İstanbul’da oluşan uzun ekmek kuyrukları, insanlar açlıklarını gizlemek durumunda hissettikleri için taşrada pek görünür olmayabilir. Ama memleketin hemen her yerinde açlık, yoksulluk, kıtlık yayılıyor, orta sınıflar hızla alt sınıfa, alt sınıflar da aç kitlelere dönüşüyor. İktisatçılar bu sefalet koşullarının bir anda değil, uzun yıllara yayılarak yapısallaşan politikalara dayandığını vurguluyor. 

Peki doğrudan soframızı etkileyen gıdada, tarımsal üretimde bizi ne bekliyor? İktidarın deneme-yanılma usülü politikaların halka maliyeti ne oluyor? Türkiye’nin en bilinen tarım uzmanı ve Dünya Gazetesi yazarı Ali Ekber Yıldırım’a kulak veriyoruz…

Döviz kurundaki yükselişin, enflasyonun doğrudan etkilediği tarım ve gıdada 2022 nasıl bir yıl olacak?

Şu an zaten zor günlerin içindeyiz ama doğrusu bizi çok daha zor günler bekliyor. 2021 yılında, çok farklı nedenlerden kaynaklı üretim sorunlarının mirasının da yükü 2022 yılına yansıyacak. Bu açıdan bakıldığında “zor günler” tanımlaması bile yaşayacaklarımız karşısında anlamsız kalıyor. 

2021 yılında tarımsal üretimi olumsuz etkileyen “çok farklı nedenler” nelerdi?

Kuraklık özellikle buğday, arpa, nohut, mercimek gibi hububat ve bakliyattaki üretimi ciddi oranda düşürdü. TÜİK verilerine göre bile buğdaydaki üretim 17,6 bin tona düştü ki, Türkiye’nin son otuz yıldır ortalama üretimi 20 bin ton civarındaydı. TÜİK rakamlarına göre bile buğday üretimi son 14 yılın en düşük seviyesinde gerçekleşti. Arpada ise son 32 yılın en düşük üretimi gerçekleşti. Son yıllarda üretimini artırdığımız nohutta bile 2021’de yüzde 30, mercimekte yüzde 25 bir azalma oldu. 

Bunun temel sebebi kuraklık mıydı?

Evet ama aynı zamanda pandeminin etkisiyle tarımsal üretimde girdiler çok ciddi oranda arttı. Eskiden çiftçiyle konuştuğumuzda direkt mazot giderinden yakınırlardı ama 2021’de mazota ilaveten herkes gübre fiyatlarından yakınmaya başladı. 2020’nin sonunda artmaya başlayan gübre fiyatı, Şubat 2021’e geldiğimizde, bir önceki yıla göre yüzde 100 oranında artmıştı. 

Fakat o dönem hükümet gübre desteğini yüzde 100 artırdığını söylemişti…

Hububat ürünlerinde dekar başına 8 TL olan gübre desteği 16 TL’ye, diğer ürünlerde de 4 TL olan destek 8 TL’ye çıkartıldı, doğru. Fakat bu artış, zamlar karşısında çok komik kaldı. Çünkü 2021 yılı sonuna gelindiğinde bazı gübre çeşitlerinde fiyatlar yüzde 400 oranında arttı. Mesela amonyum sülfat gübresi yüzde 441, en çok kullanılan üre gübresi yüzde 394 zamlandı. Çiftçiyi gübre alamaz noktaya getiren bu artışların yansıması da 2022 yılına oldu. 

ÇİFTÇİ İLK KEZ ÜRETMENİN DEĞİL, ÜRETMEMENİN MALİYETİNİ HESAPLAMAYA BAŞLADI

Neden?

