Kayıp silahlar meselesi tartışılıyor.

Kimse, “Arkadaşlar bu ne telaş? Çok gereksiz, devlet bulur” diyemiyor.

Çünkü devletin gücü, kendisi hakkında; “bunlar iktidarda kalmak için her şeyi yapabilirler” kanaati oluşturmayı başarmış bir koalisyonunun elinde… Ana muhalefet lideri dahi bu kanaatte. Kılıçdaroğlu, 2016’da söyledi bunu: “Adım adım dikta rejimine gidiyoruz. İktidar, yerinde kalabilmek için siyasi cinayetler de dahil her şeyi yapabilecek durumda…”

Kayıp silahlar meselesi işte bu kanaatin üstünde başka bir hal alıyor.

2015 yılı hafızalarda çok taze. Hala aydınlığa kavuşmamış bir Haziran – Kasım arası var. Arada bombalar patladı. 7 Haziran’da Meclis çoğunluğunu kaybetmiş AKP, 1 Kasım’da kazandı. Dönemin Başbakanıydı Davutoğlu. Bu olayları kastederek diyor ki şimdi, “Terörle mücadele defterleri açılırsa birçok insan, insan yüzüne çıkamaz.”

İşte bu siyasal hafıza üstüne geliyor 106 bin kayıp silah meselesi.

Sadece kayıp silahlar değil sorun… Silahlanma var. Ruhsat sayıları, artık çok sık rastladığımız çifte silahlı, tüfekli pozlar bunu gösteriyor. (Umut Vakfı’nın verilerine göre ruhsatsız silah sayısı son 10 yılda 10 kat artmış! Türkiye’de 2,5 milyonu ruhsatlı toplam 22,5 milyon silah var. Makine Kimya’nın silah satışları son 5 yılda yüzde 100 artmış. Adalet, güven kaybolunca vatandaş da silahlanmış anlaşılan.)

Kendisinden hiç hazzetmem ama Baykal’ın söylediği (“Devletimizi kaybettik!”) doğru. Ortada bir devlet kalmadı. Binaları duruyor, tabelaları asılı ama mantalitesi tamamen gitti. Erdoğan’ın zor aparatları var. Onun dış politikasını gerçekleştiren bir ordu (şimdi ABD’ye yardakçılık, göze girip mal varlığı davalarından sıyırma politikasını yatırım için Afganistan’a gönderilmesi gündemde), iç politikasını gerçekleştiren bir polis (önceki gün “İŞİD katillerini lanetlemek ve hayatını kaybeden 33 çocuğumuzu anmak için toplanan kadınların elbiselerini yırtarak, yüzlerini parçalayarak gözaltına aldı) ve husumetlerini cezalandıran bir yargı…

Ortada devlet olsaydı, silahlar kaybolur muydu bir kere? Hadi diyelim bir ikisi kayboldu, devlet peşinde olmaz mıydı?

Açıklamalarına ilk başladığı dönemde, “Hiçbir şartta sokağa çıkmayın, büyük oyun kuruluyor” diyen uyarı yapan Sedat Peker’in bildiği nedir ki? Silahlar konusunda yaptığı açıklamaları da gösteriyor ki… Bunların bir kısmı dağıtılmış! Boy boy pozlara, ruhsat sayılarına bakılırsa AKP ve ortağının kadroları silahlı… Silahlanıyor! Önde gelen trollerinin “silahlanın” çağrılarını hatırlıyorum.

2023 seçimleri yaklaşırken manzara bu…

Bir manzara daha var: Muhalefet yüzde 65 – 70!

“Taliban’a aykırı bir tarafı” olmadığını düşünen Erdoğan ile Meclis’e AKP’nin eteğine tutunarak ancak girebilen baraj altı ortağı yüzde 30 – 35!

Kafalarda aynı sorular, aynı kuşkular…

Seçim sağlıklı bir şekilde yapılabilecek mi? AKP bir şeyler çevirir mi?

“Seçim kanununu değiştirecekler!”

Seçime üç gün kala kendine yarayan bir kanunu çıkarmak, hani nasıl diyelim, hiç delikanlı değil ama yapabileceklerinin en az kötüsü bu herhalde!

Anayasa referandumundaki gibi geçersiz oyları saydırarak kazanmayı deneyebilirler mi? Mümkün elbette. Yaptılar ya.

Peki oy çalmak, sandık çalmak… Sandıklarda baskı kurmak, muhalif seçmeni güvenlik gerekçesiyle uzak sandıklara yazmak… Korkup gidemeyeceği bölgelerde oy kullanmaya zorlamak… Böyle kasaba kurnazlıkları olur mu?

Kim olmaz diyebiliyor. Yaptılar ya.

Ama hala “seçimi kazanmaktan” söz ediyoruz. Peki ama seçim olacak mı ki?

Muhalefet yüzde 65! 70’e gidiyor. Bu farkın hırsızlıkla kapanması zor!

O zaman şu soru geliyor: AKP kazanamayacağı bir seçime girer mi?

Bu sorular dolaşıyor ortalıkta. AKP’nin tıyneti, fıtratı, ahlakı, icraatı, yaptıkları düşündürüyor bunu.

Bak birini yaptılar… Olağanüstü hali 3 yıl uzattılar. Seçime öyle gidilecek.

