AKP-MHP-VP ve Çakıcıgiller ittifakı 12 Eylül Anayasası’ndan kurtulmak için yeni bir anayasa yapılmasını önermiş. 2010 ve 2015’deki söyleme geri dönüp, aynı retoriği tekrarlayarak, desteğini kaybettikleri toplumu bir kez daha tuzağa düşürmenin yolu olarak bunu bulmuşlar.

Murad edilen belli. Kaybedecekleri kesin olan seçimleri hülle ile kazanmak için partiler yasası ve seçim yasasını değiştirmek, her şeye rağmen hâlâ var olan anayasadaki yetki kısıtlamalarını ‘düzelterek’ otoriter rejimde hiçbir gedik bırakmamak. Olmazsa, seçimlere kadar polis-milis rejimini, yolsuzluk ve yoksulluğu, içi boş anayasa tartışmalarıyla gündemden uzaklaştırmak.

Millet İttifakı bileşenleri ise 2020 Kasım ayında gündeme gelen HDP’nin de katıldığı anayasa çalışması haberlerini “zinhar” diye alelacele reddederek, iktidarın dayattığı “milli yerli” sınırlara hapsolmayı tercih ettiklerini gösterdiler.

Aradan geçen sürede artarak süren hukuk ihlalleri, polis şiddeti, iktidarın yedeklediği çeşitli silahlı yapılanmalar da İYİP’i demokrasi ittifakını genişletmeye ikna edememiş.

HDP’nin “demokratik güç birliği”  gündemiyle başlattığı ziyaretlere SP, CHP, DEVA ve Gelecek Partisi olumlu yanıt verirken, İYİP bir kez daha “Yanıtımız belli. Bizim kırmızı çizgilerimiz belli” yanıtı vererek, olası bir randevu talebini reddedeceklerini açıkladı. Millet İttifakı’nın en büyük bileşeni CHP ise bildiğiniz gibi.

Kemal Kılıçdaroğlu’nun öğrencilere uygulanan onca şiddet, işkence ve hukuksuzluktan, kara propagandadan hiç söz etmeden “Karşımızda kontrolünü kaybetmiş bir siyasi iktidar var. Gerginlikten besleniyor. Bizler, aklıselim sahibi olmak zorundayız. Sağduyulu hareket etmek zorundayız. İktidarın değirmenine su taşımamak zorundayız” demesi kimseyi şaşırtmadı. 

Oysa ana muhalefetin “iktidarın değirmenine su taşımamalıyız” cümlesini ettiği her kritik dönemeçte iktidar, totaliter rejimi daha güçlendirdi, daha kurumsallaştırdı ve daha pervasızlaştı.

Muhalefet, Boğaziçi Üniversitesi’yle başlayan direnişi ve isyanı doğru okumaktan, sokağın dilini deşifre etmekten maalesef çok uzak.

Bugüne kadar Boğaziçi Üniversitesi’nde görülmemiş bir direnişin bu denli istikrarlı ve kararlı sürdürüleceğini belli ki, muhalefet de tahmin etmemiş, üzerinde kafa yormamış, hatta gündemine bile almamış. İktidarın niye bu üniversiteyi daha üç yıl önceden hedefe koyduğunu da hiç anlamamış.

Boğaziçi Üniversitesi öncelikle özerk bir yapıya sahip.  Sorunlarını kendi içinde çözebilecek demokratik yapısı ve  herkesin kendini ifade edebildiği kültürü, Boğaziçi’ni bugüne kadar eylemlerin merkezi yapmadı. Bu özerk demokratik yapıya, bir kararnameyle müdahale edilerek, üniversite bileşenlerinin tamamen yok sayılması bardağı taşıran damla oldu. Elbette ki direnişin büyümesinde ülke genelinde artan baskı ve şiddet ikliminin, yoksullaşmanın,  gençlerin talepleriyle iktidarın hedefleri arasındaki derin uçurumun büyük payı var.

Akademisyenlerin de, öğrencilerin de “kayyum” olarak atanan, liyakatsiz, intihalci bir rektörü reddetmesi, atanan rektörün kimliğinden bağımsız olarak; aynı zamanda iktidarın, bilime el koymasına karşı özerk ve özgür akademiyi savunma kararlılığıydı.