Çünkü çiftçi 2022’nin buğdayını, arpasını 2021 yılının Eylül-Ekim-Kasım aylarında ekiyor. Pek çok çiftçi gübre fiyatları nedeniyle 2022 yılında yansımasını göreceğimiz üzere hiç ekim yapamadı. Mazot fiyatları da ciddi bir artış gösterdi. Temmuz 2021’de litresi 7,3 TL olan mazot, yılın sonunda yapılan zamla 13 TL’ye çıktı. Dolayısıyla çiftçi tonu 15-16 bin TL’den gübreyi, litresi 13 TL’den mazotu alıp nasıl üretim yapacak, elde ettiği ürünü kaçtan satacak? Tüm bu vahameti gören çiftçi ilk kez artık üretmenin değil üretmemenin maliyetini hesaplamaya başladı.

Nasıl yani?

Üretim yapmazsam, ekin ekmezsem ne kaybederim; çiftçi artık bunun hesabını yapıyor. Nitekim bu hesaba dayanarak 2021 sonbaharında çiftçilerin bir bölümü hiç ekim yapamadı.

O halde bu yıl o tarlalar boş mu kalacak?

Bir kısmı belki ilkbaharda tekrar o hesabı yapıp mercimek veya başka bir ürün ekmeye yönelebilir. Sonbaharda ekim yapanların da bir bölümü gübre kullanamadığı için düşük verim alacak. Özetle bu yıl hiç kuraklık, don, sel, aşırı sıcak, aşırı soğuk vs, olmasa bile, sırf girdi kullanımındaki düşüş nedeniyle bile üretim az olacak. Başka bir çok unsurun yanısıra, sırf üretimdeki düşüş nedeniyle de gıda fiyatları daha da yükselecek. 

İKTİDAR BİR SEYİRCİ OLARAK TARIMDAKİ KRİZİN GAYET FARKINDA

Peki iktidar bunun farkında değil mi?

İktidar bir seyirci olarak tarımdaki krizin gayet farkında. 

İktidar, 31 Aralık 2021’de yayınlanan Resmi Gazete’de, hububat ürünlerindeki sıfır gümrükle ithalat süresini 31 Aralık 2022 tarihine erteledi. Bu ne anlama geliyor?

Bizim hasat zamanımız Nisan sonu, Haziran başıdır. Genelde gümrükle ilgili bu süre Mayıs başına kadar uzatılırdı. Benim hatırladığım kadarıyla hükümet ilk kez bu süreyi bir yıl uzattı. Hükümet aslında bunu yaparak Haziran ayında üretimim yeterli olmayacağını kabul etmiş oldu. Dolayısıyla bizim 2022’de de ithalat bağımlılığımız sürecek. 24 Haziran 2021’de Toprak Mahsulleri Ofisi yeni sezon için ilk kez ihaleye başladı ve yılsonuna kadar tam 8 tane arpa, 7 tane de buğday ithalat ihalesi yaptı. 

Eskiden böyle değil miydi?

Hayır, eskiden TMO Mayıs ayından itibaren piyasaya ürün satmaz ve ithalatı durdururdu ki, ürünü piyasaya sürecek olan kendi çiftçisi olumsuz etkilenmesin. Ama 2021’de bu gelenek bozuldu ve üreticiyi korumakla görevli olan TMO ithalat ofisine döndü. 

Fakat Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın 16 Aralık 2021 tarihinde açıkladığı “Türkiye Ekonomi Modeli”nde şu vurgu yapılıyordu: “Bu ekonomi politikasında, katma değerli üretim ile ithal girdinin önlenebileceği sektörlere, küresel iklim değişikliğinin önemli oranda etkilediği tarıma, cari açığı azaltmada kritik rolü olan turizme ve istihdamın artırılmasına öncelik verilecektir.” Anlattıklarınıza bakılırsa bakanlık zaten uygulamayacağı bir modeli açıklamış oldu…

Valla bu hükümet her zaman “Tarımı destekliyoruz, tarımı ayrıcalıklı bir yere koyuyoruz” dedi ama uygulamada hiçbir zaman böyle olmadı. 2021 yılının tarım destekleri bile 2022’nin bütçesinden ödenecek. O kadar makyajlanan, propagandası yapılan 2022’de tarım bütçesindeki yüzde 12,5 artış bile TÜİK’in açıkladığı enflasyon oranının üçte biri. Tarım böyle mi desteklenir! Pandemi döneminde iyi-kötü bazı destekler yapıldığı halde, tarım sektörü bunun da dışında tutuldu. Yaptıkları tek şey, 2020 yılının Mayıs-Haziran ayında, sadece düşük faizli kredilerin 6 ay süreyle ertelenmesi oldu. Bütün dünya pandemi döneminde tarıma, gıdaya özel destekler açıklarken, bizde yapılan tek şey buydu. 

