Türkiye halklarına açlık, yoksulluk, işsizlik, adaletsizlik dışında bir vaadi kalmayan iktidar, olası erken seçim öncesi son çare olarak “Fırat’ın Doğu’su”nu getirip dayattı.

Her seçim öncesi dillendirdiği suni “milli güvenlik” gerekçeleri, son seçimlerde alıcı bulamamış olduğundan bu kez bayrağa sarılı tabutların resmigeçidiyle yeniden rıza yaratabileceğini umuyor. Tabii yoksul çocukların cenazeleri ve onların yoksul ailelerini teselli edecek şehitlik maaşlarıyla!

ABD ile anlaşarak ya da tek yanlı Suriye topraklarındaki Kürt oluşumlarına savaş açma kararını uygulamaya kalkarsa, “barış” sözcüğünün sözlükten bile kaldırılacağına şüphe yok.

Suriye’de Kürt halkına karşı girişilecek bir katliamın Türkiye’deki Kürtlerin tarihî yaralarını derinleştireceği gibi halklar arasına yeni düşmanlık tohumları ekeceği ortada.  

Seçimler sonrası kazanılan moral üstünlük, mücadele birliği ve dayanışma ruhu ile oluşan demokratik umutlar elimizden tek tek gitmek üzere. “Demokrasi umudu” bile diyemediğimiz tekil kazanımların yarattığı coşkuyu, savaş çığırtkanlığı ile bastırmaya çalışan iktidar güçlerini durdurmak için tek çare, “seçim dayanışmasının” yeniden ve hızla örgütlenmesi.

Millet İttifakı’nı oluşturan partilerin yöneticilerinin “milli güvenlik” denince sessizce boyun eğmesinin yarattığı konfor kuşkusuz iktidarın önünü açıyor, elini güçlendiriyor. Ama seçim süresince tabanda oluşan empati ve diyaloğu unutmamak gerekir.  

Geniş kitlelerin ihtiyaç duyduğu, muhalefeti çok renkli bir şemsiye altında toplayacak önderliğe ihtiyaç var. Seçimden çok daha önemli ve uzun yılları etkileyecek nedenlerle…  

CHP bu kez ve bir tek kez acaba “milli güvenlik” büyüsünden kendini kurtarıp, üstüne düşen ‘ana muhalefet’ görevini yerine getirir mi?

Sorularımı CHP Genel Başkan Yardımcısı Ünal Çeviköz’e yönelttim. Ama yaptığım görüşmeden sonra, akşam saatlerinde ABD ile “barış koridoru” konusunda uzlaşıldığı açıklandı. Ayrıntılar önümüzdeki günlerde netleşecektir.

Bazı soru ve yanıtlar ‘şimdilik’ zamanaşımına uğramış gibi görünse de Çeviköz’ün açıklamalarının, CHP’nin tutumunu yansıtması nedeniyle önemi olduğundan yer vermekte sakınca görmedim. 

Ayrıca devletin "Kürt meselesi"nin bitmediği ve muhalefetin Kürt paradigmasını değiştirmediği sürece de çözüm olmayacağını deneyimlerimizden biliyoruz.  

CHP Genel Başkan Yardımcısı Ünal Çeviköz, Türkiye ABD ile uzlaşamaz ve tek başına Suriye topraklarına girerse sonuçları ne olur, sorusunu “varsayımsal” bulduğundan yanıt vermedi ve şunları söyledi:

Diplomatik müzakerelerin ve barışçı yolların sonuna kadar zorlanması gerekir.”

Amerikalıların her seferinde yeni önerilerle geldiğini belirten Çeviköz’ün açıklamalarındaki en dikkat çekici ifadeler ise şunlar oldu:

Burada zaman kaybı da söz konusu değil. Sınırlarımıza mütecaviz bir durum da söz konusu değil. Alelacele girelim o toprakları işgal edelim, diye de bir şey yok.”

Madem durum bu, Kürt oluşumlarından hiçbir tehdit yönelmemiş, CHP’nin de tıpkı AKP gibi Kürtleri “güvenlik” sorunu olarak görmesi, ezeli ve ebedi -görünen- devlet çizgisinden milim sapmamasına ne demeli?

Olası erken seçim öncesi yaratılan savaş atmosferi, Millet İttifakı’nın yerel seçimlerdeki başarısını geriletir mi, ittifak içinde bölünme yaratır mı, sorusuna ise şu yanıtı verdi:

2017 referandumundan önce ‘Fırat Kalkanı’, 2018 erken seçimlerine giden süreçte ‘Zeytin Dalı’ harekâtı yapıldı. Milliyetçi duyguları ayağa kaldırmak, bir tür ittifak genişletmek, bunun üzerinden de bir iç politika kazancı yaratmak için kullanıldı. Yani dış politika, iç politikaya malzeme yapıldı. Bu yöntem yerel seçimlerde de denendi, fakat halk cevabını verdi. Şimdi aynı durum nedeniyle birçok çevrede ‘erken seçim hazırlığı’ diye yorumlanıyor.

Türkiye’de halk savaş çığlıklarıyla, bu şekilde bir iç politika kazanımı yapılması deneyiminden bıktı. Türkiye’nin gündeminde öncelikli olarak herhangi bir şekilde ayrım yapmaksızın, herkesin muzdarip olduğu asıl sorun ekonomi.  

Her ne kadar istatistiklerle oynasalar da halkın büyük kesimi bunun farkında. Türkiye’de yurttaşların bu bilinçle ve bu anlayışla Türkiye’nin esas meseleleri üzerinde durulmasını daha çok önemsediklerini düşünüyorum.”

Evet, olması gereken bu da, oldurmak için iktidar güçlerinin gündemi yeniden ele geçirmesine izin vermemek, muhalefetin milliyetçilik ruhuyla iktidarın peşine takılmaması gerek.

Oysa muhalefet ekonomide, Suriye harekâtlarında veya S-400 gibi konularda destek veren açıklamalarını sürdürüyor. Bundan ne tür bir siyasi kazanç beklendiğini anlamak mümkün değil.

Yapılan bütün hamlelerin, zorba bir yönetimin iktidardan vazgeçmemek uğruna ülkeyi ateşe atma girişimine hizmet ettiği apaçık ortadayken.

Muhalefetin Türkiye halklarına özellikle de Türklere, her askerî harekâtın genç cenazeleri, zam, işsiz sayısının artması demek olduğunu; halka daha çok açlık, daha çok yoksulluk, daha çok zorbalık olarak döneceğini anlatma mecburiyeti var.  

Kaz Dağları’na, Hasankeyf’e, Atatürk Orman Çiftliği’ne, Munzur’a, İznik’e ülkenin dört bir yanındaki doğa hazinelerine topyekûn saldırı ile savaş/seçim ekonomisi arasındaki ilişkiyi de…    

Ülkenin her bir parçasında, her biri farklı bir alanda süren mücadele dinamiklerini, “adalet ve demokrasi” ekseninde birleştirecek, “savaşa karşı barış”ta buluşturacak siyasi aktör yalnız seçimleri değil geleceği de kazanır.

Muhalefet partileri içinde HDP’nin tek başına üstlendiği bu sorumluluk, CHP’ye de tarihî yükümlülüğünü hatırlatır belki.