Çoğunuz izlemişsinizdir; 1993 yılı yapımı “Groundhog Day” filminde, bir gazetecinin her sabah aynı güne uyanmasını konu alır. Filmin komedi yanı ağır basıyordu, biz ise hep aynı kabusa uyanıyoruz.

Bütün sınırları zorlamış, bütün demokratik araçları tüketmiş, toplumda rıza üretmesi imkansız hale gelmiş; elinde silahtan ve küfürden başka kullanacağı yönetim araç gereci kalmamış ülkelerden biliyoruz. Muhalif siyasiler ve insan hakları örgütleri ile gazeteciler dikta yolundan temizlenecekler listesinin hep en başında gelir.

AKP Genel Başkanı Erdoğan’ın il kongrelerinde yaptığı konuşmalara bakılırsa, bundan böyle herkes ya AKP’li olacak ya da terörist! MHP’nin 90’lı yıllardaki sloganı gibi: “Ya sev ya terk et”. Ha bir de “davadan döneni vurun” vardı. Gelecek partililere ve ülkücü kökenli gazetecilere yönelik saldırıların yoğunlaşma nedenini bu eskimeyen ülkücü zihniyetten anlayabilirsiniz.

Gare operasyonu daha duyulur duyulmaz AKP ve MHP kanadından yükselen “bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” tehditlerinin de yeni bir yanı yok. Zaten toplumun yüzde 70’i, 7/24 ağır hakaret, tehdit, saldırı ve cezaevi ile karşı karşıya olmaktan dolayı bayağı bağışık hale geldi.

İYİP ve CHP de “Yenikapı” tuzağından ders almış olacak ki bu kez “Gare” operasyonu üzerinden köpürtülmeye çalışılan vatan-millet klişesine teslim olmadığı gibi, hesap sorma cesaretini bile gösterdi. İktidarın şimdiye kadar başarılı sonuçlar aldığı  “en iyi savunma saldırıdır” mottosu çok kullanılmaktan yıpranmış görünüyor.

Hep yaptıkları şeyi yapmaya devam edecekler elbet, başka da seçenekleri kalmadı.  Kulis bilgilerine göre işe HDP ve CHP’li milletvekillerinin dokunulmazlıklarını kaldırıp cezaevine yollamaya hazırlanıyorlar. Siyaseti dizayn etme planlarında seçim ve partiler yasası ile DEVA ve Gelecek Partisi’ni engelleme gibi binbir türlü hülleye de kafa yoruyorlar.

Bu işin legal yanı. İllegal, gayrı meşru yapıların AKP ve MHP tarafından hedef gösterilenlere yönelttiği saldırıları biliyoruz. Bu saldırıların ulaşabileceği boyutları yalnız 2015 yılından değil 90’lı yıllardan da biliyoruz. O yılların baş aktörü Mehmet Ağar’ın iki gün önce verdiği röportajda muhalefet partilerine diskur çekmesini, yakın gelecekte hatırlanması gereken önemli bir not olarak ekleyelim. Çünkü insan hakları alanındaki  iki sembol isime; Şebnem Korur Fincancı ile Eren Keskin’e verilen cezalar ve trol saldırıları ile Ağar ismi aynı zaman dilimine denk gelince gerçekten “bugün aslında dündü” dedirtiyor.

 1998 yılında Sabah ve Hürriyet gazetesi iki gün boyunca Şemdin Sakık’ın yalan ifadelerini yayınlayarak, İHD Genel Başkanı Akın Birdal’ı, Cengiz Çandar’ı ve Mehmet Ali Birand’ı hedef göstermişti. Bu yayınların ardından Akın Birdal suikasta uğramış, ölümden dönmüştü. Yetmemiş bir de yargılanmıştı. Genelkurmay’ın psikolojik harp taktiği olarak “Andıç”la hedef gösterildikleri medyaya Nazlı Ilıcak kanalıyla sızdırılmıştı.   

Şükür ki, şimdi askeri vesayet olmadığı için “andıç”lar şeffaflaştı, ‘sivil’ iktidarın kürsülerinden alenen dillendiriliyor.

Ne diyor Devlet Bahçeli; “PKK/YPG'ye kol kanat geren sözde insan hakları savunucuları, şimdi ne diyeceksiniz? Gara'da akan kan alayınızı boğacak, biliyor musunuz? PKK ile saf tutan kim varsa tepeden tırnağa tutuşturulacak. “

Tehditlerin bir diğer hedefinin de “dış düşmanlar” olduğunu atlamayalım.

Mesela Mehmet Ağar, söz konusu röportajda “Türkiye’nin bir beka meselesi var. Bu beka meselesinin temel başlıklarından birincisi PKK/YPG/PYD’dir. Şimdi bunlara başka konular da eklendi; Doğu Akdeniz, S-400 konusu, Yunanistan-Ege sorunları ve bunun gibi… ABD artık kendi isteklerini, kendi istediği gibi râm edecek, boyun eğip, itaat edecek bir hükümet beklememelidir.” diyor.

Erdoğan da ABD’yi PKK’ye destek vermekle suçlamış ve “binlerce tır mühimmatı teröristlere teslim ettiklerini” söylemişti.

Bir de  “gazeteci” Nedim Şener’in epey kişi tarafından mizah konusu edilen yazısı var. Şener şöyle diyor: “Lafı uzatmaya gerek yok: Bir yandan Türkiye’yi savunmasız bırakıp, diğer yandan Türkiye düşmanı PKK ve FETÖ terör örgütlerine destek veren Amerika ile yalnızca diplomatik alanda değil, askeri alanda da çatışma kaçınılmaz görünüyor.”

İktidar sözcülerinin açıklamalarını alt alta koyunca ve de Şener’in sıkı istihbarat aldığını düşününce doğrusu ben dalga geçemedim. Seçimlere kadar yapacakları hiçbir hamle oy düşüşünü durduramazsa, bütün dikta rejimleri gibi elde kalan son çareye, bir savaş propagandasına ihtiyaç duyabilirler. Göstermelik de olsa çıkacak çatışmanın, kamuoyu algısını yönetecek düzeyde olması yeter de artar. Sonraki geri adımların, ödenecek faturanın “Atı alıp Üsküdar’ı geçtikten sonra” ne önemi olur ki!  

Devletin bekası söylemini geçer akçe kılmak, muhalefeti hizaya dizmek hatta bu yolla seçimleri tümden iptal etmek gibi bir taşla birkaç kuş vurmaya kalkmayacaklarını kim iddia edebilir?

Hele 20 yıllık devasa bir deneyimden sonra.