DÜNÜN EKMEK ÜRETİCİLERİ BUGÜN EKMEK KUYRUKLARINDA

Kentli nüfus çok arttığı için tarımla ilgili haberler uzaktaki köyün meselesi muamelesi görüyor. İktidarın tarım politikasına dair bu anlattıklarınız, şehirde yaşayan insanların hayatını nasıl etkileyecek?

Doğrusu pandemi sürecinde şehirde yaşayanların da tarım ve gıda politikalarının önemini daha iyi kavramaya başladıklarını gördük. Ben 25 yıldır tarım üzerine yazıyorum ve hep şunu söylüyorum: Tarım köyde, kırsalda yaşayanlardan çok şehirde yaşayanların meselesi. Bugün İstanbul’da uzun ekmek kuyruklarında gördüğünüz insanların çoğu, daha önce kırsalda yaşayan, tarım yapan, ekmek üreten insanlardı. Dünün ekmek üreticisi bugün ekmek kuyruğundaysa dönüp tarım politikalarınızı gözden geçirmelisiniz. Bu insanların çoğu çiftçiydi, üreticiydi ama desteklenmedikleri için geçimlerini yapamayıp şehre göç etmek zorunda kaldılar. Pandemi döneminde bazı insanlar aileden kalma köydeki küçük topraklarına dönüp kendilerini geçindirecek kadar üretim yapmaya da yöneldi. Nitekim bu dönemde bana “abi köyde şu kadar toprağımız var, gidip şu ürünü eksek devlet bize ne kadar destek verir” diye soran çok oldu. 

Cevabınız neydi?

Valla “mutlaka tarımsal üretim yapmak gerekiyor” diyordum ama bunu yaparken devletin vereceği desteğe güvenmemelerini salık verdim. Çünkü devletin vereceği destekle tarımsal üretim yapmak zor. Enteresandır, tam da bu meseleleri anlatan “Üretme Tüket” isimli kitabım 11 baskı yaptı. Küçük bir örnek ama Türkiye’de en fazla iki baskı yapan tarım konulu kitaplardan birinin 11 baskı yapması da ilgi artışına işaret olarak okunabilir. 

RAFLARDA ÜRÜN OLMASI, KITLIK OLMADIĞI ANLAMINA GELMEZ

Salgın döneminde köyüne dönüp üretim yapan insanlar, kuraklıktan kaynaklı üretim düşüklüğünü kısmen de olsa telafi edecek oranda mıydı?

Buna dair bir veri yok ama bunu yapan insanlar zaten kendi ihtiyaçları kadar ürettikleri için toplamda ciddi bir kalem haline gelemedi. Ayrıca halihazırda kırsalda yaşayan insanlar veya emekli olup da dönenler yaşlı nüfus olduğu için üretici değil, tüketici. Konumuza dönelim; iktidarın tarım politikalarının şehirde yaşayan insanlara yansıması gıda fiyatları üzerinden oluyor. TÜİK’in açıkladığı yıl sonu enflasyonu yüzde 36,8 iken, gıda enflasyonu yüzde 43,8. Çiftçi maliyetini karşılamadığı için üretimden kaçıyor, şehirdeki de para yetiştiremediği için satın alamıyor. 

Bunun bir kıtlığa dönüşme tehlikesi var mı?

