Bugünlerde, konularımızdan biri de Türkiye’nin üç vakte kadar dünyanın en büyük 10 ekonomisi içine girip giremeyeceği… Cumhurbaşkanı “hiç olmadığı kadar yakınız” dedi. Tartışmayı başlatan da bu açıklama oldu. Tersi biliniyordu çünkü… Türkiye’nin ilk 10 ekonomi içine girmesi değil, ilk 20’den düşmesi söz konusuydu çünkü. 

2000 yılı, Türkiye 17’nci büyük ekonomi
2017 yılı… Yani 15’i AKP iktidarıyla geçmiş 17 yıl sonra yine 17’inci.
2018 yılı, Türkiye 19’uncu büyük ekonomi.
2019 yılı, Türkiye yine 19’uncu büyük ekonomi.
2020 yılını henüz bilmiyoruz. Onu 2021’de öğreneceğiz.

Şu tabloya bakalım. 2013, Türkiye’nin tarihindeki en yüksek milli hasıla rakamı, 950 milyar dolar! Milli hasıla 7 yıl sonra 754 milyar dolara gerilemiş.

Kişi başına gelir de aynı dönemde 12.510 dolardan 9.127 dolara gerilemiş. 

AKP enteresan bir parti… “Efendim TL değer kaybettiği için böyle düşmüş gözüküyor!” Bütün memleketlere para aktığı, ağızdan burundan dolar fışkırdığı zamanlar… TL değerli, dolar ucuzken, “Türkiye’yi üç kat büyüttük” havası atanlar dikkat çekiyor buna… Bu büyüklüklerin kurla elbette doğrudan ilgisi var. Çünkü milli hasıla TL olarak hesaplanıp, sonra dolara çevriliyor. TL değerliyse, dolar cinsinden yüksek görünüyor. TL değer kaybetmişse (dolar pahalanmışsa) bu sefer düşük gözüküyor. Ama sonuçta uluslararası karşılaştırmalar için bir baz olması gerek. O da dolar! Bütün dünya böyle kıyaslama yapıyor.

Satın alma gücü paritesinden bakarsak orada yüksek gözüküyor. En iyisi oradan bakalım. İşine gelen işine geldiği yerden bakabilir. Benim esas dikkat çekmek istediğim bunlar değil. Dikkat çekmek istediğim şey… Türkiye’nin büyüme dinamiklerinin ezildiği, parçalandığı, kaybedilmekte olduğu… Osman Ulagay dikkat çekmişti. Türkiye Kime Kalacak isimli kitabında, “AKP ile neden olmaz?” başlıklı bir bölüm vardır. Tarih 2012’dir. Neden olmayacağını şöyle sıralar:

  • “AKP, kendi dünya görüşünü paylaşmayan kadrolarla çalışmayı reddettiği için Türkiye’deki nitelikli insanların önemli bir bölümünü kendisine yabancılaştırmış durumda. Bu tavır devam ederse Türkiye’nin gelişmesine önemli katkı yapabilecek insanların katkısından yoksun kalacak.
  • AKP’nin ayrımcı tavrı nedeniyle üniversitelerin ancak AKP’nin dünya görüşüne mensup insanların barınabileceği yerler haline geliyor olması ve farklı fikirlerin yeşerebileceği kurumlar olmaktan çıkması, ülke kalkınmasına yapabilecekleri katkıyı sınırlayacak.
  • AKP ayrımcı tavırla kendine bağlı sermaye grubu yaratmak istediği için Türkiye’deki sermayenin bir bölümünü de ürkütmüş durumda. Bu tavrın devam edeceği anlaşılırsa bu da Türkiye’den sermaye kaçışına yol açabilir.
  • AKP’nin dünya görüşü, kadınların ekonomik hayata katılması konusunda çekingen davranmasına, Türkiye’nin bu sayede yapabileceği sıçramayı yapmasına engel oluyor.
  • AKP’nin yerleştirmeye çalıştığı hayat tarzı modeli ve yasakçı zihniyet, Türkiye’nin dünyanın nitelikli insanlar için bir çekim merkezi haline gelmesini önlüyor.”

Birçok madde daha eklenebilir aslında. Daha açık konuşalım;

  • AKP, eğitim sistemini bilimden uzaklaştırdığı, itaatkâr, mutaassıp, sadece dini iyi bilen, kindar bir “arka bahçe”ye odaklandığı için, gelişmenin en önemli kaynağını, insan kaynağını buduyor. AKP üniversiteleri bilim üretemiyor. Bilim olmayınca teknoloji olmaz. Yüksek katma değerli üretim olmaz. Ekonomiler sıralandığında, 80 milyon nüfuslu ülkeniz 8,5 milyon nüfuslu İsviçre’nin yanında saf tutar!
  • AKP anlayışı, kadınları “evde, çocuğunu doyurup, yemeği pişirip, kocasını bekleyen” bir modele özendirdiği için kadınlar, yani memleketin gücünün, aklının yarısı giderek daha fazla ekonomiden çekiliyor. Laikleri kandırma ve modern görünme derdinden arındığında AKP’nin kök anlayışı kadını evde istiyor. 
  • Kimin nereye ne yatırım yapacağına, kimin kimle ortak olacağına, hangi işin kime, kimlere verileceğine kumanda ekonomisinin çarkı içinde karar verildiği için iktidarla kafa uyuşması içinde olmayan hiçbir sermaye gurubu tereddüt etmeden yatırım yapmaz. Dış politikada bir gün önce kanka görünenlerin ikinci gün düşman ilan edilebildiği bir ülkeye, yatırımcı sermaye tereddüt etmeden gelemez. Hak arama imkânlarının ortadan kalktığı, hukukun rafa kalktığı bir ülkeye hiçbir sermaye grubu tereddüt etmeden yatırım yapamaz. 
  • Her gün operasyona, skandallara, yeni gerginliklere uyanan bir ülkeye… Huzurunu kaybetmiş, bölünmüş, gergin bir ülkeye o ülkenin yurttaşları bile yatırım yaparken tereddüt eder. 
  • Ağır, bölücü, adaletsiz kadrolaşma… Atamaların, memleket işlerini iyi gördürmek amacından çıkıp, yandaşları iktidar perçini gibi bir yerlere konumlandırmaya, ödüllendirmeye dönüşmesi, hizmet üretimi yönünden katma değeri düşürür. 
  • Çalışabilir nüfusun yarıdan azı çalışıyor. İş yok! İstihdam oranı (çalışanların toplam işgücüne oranı) geriliyor. Yüzde 46.4’lerden Mart 2020 itibariyle yüzde 42’ye geriledi. 10 yıl önce bu seviyedeydi! Gelişmiş ülkelerde bu oran yüzde 60’larda, Kuzey Avrupa’da 70’leri buluyor! 

Bunlar… Türkiye’nin ilk 10 ekonomi arasına girmek bakımından potansiyeli hakkındaki tartışmaya ilişkindi. Fakat asıl önemli olan dünyanın ilk onu, beşi içinde olmak değildir. Asıl önemli olan, ezici gelir adaletsizliklerini önlemiş, yeterli, yaygın kamusal eğitim ve sağlık hizmetleri verebilen, doğayla barışık bir ekosistem içinde yoksulluğu yenmiş, hukukun işlediği, güçlü sivil toplumun hükümetleri denetlemekle kalmayıp yönlendirebildiği, özgür, huzurlu toplumlar yaratmaktır. O yüzden, “beş büyüdük, on büyük, birinci olduk, rekor kırdık” diye mutlu mutlu dolananların omuzlarına dokunup sormak gerekiyor; huzurumuz nerede?