Eylem boyunca görüşülen akademisyenler “üniversitenin özerk yapısını daha da ileriye taşımak, akademisyenlerle birlikte öğrencilerin ve çalışanlarının da içinde olduğu daha geniş  katılımcı bir yönetime dönüştürmek” istediklerini söylediler.

Yani iktidarın halk oyuyla kazanılmış belediyelere bile tahammül edemediği bir rejimde özerkliği savunma kararlılığını gösteren Boğaziçi  camiasını anlamaktan ve gerektiği gibi desteklemekten uzak bir muhalefetten söz ediyoruz.

Öte yandan Boğaziçi direnişi çok önemli iki olguyu ortaya koydu.

Birincisi, Müslüman, LGBT-İ, feminist, solcu, ateist, liberal, sosyal demokrat; tüm farklılıkların bir arada durabildiğini, birlikte akademinin bağımsızlığını savunabileceklerini, önemli bir toplumsal birimi bizzat kendilerinin yönetebileceğini gösterdiler.

Belki doğru ifade şu olur: Boğaziçi tüm katılımcılarıyla birlikte siyasete de, topluma da bir “Toplumsal Sözleşme” örneği uzattı.

İkincisi ve çok önemli bir diğer olgu ise, Gezi döneminden çok daha ağır baskı koşullarına rağmen  iktidar  bütün kriminalleştirme çabalarına rağmen başarılı olamadı ve “kutsallara saldırı v.s” söylemi ilk kez toplumda karşılık bulmadı. “Kabataş” ve “camide Çav Bella” hikayelerinden sonra düştükleri “yalancı çoban” durumu, dini-milli duygu istismarı imkânının da artık  önemli oranda erozyona uğradığını gösterdi. 

Boğaziçi çok önemli bir fark daha yarattı. Gençlerin başından beri, silahsız, şiddetsiz, barışçıl eylemlerinin karşısına  yığılan polis gücü, çatılarda öğrencileri hedeflemiş keskin nişancılar ve resmi polislerden daha fazla şiddet uygulayan kimlikleri belirsiz silahlı sivillerin varlığı, belki de ilk kez iktidarın gücünü göstermekten ziyade kaybettiği meşruiyetin manzarası oldu.    

Bunların yanı sıra, öğrencilerin yazdığı  toplumsal sözleşmeye başka okul öğrencileri, akademisyenler, işçiler, emekçiler, vatandaşlar da imza attı.

Örneğin  tam o sıralarda  Kayseri Develi’deki Oksüt altın madeninde iş bırakan madencilerle birlikte, Ankara’ya yürüyen madenciler bütün açıklamalarını “Aşağı Bakmayacağız” mesajıyla bitirdi. Nakliyat-İş, Tek Gıda-İş, Emeğin Gücü gibi farklı sendika ve oluşumlar da öğrencilere desteklerini iletti.  

Camlarından öğrencilere yönelik şiddete tanık olanlar dışarı çıkarak, sokağa inmeyenler ise tencere tavayla tepkisini gösterdi.

Evlatlarına sahip çıkanları  "Evlat değil başı ezilmesi gereken zehirli yılanlardır!” sözleriyle bir siyasi parti lideri değil kriminal bir şahsiyet gibi tehdit eden, gençleri hedef gösteren Bahçeli ile “Cudi'yi, Gabar'ı teröristlere nasıl mezar ettiysek bundan sonra da her yerde buna devam edeceğiz" açıklamasıyla öğrencileri mezara sokacağını ilan eden Erdoğan, şimdi yeni anayasa yapmak için muhalefet partilerine çağrı yapıyor.

Oysa iktidarın önerdiği anayasa ile toplumun önerdiği anayasanın karşılaşmasını biz Kadıköy sokaklarında gördük.

TİP milletvekili Barış Atay’ın boğazına sarılan polisin temsil ettiği anayasa ile Barış Atay’ın, Ahmet Şık’ın, Ali Şeker’in gaz, cop, yumruk altında savunduğu toplumsal sözleşme karşı karşıyaydı.

İYİ Parti Genel Başkan Yardımcısı'nı bile destek vermeye zorlayan Boğaziçi direnişi, tüm illerde bütün toplumsal kesimlerle birlikte muhalefete aranan anayasanın adresini gösterdi. 

Zaten en iyi toplumsal sözleşmeler, demokrasi ittifakları da pratikte yazılmaz mı; tıpkı tarih gibi.

Mesele muhalefetin Ankara körlüğü ile protokol muhalifliğinden kurtulup buraya bakmasında.