Bakın, raflarda ürün olması, kıtlık olmadığı anlamına gelmez. Rafta ürün var ama tüketici bunu alamadıktan sonra bu zaten kıtlıktır. Kıtlık sadece ürünün olmaması değil, satın alınamamasıdır da. 2022’nin çok daha zor geçecek olmasının bir nedeni de, ithal ürünlerin önceki yıllar gibi artık ucuz olmaması. Normalde buğdayın tonunu 180-190 dolardan ithal edebiliyorken, bugünkü fiyatı 400 dolar. 400 dolardan aldığınız buğdayı ekmeğe dönüştürüp satana kadar, fiyatı fahiş artıyor. Böyle giderse ekmeğin fiyatı çok daha artar. 

Tayyip Erdoğan son zamanlarda fiyat artışlarını kontrol altına alacaklarını söylüyor, stokçuları, marketleri uyarıyor…

İyi de mesele ürüne yansıyan etikette değil ki. Etiket fiyatları sizin tarımda yapmadıklarınızın sebebi değil, sonucu. Nedenleri ortadan kaldırmadan sonuçları nasıl engelleyebilirsiniz ki? Bakın 2014’te Gıda Komitesi kuruldu ve 2017’deki bir toplantıda, o zaman ekonominin başında olan Mehmet Şimşek dedi ki, “biz uzaktan algılama sistemi kurduk, çalışmaya başladı, artık gıda fiyatlarını kontrol edeceğiz.”

SUÇLANAN 5 TANE ZİNCİR MARKETİN SAHİBİ CUMHURBAŞKANINA EN YAKIN İNSANLAR

Uzaktan algılama sistemi ne demek?

Ta o zaman, “ülke genelinde ne kadar sebzemizin, meyvemizin olduğunu artık takip ediyoruz ve buna göre piyasayı yönetiyoruz, dolayısıyla fiyatları düşüreceğiz,” deniyordu. Fakat bundan iki ay önce Cumhurbaşkanı “uzaktan algılama sistemi kuracağız” dedi, sonra Tarım Bakanı da bunun üzerine “uzaktan algılama sistemini kurmak için çalışmalara başladık” dedi. Yahu hani 2017’de kurmuştunuz bunu, hani çalışıyordu! Daha sonra Hal Yasası çıkarıldı, fiyatların düşmesini bekledik, düşmedi. Gıda Komitesi kuruldu, yetmedi Fiyat İstikrar Komitesi kuruldu ama sonuç aynı. Merkez Bankası’na da iki kez davet edildim, gittim onlara da anlattım. 

Ne anlattınız?

Siz tarladan başlayıp sofraya kadarki sürecin sorunlarını çözmezseniz, sadece etiket fiyatlarıyla mücadele ederek sonuç alamazsınız dedim. En son 5 tane zincir market suçlandı ki, bunların hepsinin sahibi Cumhurbaşkanı’na en yakın insanlar. Eğer fiyatları tek başına bunlar artırıyor olsaydı, Cumhurbaşkanı telefon açıp “yahu kardeşim indirin şu fiyatları” der, anında sorun çözülürdü. 

TARIM ORMAN ŞURASI GELECEK 25 YIL PLANLAMASI İÇİN YAPILMIŞTI, 2022 YILINI BİLE PLANLAYAMIYORLAR

Kasım 2019’da Tayyip Erdoğan, Tarım Orman Şûrası’nın 60 maddelik sonuç bildirgesini açıklamıştı. Söz konusu bildirgenin 2. Maddesinde “Tarım sektörünün yapısını iyileştiren, doğal kaynakları ve çevreyi koruyan, en az üç yıllık dönemi kapsayacak, aktif çiftçi odaklı, üretim, kalite, ulaşılabilir fiyatlar ve sürdürülebilirliği esas alan yönlendirici bir destekleme sisteminin oluşturulması” deniyordu. Aradan iki yıl geçti. Tarım Orman Şûrası’nın sonuç bildirgesinin hangi hedefleri yerine getirildi?

