Sayılı gün kolay geçer, derler. Osman Kavala için durum böyle değil. Neden tutuklandığını, niye suçlandığını bilmediği ve hukuken cezaevinde tutulmasının hiçbir açıklaması, hatta bahanesi olmadığı için Silivri’de geçirdiği günler uzadıkça uzuyor. 

Dün Osman Kavala’nın haksız, hukuksuz tutukluğunun 1000’inci günüydü. Avukatları ve eşi Ayşe Buğra, işkenceye dönen tutukluluğunun detaylarını, hukuk, akıl ve vicdandan yoksunluğunu bir kez daha anlatmak zorunda kaldı. 

sadece Kavala değil, aralarında Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ ve gazetecilerin, avukatların da olduğu belki yüzlerce, binlerce insan haksız, hukuksuz yere hapishanelerde tutuluyor. 

Kavala’nın durumunu biraz daha farklı kılan, 1000 günde dört kez tutuklanıp, üç kere tahliye bir kez de beraat ettirilerek, ama hala neyle suçlandığını bilmeksizin hapishanede tutulması, tabii bu arada AİHM’in tahliye kararının çiğnenmesi....

1000 gün, yaklaşık 2 yıl, dokuz ay demek. Kendi hayatınızın herhangi bir kesitinden 2 yıl dokuz ayı alın. Bu sürece neler sığdırabildiğinizi, neşer yaşadığınızı, kimlerle temas ettiğinizi bir düşünün. Şimdi o kesiti alıp, hayatınızdan çıkarın: Dört duvar arasında, herşeyden, ama en başta sevdiklerinizden ayrı. 

Eğer hapishanede 1000 günü zihninizde canlandıramazsınız -ki zannederim ancak yaşayan anlayabilir- pandemi döneminde birkaç ay eve tıkıldığınızda bile ne hissettiğinizi düşünün. 

Hayatınızdan 1000 gün çalınsa, ne yapardınız?

Kavala neden hala içeride sorusu

Kavala’nın tutukluluğunun bininci gününde, dostları, birlikte çalıştığı, hayatlarına dokunduğu insanlarla kısa söyleşiler yapıp kayda aldık. Bu söyleşiler dün Youtube’da yayınlandı. Kavala ile hayatlarının farklı dönemlerinde yolları kesişen, farklı ülke ve şehirlerde yaşayan bu insanlarla yaptığım her bir görüşme, zihnimde ve ruhumda başka bir ufuk açtı. 

Osman Bey'den bahsederken duydukları saygı, sevgi, minnetin yarattığı duygusallık kadar beni sarsan şey, Türkiye’nin kültür, sanat, tarih ve barış alanlarında ne kadar etkin, kilit bir isim olduğunu bir kez daha, başkalarından dinlememdi.

1999 Marmara depreminden sonra Değirmendere’ye düzenli gidip bölgenin ayağa kalkması için gösterdiği çabadan, Kars’tan Çanakkale’ye kültürel, mimari değerlerin yeniden inşasına... Diyarbakır’da bir sinema salonunun tekrar açılması için 2000’lerin başında verdiği destekten bağımsız film festivali if’e açtığı kapılara... 

Bir zamanlar çok önemsenen, Ermenistan’la diyaloğun kurulması ve geliştirilmesi için yıllarca verdiği uğraştan, opera okumak için İtalya’ya gitmek isteyen bir Kürt kadını olan Pervin Chakar’ın kariyerini desteklemesine, birbirinden farklı ama iç içe geçmiş, gerçek hikayeler... 

Oysa Türkiye’de ‘hayır işi’ yapmak, finansal destek vermek ve bunu bir çeşit şova dönüştürmek olarak algılanıyor. Sınırlarıysa Ohal sonrası artık iyice keskinleşti, tek düze hale getirildi. 

Kavala ise maddi imkanlarını açmakla kalmamış, fikir alışverişinde bulunarak, moral vererek, hatır sorarak, yol göstererek kalıcı insani ilişkiler kurmuş bir kişilik. Anadolu Kültür, tam da bu çabanın meyvesi.

Türkiye tarihinde şu son 1000 gün

Tüm bu görüşmeler, dinlediğim hikayeler, Kavala’nın tutukluluğunun manasızlığını iyice ortaya çıkardığı kadar, neden bugünkü iktidarın hedefinde olduğunu da ortaya çıkarıyor. Evet, tam da bu olumlu, nadir bulunan özellikleri onu hedef haline getirdi. 

Kavala’nın yok Kızıl Soros yok casus diye akıl dışı suçlamalarla karalanmaya çalışılmasının arkasında, memlekette artık soyu tükenmiş türler arasına giren centilmen, entelektüel, etkili kişiliği kadar kurduğu ilişkilerin anlaşılamaması, daha doğrusu engellemesi var. 

Ne de olsa dönemin ruhu, “Her şeyi Cumhurbaşkanı ve yönettiği kabine yapar, geri kalan herkesin kafası itinayla ezilir.” üzerine kurulu. 

Hayır işi kadar kültür sanat işi de sosyal medyanın nasıl kullanılacağı da kimin neyi seyredeceği ya da evliliğini nasıl sürdüreceği de televizyonların hangi haberi nasıl ‘vermesi’ gerektiği de hangi ilin kimi seçeceği de kimin nasıl muhaleffet edeceği de kimin hangi ihaleyi alacağı da faiz oranları da meslek odalarından akademyasına malum, Cumhur ittifakı denen ortaklığın kontrolünde.

Gelecekte bu 1000 kara gün, Kavala’nın haksız tutukluğuyla birlikte ‘cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi’ denen garabetin ortaya çıkıp şekillenmesinde de önemli bir süreç olarak anılacak. Klişe deyimle, kaybedenin Türkiye’nin olduğu; çokkültürlülüğün, dünyayla kavgacı değil yapıcı ilişkiler kurmanın, eşitlik ve özgürlüklerin, adalet ve hukukun alaşağı edildiği bir dönem... 

16 Nisan 2017’de, Ohal’i aşan şartlarda, sayım yapılırken kural değiştirilerek zorla yürürlüğe sokulan bu ‘şey’, iki yıl önce yine tartışmalı, adil olmayan şartlarda gerçekleştirilen genel seçimle birlikte yürürlüğe girdi. 

Bu iki yıl dokuz ayda nasıl yönetildiğimiz konusunda başlık verecek olsak bu yazı bitmez. 

Son olarak İstanbul Sözleşmesi'nin tartışılmasından Ayasofya’nın kılıç kuşanmış şeyhülislam ‘açılışı’yla taçlandırılması yeterince açıklayıcı.