Ne bir günümüz benziyor bir diğer güne, ne bir acımız diğer acıların ömrünü kısaltıyor. Sevinçlerimizi gömüyoruz her gün on, yüz. Bütün bildiklerimiz uçup giden birer söz, tozlu albümlerde sararan ıssız fotoğraflara, yatağı kurumuş nehirlere döndü. Güneş bile mevsimini unutmuş gibi bezgin. Günler şiddet yorgunu. Her haksızlığa uğrayanla biz de olduğumuz yerde uğruyoruz. Bedenimiz içine uzandığımız up uzun kirli bir sessizlik. Gına geldi...

Herhangi birimize sorulsa, özellikle iktidar tarafından son haftalarda yapılanları gergin bir ruh haliyle bir bir sayarız. Çünkü yapılanlar bir biçimde hayatımıza direk birer müdahaledir. Üstelik maruz bırakıldığımız bunca sömürü ve baskı, derdi ortak olanları bir arya getireceği yerde, adeta merkez kaç kuvvetiyle bizi birbirimizden uzaklaştırıyor. Kendine muhalefet diyenleri bir türlü Kürt muhalefetiyle bir araya getiremiyor. Tuhaflaştık, şeyleştik, aslımızı yitirerek gibileştik. Olduğumuz yerde rengimiz soluyor gün geçtikçe. Gına geldi...

İktidar tarafından her şey yapıldı mı, hayır! Görünen o ki, çeşitlenerek devam edecek. Eve ekmek getiren her kimse onun evdekileri beslemek için ‘yardım ve yataklık’ etmekten suçlanıp sabaha karşı kapısı kırılarak içeri atılması çok uzakta değil, yakınlarımızdan daha yakın bize, eli kulağında. Çünkü iktidar kendilerinden olmayanları suçlu kılmak, zan altında bırakarak teslim almak için her gün yeni yeni suçlar üretme yoluna girdi. Her taraflarından kan, öfke, kin ve cehalet akıyor. Gına geldi...

Eve getirilmiş yiyecekleri yemek yapmak için mutfağa gecen annemiz, ablamız ya da eşimiz ‘bilinmeyen tehlikeli bir madde imal etmekten’ gözaltına alınıp, yemek malzemelerini işlenen suçun delili olarak basına servis etmeleri an meselesi. Burada yazdığım elbette komedi değil, dirseğimize yenmiş bir darbe ile gülmekle ağlamak arasında kalacağımız, komedinin de gittikçe şiddet alanına çekilmesine tanık olacağız, oluyoruz da (tıpkı fi tarihinde yapılan havaalanlarının her yıl yeniden yeniden açılması gibi). Türkiye komedinin tarihini kendince yeniden yazıyor, komedi artık güldürmüyor, düşündürmüyor. 18 yılda özellikle Kürtler üzerinden trajediyi, dramı tüketerek komediye vardırıp bize gına getirdiler...

Binbir güçlükle taşradan yüksekokula gönderdiği çocuğuna emekli maaşından harçlık yollayan anne ve babaların bu eylemi, içişleri bakanının bir emriyle ‘suçluyu besleme’ suçu işledikleri iddiasıyla haklarında soruşturma açılmasını kimsenin garipsemediği, ‘Yok, olamaz, hayır!..’ nidasıyla karşılamadığı, haber bültenlerinde duysak bile şaşırmayacağımız günlere fazla kalmadı. Yol yürümekten değil, yürünen yolun yorularak çökmesinden gına geldi...

Ağzımızı hiç açmadan yaşamak, boynumuzu eğerek sokağa çıkmak ve öyle eve dönmek bile bizi kurtarmayacak. Sessizliğimizi her an bir suç işleme potansiyeline sayıp şüpheli olarak iktidar tarafından takip ediliyoruz. Bırakın iktidar için her birimizin suç işleyecek bireyler olmamızı kendi kendimizden şüphe eder hale getirilerek vücut kimyamızı bozdular artık iktidarı bir yana bırakıp birbirimize saldırmaya başladık. Gına geldi...

Açlıktan, işsizlikten, yoksulluktan doğan şikayetlerimizi uluorta dillendirmemiz, sofraya oturur oturmaz daha çorbaya kaşık sallamadan önce dua gibi bir küfür sallama suçunu çoğumuz işlemiştir. Bu durum kolluk tarafından zabıt altına alınırsa, dilleri olmasa bile çatalın, kaşığın tabak ve bardakların suça delil sayılması bir torba yasa ile meclisten geçirilmesine bağlı ve artık an meselesi.

Rakısını kendi damıtan, sigarasını kendi saran, kışlık konservesini kendi yapanların bu eylemleriyle milli ekonomiye darbe vurdukları gerekçesiyle yargılanmaları çok uzak değil. Durdukları yerde yılda bir yaş alan çocuklar devletten habersiz büyüdükleri için hayat onların burnundan fitil fitil getirilecek. Boğaziçi öğrencileri örneğinde görüldüğü gibi.

Koptu kopacak bir ipin üzerinde yaşıyoruz. Binbir ayrıntısıyla hayat dediğimiz ne varsa, renkler bile, gece ve gündüz, daha kapağı açılmamış kitaplar bile ‘suç ve suçluyu’ çoğaltıyor. Sevmek bile onu sevmek değilse eğer, içi boşaltılarak bir suçun kapağı açılmamış sandığı sayılıyor. İktidarın her durumda var olduğu, muhalefetin, özellikle de Kürtlerin sadece kâğıt üzerinde değil yaşadıkları topraklarda bile yok sayılmasından gına geldi.

Kolluk kuvvetlerinin öğrencileri boğmaya çalışarak gözaltına alma hamleleri, gözaltı sürelerini ‘görünen lüzum üzerine’ uzatmaları, işkenceyi hortlatma çabaları, cezaevlerine girişte Gergerlioğlu’nun başını yiyen çıplak aramalar, insanları tecrit koğuşlarında aylarca bir başına bırakmaları... Saymakla biter mi bunların yaptıkları? Daha aklımızın bile almayacağı türlü rezillikler yapacaklarından, türlü türlü arama nedenleri ve yakalama biçimleri icat edeceklerinden kaçımızın şüphesi var? Umut yok. Özgürlük ve mutluluğu hayatımızdan bir bir ayıklayarak, bize gına getirdiler.