Siz bu maddeyi okurken bir kez daha hatırladım ve “ne kadar güzel kaleme alınmış” diye düşündüm. Ama hepsi bu! Muhtemelen bu maddedeki cümlelerin aynısı daha önceki bir çok belgede de yer almış ve kes-yapıştır mantığıyla Tarım Orman Şûrası bildirgesine konmuş. Yazmayı iyi biliyorlar ama bahsedilen desteklemelerin hiçbiri yapılmadı. Dahası, zaten düşük olan tarım destekleri bile çok çok geç açıklanıyor. Mesela 2021 ürünü için tarım destekleri 11 Kasım 2021’de, yani yıl biterken açıklandı! Oysa bu destekler, çiftçi daha tohumu tarlaya atmadan açıklanmalı. Tarım destekleri hem geç açıklanıyor, hem geç ödeniyor. Sayıştay bile raporlarında, siz tarım desteği veriyorsunuz ama bunun etki analizini yapmıyorsunuz diye uyarı yapıldı. Destek veriyorsunuz ama verimlilik mi arttı, üretim mi arttı, istihdam mı arttı; bu desteğin bile analizini yapmıyorsunuz.

Peki bu destekler nasıl bir planlamaya göre yapılıyor?

Bütçeye bir para konuyor ve o para da dağıtılıyor. Hepsi bu! Oysa tarım desteği planlaması üretimi, verimliliği artırma konusunda hayati önemdedir. Hangi ürüne ihtiyacınız varsa desteği de ona göre düzenler, çiftçiyi ona göre üretime yönlendirirsiniz. Bu planlamayı yapmadığınız zaman istediğiniz kadar uzunlukta Şura maddesi açıklayın. Üstelik demin bahsettiğiniz maddenin de açıklandığı Tarım Orman Şurası, sözümona gelecek 25 yılın planlaması için yapılmıştı. Bırakın 25 yılı, 2022 yılını bile planlayamıyorsunuz. Gübrede yüzde 441 fiyat artışı olmuş, siz çıkıp “2022 gübre desteklerini yüzde 100 artıracağım” diyorsunuz. Üstelik bunu da 2023 yılında ödeyeceksiniz! 

2020’DE İHRACAT KOTASI KONAN LİMON DEPOLARDA ÇÖP OLDU, ÜRETİCİ AĞAÇLARINI KESTİ

Geçtiğimiz gün Gazete Duvar’dan Nergis Demirkaya, AKP kulislerinde temel gıdalara ihracat kotası getirilebileceğinin konuşulduğunu yazdı. Demirkaya AKP kulislerinden şunları aktarıyor: “İhracata yönelen üreticinin iç piyasaya benzer fiyatlarla satış yapar hale geldiğine dikkat çekilirken, ‘enflasyonu arttıran bu durum karşısında önümüzdeki süreçte temel gıda maddelerinde ihracata kota getirmemiz gerekebilir’ değerlendirmesi yapılıyor.” İhracata kota getirmek, temel gıdalardaki fiyat artışını baskılamayı sağlar mı?

Aslında bunun birkaç uygulaması var. Örneğin 2020 yılında limon ihracatına sınırlama getirildi. Zaten ihracat yapabilmeniz için Ticaret Bakanlığı’ndan “ön izin belgesi” almanız gerekiyor. Bu belgeyi alamamanız, ihracat yasağının kibarcası. Sadece Türkiye değil, pandemi döneminde başka ülkeler de bazı ürünlere ihracat kısıtlaması getirdi. Mesela Rusya’nın da dahil olduğu Avrasya Ekonomi Birliği ülkeleri bir ara 25 ürüne ihracat kısıtlaması koydu. Bu, yeri geldiğinde kullanılabilir bir araç ama doğru zamanda, doğru yerde, doğru üründe ve doğru şekilde bunu yapmanız gerekiyor.

Ne demek bu?

