AYM’nin Barış Akademisyenleri ile ilgili kıl payı verdiği karar, ‘Bir Zamanlar Erdoğan’ın (hem de Akit’in manşetine layık bulduğu) sözleriyle “Gençlerin kanından beslenen vampirler”i  çok rahatsız etti.

Kırk yılda bir hukuk şöyle bir yüzünü gösterince kıyamet kopartanların, zerre kıymetiharbiyesi olmayan görüşlerine, emir komuta içinde yazılmış karşı bildirilerine prim verip aktarmayacağım. Ama bir yandaşın “AYM ileride daha şaşırtıcı kararlar alabilir” diye yazması, AYM’ye yönelen tepkinin sadece bu kararla ilgili olmadığını gösteriyor.

AYM’nin önüne gelecek dosyalarda karar alırken, Türkiye’nin altına imza attığı uluslararası anlaşmalara, hukuka ve adalete göre değil bugün kopartılan gürültünün etkisiyle karar almasını sağlamaya çalışıyorlar.

Bunu yaparken de çok önemli suçlar işliyorlar.

Yargı üzerinde baskı kurmak, adaletin yerine gelmesini engellemek, “ yargı mensuplarını hedef göstermek, tahkir, tezyif ve tehdit etmek, kanunun tanımladığı açık suçlardandır.”

Bu tırnak içindeki ifadeler, bir zamanların Adalet Bakanı Bekir Bozdağ tarafından, Adalet Yürüyüşü yapan CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’ya edilmişti.

AYM beraberinde bütün mahkemeleri zapturapt altına almayı hedefleyenlerin öfkelerinin bir nedeni de AYM gerekçesindeki ifadelerin benzer davalarda emsal teşkil edeceğini bilmelerinden.    

Anayasa’nın 26. maddesinde güvence altına alınan ifade özgürlüğüne yapılan vurgu, binlerce sosyal medya yargılamalarının, “örgüt propagandası” ve “cumhurbaşkanına hakaret” suçlamalarının da altını boşaltıyor. 

Daha çok AYM’nin bir gerekçe yazma ihtiyacı duymasına odaklanılmış olsa da asıl önemli olan 26. Maddeyi savunan güçlü ifadeler kullanılması ve tek ses isteyen iktidar ve yandaşlarına cesurca yanıt vermiş olması.

Başvurucuların imzaladığı bildirideki düşüncelerin toplumun büyük çoğunluğundan açıkça farklı olduğu ortadadır. Ancak tam da bu sebeple bu tür açıklamalara karşı yargısal tepki verilmesi noktasında daha hassas davranılması gerekir. Çünkü bu tür müdahaleler kamuoyunun ülkede meydana gelen son derece önemli olayların farklı bir bakış açısından -onların büyük çoğunluğu için bu bakış açısının kabul edilmesi ne kadar zor olursa olsun- öğrenme hakkına ağır bir sınırlama getirmektedir.

Bildirinin imzalanmasına neden olan operasyonları yürüten kamu gücüne karşı ağır eleştirilerde bulunulabileceğinin öngörülmesi ve demokratik çoğulculuk açısından bunlara daha fazla tahammül edilmesi gerekir. Tüm bu bilgiler dikkate alındığında başvurucuların mahkûmiyetlerinin zorunlu toplumsal bir ihtiyaca karşılık gelmediği sonucuna ulaşılmıştır.

Kamu gücünü kullanan organlar, devlet politikalarına yönelik eleştirilere cevap verilmesi hususunda ülkedeki herkesten daha fazla imkâna sahiptir. Özellikle son derece saçma ve ilgisiz bile görünse muhaliflerin haksız saldırı ve eleştirilerine farklı yollardan cevap verme imkânının olduğu durumlarda ceza kovuşturmasına başvurulmamalıdır.”

Çok önemli bulduğum bir başka nokta da Anayasa Mahkemesi’nin kararında, akademisyenlerin delil olmadan cezalandırıldığının apaçık ortaya konması.

Kararda aynen şöyle deniyor:

Anayasa Mahkemesi’ne sunulan belgelere göre başvurucular böyle bir açıklamanın var olduğuna ilişkin savcılık delillerinin dosyaya sunulmasını istemişlerdir.

Buna karşın bahsi geçen ve çağrı niteliğinde olduğu ileri sürülen açıklamanın hangi mecrada yapıldığına ilişkin bir bilgi bulunmadığı gibi orijinal metni savcılıkça dosyasına konulmamış; mahkemelerce de bu hususta bir araştırma yapılmamıştır. İlk derece mahkemeleri savcılığın iddiasını yeterli saymış, başvurucuların bu yöndeki taleplerini ise cevapsız bırakmıştır.”

İşte tam da burada Selahattin Demirtaş’ın savunmasından küçük bir bölümü anımsatmak gerekir, AYM’ye:

Murat Karayılan adına açılmış sahte bir Twitter hesabından atılan mesajlar dosyaya konulmuştur. Saatler birbirini tutsun diye de HDP’nin twitlerinin saati değiştirilmiştir… Tüm bu komplo ve kumpasları AYM’ye taşıdık. Ne hazindir ki, AYM bu sahte delilleri incelemeye bile tenezzül etmeden başvuruyu reddetti…”

Demirtaş’ın, Gültan Kışanak’ın, Osman Kavala’nın ve sayısız siyasi tutuklunun yargılama süreçlerinde olmayan gizli tanıklar, sahte delillere yalnız adil yargılama ilkesi ihlal edilmiyor. Suç olduğunu ispatlamak zorunda bırakılan insanların, suçlamaların asılsız olduğunu kanıtlayacak hiçbir talebi de kabul edilmiyor.

Son örneği CHP İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’nun yargılamasında verildi.

İddianamede delil olarak gösterilen sosyal medya paylaşımlarına ilişkin, avukatların bilgisayar ortamında üretilmiş sahte tweetlerle ilgili inceleme talebi reddedildi.

Bugün Barış Akademisyenleri’nin cezalandırılmasını isteyen kesimlerin, bütün bu davalarda iktidarla paralel tutum sergilemesi, aynı isimleri hedef göstermesi, ‘organize’ bir yapının varlığının açık göstergesi.

Anayasa Mahkemesi, Barış Akademisyenleri davasındaki ‘hukuka uyma cesaretini’ benzer davalarda da gösterebilecek bir tutarlılığı sürdürür umarız.

Hele ki, verdiği karar ve gerekçesindeki ifadelerle yargının hukuktan soyunmuş olduğunu teşhir ederek kamuoyu önünde ‘çırılçıplak’ bırakmışken.