Kasaba kurnazları olağanüstü hal gerekçesiyle muhalefetin muhalefetini engellerken, AKP rahat geçsin diye otoyol kapatacaklar!

Şimdi de demokrasi gıratını yeniden şahlandırmak için sosyal medyayı kısıtlama hazırlığı yapıyorlar. Bazı haber sitelerini susturmak istiyorlar.

Peki başka? Tutuklama tehdidi… Fezlekeler! Muhalefet liderlerinin, vekillerinin, sözcülerinin tutuklanmaları… Olabilir mi?

Kim, “o kadar da olamaz” diyebiliyor? Muhalefetin desteksiz bıraktığı HDP’den başladılar. Arkası gelecektir.

Peki saldırı olabilir mi?

Muhalefetin iki büyük partisinin liderine de linç girişim olmadı mı? İnek hırsızları saldırmadı mı Kılıçdaroğlu’na?

Meral Akşener’e ne dedi Erdoğan: “Bunlar daha iyi günleriniz…”

Demek ki bu tip demokrasi şahlandırmaları bekleyebiliriz.

Eski MİT yetkilisi suikast uyarıları yaptı. Kılıçdaroğlu da söyledi.

Kim “olamaz” diyebiliyor?

İŞİD çeteleri yine sahneye çıkabilir mi? Kim çıkmaz diyebiliyor?

Daha neler yaptılar bir hatırlayalım: Çoğunluğunun AKP’li olduğu iddia edilen on binlerce genci bekçi yaptılar, ardından polis yetkisi verdiler, Destek Hizmetleri diye Ankara ve İstanbul’da konuşlanacağı belirtilen yeni bir polis birimi kurdular. Pusu kuranlara, kendi cinayet listelerini hazırlayan sivil yandaşlarına cezasızlık cesareti verdiler. Cübbeli Ahmet’in bir açıklamasına göre binlerce Selefi derneğinin silahlanmasına göz yumdular. Belki de bilinçli yol verdiler. Suikast eğitimi veren yandaş şirketler türedi. En son polise, TSK silahlarını kullanabilme yetkisi verdiler.

Üstüne, 2017’de çıkarılan 696 sayılı Kanun Hükmünde Kararname'nin 121'inci maddesini koyun. Bu madde, “Resmi bir sıfat taşıyıp taşımadıklarına veya resmi bir görevi yerine getirip getirmediklerine bakılmaksızın” diyerek, sivil kişilere de “darbe teşebbüsü ve terör eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılması sırasındaki fiilleri nedeniyle” yargılanmayacakları hükmünü getiriyor.

Madde “devamı niteliğindeki…” diyerek AKP’ye ‘çek uzat’ imkanı veriyor. AKP’ye göre Boğaziçi protestosu dahil her muhalefet hareketi zaten terör, hepsi FETÖ tertibi, hepsi darbe girişimi...

Üstüne “iktidarı vermeyiz” tehditlerini, imalarını koyun. En son Cumhurbaşkanı dedi: “Türkiye’yi istikameti belirsizlere bırakamayız…”

Bir süre önce de Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu… İYİ Partili Erozan'a, "Seçim olsa da iktidarın size verilmeyeceğini biliyorsunuz" dedi.

Dedim ya, kayıp silahlar meselesi işte bu tabloda vahim bir hal alıyor.

Fakat dikkatimi çekiyor. Muhalefet, bu konuyu fazla kurcalamak istemiyor sanki. “Bunlar gitmeyecek” fikri yaygınlaşır, seçmen korkar, umutsuzluğa kapılır, geri basar diye düşünülüyor.

Bu çok yanlış bir fikir!

Bunu çok da dillendirmeme, sessizlik… Tam da silahlanmak isteyenlerin aradığı ortam, tam da onların istediği aheste kürek ortamı değil midir? Onlar da bunu sessiz sedasız gerçekleştirmek istemiyorlar mı?

Eğer bu konu, bugünden deşifre edilmezse, bugünden bütün encamı ile ortaya dökülmezse… Tertipçilerin takvimi, planı çalışmış olmaz mı?

Muhalefet, kaygı yaratır korkusuyla konuyu hak ettiği güçte gündemine almayarak tam da tertipçilerin istediğini yapmış olmuyor mu?

Bu olası eşkıyalık planları bugünden deşifre edilmeli ve geri çevrilmelidir. Seçmene tam da bu anlatılmalıdır. Bu, oy kazanma – kaybetme hesaplarına kurban edilebilecek bir şey değil. Kaldı ki oy hesabı olsa bile eşkıyalığı bugünden ortaya dökmek, korkmanın yaratabileceği kayıpları fazlasıyla karşılar, seçmeni yeni bir cesaret seviyesine hazırlar.

Hırsızlık patladıkça dine vuruyorlar kendilerini… Bunlar iktidarı kaybetmekten değil, yargıdan kaçıyorlar. Bunun için yapabileceklerinin sınırı yoksa… Muhalefetin bunu karşılayan tavrı, stratejisi nedir? Bu herhalde “sessizlik” olamaz! Kayıp silahlar meselesi, kayıp 128 milyar dolar kadar bile yer almıyor muhalefet söyleminde. Oysaki bana tek uğraşılacak mesele gibi geliyor. Artık tayin edici olan iş, pasif darbeyi aktif darbeye dönüştürme olasılığını boşa çıkarmaktır. Bu, buna girişilecek günü beklemekle olamaz!