Hele şu koronayı atlatalım



Artı Gerçek

Yeni infaz tasarısına göre koronaya denk gelmezsek katillere, çetelere, cinsel saldırganlara, kadın katillerine denk gelebiliriz.


Çoğumuz korona nedeniyle değil, güvencesiz olduğumuz için karamsarız. Geleceğe umutla bakamıyoruz kimileri gibi.

Biz, çoğunluk, 18 yılda yedi sülalemize yetecek ne servet yaptık ne ayrıcalıklı olduk. Tersine günbegün yoksullaştık, dışlandık, yok sayıldık. Yüzde 8’in servetine servet katmak için, güvencesiz çalışarak kazandığımız paralardan, açlık sınırındaki maaşlarımızdan vergiler ödedik. Kimimiz de işsiz kalarak.

Ne kadar çok işsiz, o kadar düşük ücret değil mi?

Evet, hep korkuyorduk. Açlıktan, yoksulluktan, işsizlikten, geleceksizlikten.

Bu kez ölümden korkuyoruz.

Sevdiklerimizle vedalaşamadan gitmekten, söylemek istediklerimizi söyleyemeden, tek başına, tüplerle ve makinelerle kuşatılmış bir odada boğularak ölmekten…

Ve utanç duyarak ölmekten…

Belki daha genç birinin, belki daha fazla insanın sorumluluğunu taşıyan birinin, belki yaşı ne olursa olsun değer verdiğimiz birinin yerine bir yatağı işgal etmekten, solunum cihazına erişebilmekten utanç duyarak.

Sadece şans eseri tedavi olabilmekten, tesadüfen yaşıyor olmaktan bile utanç duyacağız.

Biliyorduk da bir koronanın gelip sistemin, iktidarın, iktidar etrafında nemalananların ve hatta bilim insanlarının çürümüşlük derecesini dibine kadar teşhir edeceğini tahmin edemiyorduk.

Türkiye’nin en ‘hatırlı’ işadamları doktorlara bile ulaştırılmayan test kitlerini evinde depolayıp canlı yayınla şov yaparken, bir başka ‘hatırlı’ şahıs test kitlerini satışa sunuyor. Amerika’ya satıldığı iddia edilen 500 bin test kiti Amerika’da bulunamadı, yerine Çin’den gelen ve güvenilirliği yüzde 30’da kalan kitler sunuldu hastanelere.

Amerika’ya satıldığı iddia edilen test kitlerinin kimin deposunda olduğunu öğrenemeyeceğiz muhtemelen. Olup bitenlere bakınca çeşitli tahminlerde bulunmak mümkün tabii.

Ünlü isimler en ufak şüphede korona testi yapılarak tedavi altına alınırken, sıradan vatandaş evine gönderiliyor. Ölürse korona önlemleriyle gömülüyor ama korona dışında bir gerekçe düşülüyor ölüm raporuna.

Korona belirtisi taşıyan vatandaşlar uzun kuyruklar oluşturuyor pandemi hastanelerinde. Dip dibe, iç içe. Pandemi hastanesi ilan edilen özel hastaneye gitme gafletinde bulunanlara ise biner biner fatura çıkarılınca anlaşılıyor ki, Sağlık Bakanı “ücretsiz” dememiş, “paran varsa gidebilirsin” demiş!

“Evde Kal” diyen kamu spotları ekrandan bağırırken işçiler omuz omuza serviste, yemekhanede.  

İşlerini kaybetmemek için ekmek arası ıspanağa bile razı olarak çalışanlar da artık işten çıkarılmaya başlandı. Yol parası bile verilmeden sokağa atılıyorlar. Eskimiş birer eşya gibi.

Hiç birinin sağlık durumu bilinmiyor. Merak eden kimse de yok.

Cezaevindekilerin tahliye edilmeleri için Birleşmiş Milletler acil çağrı yapıyor, “salgın felakete yol açar, siyasi tutukluları bırakın” diyor, Türkiye ise çağrıya siyasi tutukluları “Kurallara uymak zorundasınız, aksi halde adli suçlarda virüs olan birini aranıza getiririz" tehditleriyle yanıt veriyor.

Adli hükümlüler arasında korona hastası olduğunu da öğreniyoruz bu arada.

Adliler içeride korona infazına, dışarıda ‘meczup’ saldırılarına mı yarayacak yani?

Yeni infaz tasarısına göre koronaya denk gelmezsek katillere, çetelere, cinsel saldırganlara, kadın katillerine denk gelebiliriz.

Bu ülkede yaşayan 82 milyon ilk kez hep birlikte devletten bir şey istiyor: Yaşam hakkının korunması. Onlar ise “korona yetmezse çete veririz” diyor.

Bunca yıldır vergilerimizle saraylarda, köşklerde, yalılarda, konaklarda oturttuğumuz insanlardan şimdi karşılığını istiyoruz.

Ya da istiyor muyuz?

Sanki muhalefet partileri başta olmak üzere genel eğilim “hele şu koronayı atlatalım”a odaklı, iktidar ise tersine “hele şu korona geçmeden” aceleciliğinde.

Yıllardır aradıkları fırsatı bulmuş gibiler. Kanal İstanbul ihalesini bile aradan çıkarttılar.

Olanları ve olacakları gören ve yaklaşan yıkıma sessiz kalmayanlar da var ama ne yazık ki sol ve sosyal demokrat kesimlerden beklenen ses yükselmiyor.  

Aydın sorumluluğu ile aralarında Prof. Dr. Korkut Boratav ve Prof. Dr. Taner Timur gibi isimlerin bulunduğu bir grup sosyal bilimci ve ekonomist içinde çok önemli tespit ve taleplerin olduğu çağrı metni yayınladı.

Halk sağlığını önceleyen bir iktidarın acilen uygulamaya koyması gereken önerileri sıralıyorlar. Öneriler arasında ‘kamulaştırma’ da var.        

Yalnızca “kamulaştırma” kısmı kafamı karıştırdı. Sonuçta tüm kurum ve kurallarıyla işleyen bir devletin değil, küçük bir grubun tek adam liderliğinde karar aldığı bir sistemde “kamulaştırma” örneklerini görmedik mi zaten?

Mesela Hazine, Varlık Fonu gibi “kamulaştırma” örnekleri vermiş bir iktidardan bahsediyoruz.

Kamulaştırmanın, öngörülen işlevi yerine getirebilmesi için öncelikle merkezi otoriteye bağlı bir sistemden kurtulması, adem-i merkeziyetçi, halkın doğrudan denetim ve karar mekanizmasının içinde olduğu bir rejime dönmesi gerekir.

Yazının başında da dediğim gibi ben karamsarlar arasındayım. Koronanın sonrasında daha otoriter iktidarlar görebiliriz. İşsizlerin, yoksulların artması, salgın günlerinde teşhir olan eşitsizlik ve imtiyazlı sınıfın acımasızlığı öfkeli kitleleri büyütecek, AKP-MHP blokundaki erimeyi hızlandıracak muhtemelen.

İşte o durumda birkaç seçenek önümüze gelecek gibi görünüyor. Hiç dillendirmek istemediğim zor günler belki de korona sonrasında başlayacak.

Umarım öfke-baskı döngüsü içinde kalmaz, demokratik çıkış yolları bulabiliriz.

 

YAZARIN TÜM YAZILARI