Sekiz yıl önce bugün,Gezi Parkı direnişi, artan polis şiddeti yüzünden büyüdü ve bütün ülkeye yayıldı.

Bugün hala Gezi davasının beraat kararları bozdurulup yeniden açılıyor, Cumhurbaşkanı neredeyse her konuşmasında Gezi’yi hedef gösteriyorsa, hala iktidar sahipleri için bir tehdit demek.

Taksim Camii’nin açılışında Erdoğan, 1.5 asırlık bir mücadeleden bahsederek Tanzimat’a kadar gitmiş oldu. Kendi dönemindeyse “Gezi olay”larının camiye engel olduğunu söyledi.

Oysa Gezi’nin, iddia ettiği gibi “ezan susturmakla” alakası olmadığını aklı çalışan herkes biliyor.

Kendisinin temsil ettiği iktidarın karşısında Gezi’yi, Cumhuriyet değerlerini alan Erdoğan, Taksim meydanının bir bütün olarak kentsel ve tarihi sit alanı olmasını, dolayısıyla hukuku yine yok sayıyor.

Diğer taraftan Gezi için, yani daha fazla demokrasi, eşitlik, kent ve doğa hakkı için mücadele edenler, neo kapitalist tek adamcı rejimin şiddeti karşısında umutsuzluğa kapılabiliyor.

O günleri hatırlayarak bugünleri yaşarken, Taksim’den geçerken melankoliye kapılmamak çok zor...

Ancak melankolinin sebebi, iktidarın iddia ettiği gibi “hükümeti devirme teşebbüsünün başarısızlığı”ndan kaynaklanmıyor... Betonla doldurulan meydana bir başka cami yaptırılmasından da...

Melankolinin sebebi, daha eşit, daha adil, başka bir yaşam kurma hayalinin uzaklaşması... Daha demokratik bir toplum çabasının hunharca saldırıya uğraması...

Peki bu durumda Gezi bir yenilgi mi?

DÜNYAYI SARAN MELANKOLİ

Occupy Wall Street’dan Arap Baharı’na, Hamburg’taki G-20 eylemlerinden Gezi direnişine, “başka bir dünya mümkün”ü savunan küresel eylemlerin hiçbiri, kapitalizme ve antidemokratik uygulamalara karşı zaferle sonuçlanmadı.  Ama bu, eylemlerin “boşuna” olduğu veya yenilgiye uğradığı anlamına gelmiyor.

Filozof Screcko Horvat, “Gelecekten Gelen Şiir- Küresel özgürleşme hareketi neden uygarlığımızın son fırsatı?” (Kolektif) adlı kitabında, geçen yüzyılın devrimleri dahil, üst üste yaşanan yenilgilerin devamlı bize hatırlatıldığını, geniş kitlelerin Margaret Thatcher’in kapitalist sistem için “başka alternatif yok” sözünü kabullendildiğine işaret ediyor:

“Son yıllarda bu melankoli, Dünya’yı bulaşıcı hastalık gibi sardı. 2011’den 2015’e, sokak ve meydanlarda coşkuyla başlayan kitlesel protestolar, ya kendiliğinden sönümlendi ve kurumların gücüyle başa çıkamadı (Occupy Wall Street) ya da Mısır baharı gibi daha otoriter, baskıcı rejimlerin başa gelmesiyle sonuçlandı.”

Horvat, sokaklara çıkanların, bir umutla yeni bir siyasi mücadele başlatanların, Walter Benjamin’in ‘solun melankolisi’ diye tarif ettiği duyguya kapıldığını söylüyor ve soruyor:

Peki bu melankoliden, kayıptan daha verimli bir şey inşa etmek mümkün mü?

İtalyan tarihçi Traverso’dan örnek veren Horvat, melankoliye olumsuz anlamlar yüklemek yerine özgürleştirici potansiyeline odaklanmayı öneriyor.

İyi de nasıl olacak o iş?

İYİMSERLİK İÇERMEYEN BİR UMUT

Türkiye’de hukuk devletini geçtik, artık kurumsallaşan bir mafya devletini konuşuyoruz...

Muhalefet rehin alınıyor, kalanı dağınık ve yetersiz. Yerel seçimlerin haricinde umut verici bir çıkış yaşanmadı.

Horvat, benzer bir yenilmişlik duygusuyla konuştuğu Noam Chomsky’nin kendisine söylediği şu sözleri aktarıyor:

“Bugün bir eylem başarısızlıkla sonuçlansa bile genel olarak bilincimize, Dünya’yı anlamamıza, hatta kurumsal yapılarda bir etki yaratıyor.”

Chomsky, köleliliğin kaldırılmasından kadın hakları hareketine, yenilgi üzerine yenilgi yaşandıktan sonra ilerlemelerin sağlandığını da hatırlatıyor. 

Yenilgilerden ders alıp, başka, daha güçlü bir hareket kurmaktan söz ediyor Horvat:

“Bizi geleceğe taşıyacak olan, iyimserlik içermeyen bu umuttur. Çünkü geçmişin tekrarlanması gerektiği fikrinden kurtarıp yeni yönlere gidebilecek, dönüştürebilecek bir potansiyel taşır. Aklımızda ‘son bir yenilgi’nin olmayacağını tutarak...”

Bu yaklaşım, eski reflekslerden sıyrılamadan “biz kazanacağız” şeklinde iddialı cümleler kurmaktansa yılmadan, yeni söz ve şarkılarla, yeni direniş biçimleriyle mücadele edilmesi gerektiğine işaret ediyor.

Gezi, Türkiye’nin kanunsuz kuralsız, bir zümrenin eliyle talan edilmesinin önünde dikildiği için bu kadar güçlü.

Bugün Rize’de taş ocağına, Van’da mermer ocağına, Marmara’nın sümükle kaplanmasına, Türkiye’nin kara para aklama cenneti ve narko devlet olmasına, iş ve kadın cinayetlerinin katlanarak artmasına yönelik itirazlar, sadece laiklere ait değil.

Taksim’e cami yapsa, belki yarın o kışlayı dikse de bu itiraz, bu mücadele son bulmayacak.