Plansızca bir ürünün ihracatını yasaklarsanız bu sefer elinizde ürün fazlası kalır, üretici perişan olur. Bunu biz limonda yaşadık. 2020 yılında depolarda 70-80 bin ton limon varken limon ihracatı ön izne bağlandı. İç piyasadaki ihtiyaç doğru hesaplanmadığı için üreticinin veya tüccarın depolarında limonlar çöp oldu. Hatta sonra bakanlık yanlış hesaplama yaptığını kabul edip “20 bin ton daha ihraç edilebilir” dediğinde ürün ihraç edilme özelliğini kaybetmişti. 2020’deki bu yanlış ertesi sene limon fiyatlarını düşürürken, üreticinin de bir bölümü limon ağaçlarını kesmeye başladı! Daha önce, 2019 yılında soğan ve patateste aynı şey yapıldı. Sonra gidip Suriye’den, Mısır’dan patates-soğan ithal etmek zorunda kaldık. Bir ürünün fiyatını düşürmek için ihracat kısıtlaması getirdiğinizde, ertesi sene çiftçinin o ürünü üretmemesi ve fiyatların daha da yükselmesi büyük olasılık. Limon konusunda Türkiye iyi bir noktadaydı ve Rusya’ya ciddi bir ihracat yapılıyordu. Fakat geçen sene ihracat kısıtlanınca Rusya gidip başka ülkelerden satın almaya başladı. Bu sene de biz ihraç etmek isteyince, “kusura bakmayın, siz geçen sene vermeyince ben de başka müşteriler buldum” dedi. Limonlar elimizde kaldı, üretici de, ithalatçı da perişan oldu. Dolayısıyla bu tür enstrümanlar rasgele değil, hesaplı-kitaplı, öngörülü planlamalarla kullanılmalı. 

O İHRACAT BEDELİNİN YÜZDE 25’İNİ TL’YE ÇEVİRME ZORUNLULUĞU OLUMSUZ ETKİLEYECEK

Bu arada Merkez Bankası, ihracatçıların gerçekleştirdikleri ihracat bedelinin en az yüzde 25'ini TL’ye çevirme zorunluluğu getirdi. İhracata dayalı büyüme planladığını söyleyen iktidar, ihracatçının önüne neden böyle bir şart koyuyor? Bu uygulama nasıl yapılacak?

Bu aslında iki yıl önce çıkan bir düzenlemeye dayanıyor. Merkez Bankası, 16 Ocak 2020 tarihinde yayınlanarak yürürlüğe giren ihracat genelgesinin Ek 1. maddesini şimdi uygulamaya koydu. Buna göre ihracatçı kârının değil, mal bedelinin yüzde 25’ini, Merkez Bankası’nın belirlediği kurda TL’ye çevirmek zorunda. İyi de ihracatçı ürünü satın aldığı kişiyle dolar üzerinden anlaşmış. Ama ürünü satıp parasını getirince TL’ye çevirmek zorunda bırakılıyor. Sonra TL’ye çevirdiği o parayla gidip tekrar dolar alıp üreticiye borcunu verecek. Aradaki kur farkından dolayı uğradığı zararın bedelini de kendisi ödeyecek. Bu da ihracatı olumsuz etkileyecek yeni bir mesele işte.

TL’nin değerinin düşürülmesi insanları açlıkla karşı karşıya bırakıyor ama iktidar bu yolla ihracatın artacağını hesaplıyor. Ama bazı ürünlerin ihracatının engellenmesi bir yana, ihracatçıya mal bedelinin yüzde 25’ni TL’ye çevirmesi, yani dövizini MB’ye satması zorunluluğu getiriliyor. Bunun mantığı nedir?

Merkez Bankası bu yolla kendi döviz rezervlerini artırmaya çalışıyor. MB’nin döviz rezervinin artması gerekiyor tabii ama bunu ihracat bedeliyle yapmaya çalışmak, ihracatı zora sokar. Eğer bizde ithalata bağımlı olmayan bir üretim modeli olsaydı, ihracatçıya yönelik bu tür uygulamalar anlaşılabilirdi. Ama ihraç ettiğimiz ürünlerin önemli bir kısmı zaten ithal ara mallarla elde edilebiliyor. Girdi maliyetleri artarken siz ihracatçıya yeni şartlar koyarsanız ihracatı da negatif etkilemeye başlarsınız. İhracatı yapılan turşunun sadece salatalığı yerli ürünken, o salatalığın üretilmesini sağlayan gübre, ilaç, mazot giderleri ithal. Turşunun konduğu kavanoz ithal, kavanozun kapağı ithal, kavanozların konduğu kartonlar ithal… Onu bırakın, buradan Avrupa’ya gönderdiğiniz ürünlerin konduğu bir konteynırın maliyeti 5 bin euro. Bazen ürünün değeri bile, konduğu konteynır kadar para etmiyor. Siz bu koşullarda ihracatı nasıl artırabilirsiniz ki? 

