlara bir lütuf gibi verilmiş. Toplumun en dibinde, küfür ve hakaretin bile en dibinde yaşamak reva görülüyor onlara. Çingenelere kalsa bırakın ülkenin kanla çizilmiş sınırlarını insanın insana koyduğu sınırları bile kaldırırlar, bir gırnata sesi yayılır dünyanın bütün sabahlarına. Ana caddeleri, ışıklı bulvarları, başkentleri, seçilmişleri alaşağı eden cuntalarıyla Türkiye, Çingenelerin özerk ülke haline getirdiği arka mahalleleriyle örtüşmedi, hiçbir zaman da örtüşmeyecek.

Haklarına ilişki en ufak talepleri karşısında ‘Siz buralı değilsiniz, burası sizin ülkeniz değil’ cümlesiyle karşılaşan Çerkeslerin Türkiye’si de de örtüşmüyor Türkçü ile. Katliamla bu topraklara sığınmışların sonsuza kadar itaat etmesi bekleniyor.

Lazlar Karadeniz kıyılarında ürkütülerek kondukları dallardan uçurtulmuş, yuvaları dağıtılmış kuşlar gibiler. Rumlar çıkarıldıkları sürgünle Anadolu yollarında delik bir torbadan bir bir dökülen buğday taneleri gibi dağ yamaçlarına, yokuş ve bayırlara ve su kıyılarına dökülmüşler, ekilmeden biçilen olmuşlar. Osmanlıdan cumhuriyete Ermenilerin varlıkları değil yoklukları büyütülerek gelindi bugünlere. Bugün azınlıklardan herhangi birinin kendini toprakla, tarihle, acıyla tanımlaması uymuyor Türkçünün Türkiye tanımlamasına. Ülke kolu olmayan gömlek, pantolonu olmayan iskelete dönmüş bir bedenin üstünden dökülen ceket, şapkasını yitirmiş kel bir baş, ayakkabısı olmayan bir beden gibi duruyor uluslar geçidinde.

Yazdıklarım mevsim olsaydı Türkiye’de kışın soba başında dedelerin anlattığı öyküleri anlatırdım burada. Bahar olsaydı eğer yazdıklarım, karların eriyerek suları coşturmasını, toprağın koynundan fırlayan çiçekleri yazardım. Sonbahar olsaydı eğer birbirine yaslanmış altın rengi buğday başaklarını yazardım. Tarladan harmana, harmandan değirmene un olmaya gidişlerini yazardım, siz sacda pişmiş ekmek kokusunu duyardınız ama değil. Halklar biçildikçe yurtlarından geriye acı, hüzün ve ölüm kalır. Geride kalanların acılarının üstünü tek ulus, tek dil, tek inanç ve tek bayrak örtmediği içindir ki, örtüşmüyor acı çekenlerin Türkiye’si ile acı çektirenlerin Türkiye’si.

Türkiye’nin kendini koyduğu yerle, her gün sokak ortasında yaralanan, darp edilen, öldürülen kadının kendini koyduğu yer aynı değil. Kadına göre her gün şiddet uygulayan kocadır devlet. Kürde göre pusu atıp yol kesen, hesap sorandır devlet. Kimlik sorup şüpheli şüpheli gözlerini üstüne dikendir. Karadadır Kürde göre devlet, havadadır. En iyi haliyle karakoldadır devlet. Karakolda olanla karakola taşınanların ‘Türkiye’ tanımı hiçbir zaman uymaz birbirine.

Katliamlarla hep yüz yüze kalmış Alevi’ye göre olay yerinden hiç ayrılmayan kundakçıdır devlet. Bunu kendine yapılmış katliamlar tarihi üzerinde okur Alevi. Maraş katliamı olarak göğsünü yumruklar, Malatya katliamı olarak bir ibadet gibi acısına her yıl bir kere eğilir. Sivas ve Çorum katliamı olarak acılarını içinde yakar da bir nefes dumanı bile dışarı bırakmaz.

Menderes ile gelmiş göçmenin ayrı, Özal ile gelmiş göçmenin ayrı, Erdoğan ile gelmiş göçmenin ayrı bir Türkiye’si var; Tarikatların ayrı, suç örgütleri ve mafyanın ayrı bir Türkiye’si var; Lazların ayrı, Çerkeslerin ayrı, Ermenilerin ayrı, Kürtlerin ayrı bir Türkiye’si var; Yurtdışında yaşayanların ayrı, sağcıların ayrı, solcuların ayrı bir Türkiye’si var.

Devletin şiddetle terbiye edip teslim alamadıkları arasındaki bu örtüşmeme hali, bedene göre kumaşla değil az kumaşla biçilmiş bir elbiseyi zorla giydirme eziyetidir. Ülkenin kumaşı kötü değil, rengarenktir bu ülkenin kumaşı. Kötü olan, insanı tek kalıba sokmaya çalışan o ilk terzidir. Ve elbet bir gün kendimizi elbiseye değil, elbiseyi kendimize göre biçerek o terzilerin hepsini işsiz bırakacağız.