İhracatçıların bu konudaki tepkisi ne yönde?

Önceki gün (5 Ocak) ihracatçılar Ankara’ya gidip MB başkanı ve Ticaret Bakanı’yla görüştü. Bildiğim kadarıyla ihracatçılara bu uygulamadan geri adım atılmayacağı söylenmiş ama bunun uzun süre böyle devam edebileceğini sanmıyorum. İhracatçı sıkıntı yaşadığında bunu imalatçıya, imalatçı da üreticiye yansıtacak. Dolayısıyla bu da tarım ve gıda sektörünü olumsuz etkileyecek başka bir sorun başlığı. İhracata dayalı olduğu söylenen bir ekonomi politikasında ihracatçıyı zora sokmak üreticiyi de zarara sokacak. 

ÜRETİCİYE KARŞI VAHŞİ KAPİTALİZM, İHRACATÇIYA KARŞI DEVLETÇİ POLİTİKA UYGULANIYOR

Bu arada üreticinin karşı karşıya bırakıldığı vahameti anlatması açısından bir örnek aktarılım. Sonbaharda Ankara-Ayaş’a giden insanlar, yol kenarına tezgah açmış üreticiden kilosu 2,5 liraya domates alıyordu. Fakat aynı Ayaş domatesi, bir saat ötede, Ankara merkezdeki bazı marketlerde 9-10 TL’den satılıyordu ve muhtemelen onlar toptan fiyatıyla çok 2,5 liranın da çok altında alıyordu… 

Evet, çünkü üreticiye karşı serbest piyasa adı altında vahşi kapitalizm, ihracatçıya karşı ise devletçi politikalar uygulanıyor. 

Az önce iklim krizinin yansımaları olmasa bile üretimde ciddi bir azalma olacağını söylediniz ama bu seneki yağış düzenine, kuraklık oranına dair öngörüler ne yönde?

Meteoroloji verilerine göre bu sene yağış açısından geçen seneye göre daha iyi durumdayız ama buğdayı, hububatı ürettiğimiz İç Anadolu, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da buna rağmen normalin altında bir yağış söz konusu. Mart-Nisan aylarında bu konuda daha net bir şey söyleyebileceğiz. 

ÇİFTÇİ ELEKTRİKTEKİ FİYATIN DÜŞÜRÜLMESİNİ TALEP EDERKEN YÜZDE 92 ZAM YAPILDI

Sulama sisteminin olmadığı bölgelerde elektrikle kuyudan su çekmek çiftçi için tek yol ama gübre ve mazot kadar elektrik faturaları da ciddi bir bariyer haline gelmiş durumda… Urfa’da, Mardin’de, Diyarbakır’da sayısız çiftçi borçları gerekçe gösterilerek hasat döneminde elektrikleri kesildiği için iflas noktasına getirildi. 

Kesinlikle. Üstelik tarımsal sulamada kullanılan elektriğe de yüzde 92 zam yapıldı. Güneydoğu’da enerji dağıtış şirketiyle (DEDAŞ) yaşanan özel bir sorun var zaten. Ama İç Anadolu’daki çiftçi de bu elektrik fiyatları nedeniyle kuyudan su çekemeyecek, ürününü sulayamayacak. Çiftçi zaten elektrik fiyatlarının düşürülmesini, aksi halde üretim yapamayacağını söylerken, üstüne bir de yüzde 92’lik bir zam bindirdiler. Gübre, mazot dedik ama elektrik sorunu da en az bunlar kadar büyük ve üretimi kötü etkileyecek. Sonbaharda ekim yapamayan çiftçi, baharı bekliyordu ama elektriğe yapılan zamla baharın hayali de suya düştü. İlkbaharda ekim yapsa bile tarlasını sulayamayacak noktaya geldi çiftçi. Tüm bunlar nedeniyle de 2022 yılında ekmek kuyrukları çok daha uzayacak. 

25 yıldır pek çok ekonomik kriz döneminde de tarım üzerine yazdınız. Şu anki dönemi mukayese ettiğinizde, benzerini ne zaman görmüştünüz?

Valla 25 yıldır tarım yazıyorum, böylesini; çiftçinin şu anki kadar zorlandığı bir dönemi görmedim. Hayatı boyunca tarım yapan insanlar da aynı şeyi söylüyor. Çiftçi her zaman üretimin maliyetini düşünür, tartışır, hesaplardı. “Bu sene seçim olursa şu kadar fiyat alırım” diye düşünürdü. Ama şu an seçimlerden filan da umut kesilmiş durumda. Çiftçi artık ilk üretmemenin, ekmemenin maliyetini hesaplıyor. Bazı insanlar üretimi bıraktı bile. Bazısı üretimi azaltıyor, bazısı ise tamamen üretimden kopuyor. Ayrıca eskiden iklim değişikliği, kutup ayılarının hayatının tehlikeye girmesi olarak algılanıyordu. Şimdi ise çiftçi de iklim krizinin sonuçlarını birebir kendi hayatında, kuraklıkla, sellerle, donla, fırtınalarla yaşıyor. Bu konuda da öngörülü politikalar geliştirmek iktidarın sorumluluğunda. 

PEK ÇOK ÇİFTÇİ “BENDEN SONRASI YOK, SON ÇİFTÇİYİM” DİYOR

Avrupa’da iklim krizinden etkilenen çiftçiler için ne tür destekler sağlanıyor?

Avrupa’da da çiftçi sıkıntı yaşıyor ama mesela Fransız çiftçiler koyunlarını Eyfel Kulesi’nin altına getirip eylem yaptığında hükümet “size 4 milyar euro ek destek veriyorum” demek zorunda kalıyor. Bizde öyle bir durum da yok. Öte yandan bizde kırsal nüfusun yaş oranı 57 ve pek çok çiftçi “çocuklarım devam etmeyecek, ben son çiftçiyim” diyor. Bence tarımdaki en büyük tehlike bu ve ama en az konuştuğumuz sorun da bu. Gençleri tarıma kazandırmazsak uzak olmayan bir gelecekte çok daha büyük sorunlar yaşarız. 

Her şeye rağmen devletin tarım politikalarında akla uygun bir noktaya gelinebileceğini düşünüyor musunuz?

Valla mevcut hükümetin bu noktaya gelmeyeceğinden artık eminiz. 20 yıldır tarımı bu kadar dışlayan, boşlayan, yok eden, politikasının odağına ithalatı koymuş bir iktidarın, giderayak işleri yoluna koymasını bekleyemeyiz. Dolayısıyla bir iktidar veya anlayış değişikliğine ihtiyaç olduğu görünüyor. 

Muhalefetin bu konuda bir politikası var mı?

Eskiden tarıma çok çalışılmıyordu ama son birkaç yıldır muhalefet bu konuda çalışma yapıyor. Fakat iktidardan veya muhalefetten çözüm beklemek yerine, çiftçilerin, üreticilerin ve tüketicilerin kendi sorunlarına kendilerinin sahip çıkması gerekiyor. 

Nasıl?

Kooperatiflerle, birliklerle, iyi organizasyonlarla tarımla ilgili bir güç odağı geliştirmek, bunu bir baskı aracı haline getirerek daha fazla üretimin yapıldığı, daha fazla desteğin sağlandığı, emeğin karşılığının verildiği bir düzen kurmak mümkün.