Türkiye büyük bir maden sahası ve her yerde madencilik yapmak mümkün. Bir önceki yazımda bunun temel nedeni olan madencilik mevzuatını ele almıştım. Bu yazıda ise uygulama aşamasında neler yaşandığını özetleyeceğim.

Ruhsat alanında madencilik faaliyetine başlamadan önce, maden şirketinin madenin çevresel etkilerinin tespiti için ÇED (Çevresel Etki Değerlendirme) raporu hazırlatması gerekiyor. Ama ÇED uygulamaları kümülatif değil; yani ÇED raporları hazırlanırken maden projesinin etkilediği alanlarda yer alan ve planlanan diğer projelerle ilişkisini, bunların birlikte yarattıkları etkiyi dikkate almıyor. Dolayısıyla bir projenin ÇED raporu sanki o coğrafyada tek bir proje varmış gibi değerlendirme yapılarak hazırlanıyor ve ÇED raporuna onay verildiğinde, projenin diğerleriyle birlikte ekosistemde yarattığı etki göz ardı ediliyor.

Kaldı ki, ÇED raporları da maden şirketleri tarafından bedeli ödenerek yaptırılan raporlar. Bu yüzden ÇED raporları bilimsellikten uzak. Örneğin bu raporlarda, endemik türlerin başka bölgeye taşınması önerilebiliyor! Oysa ki endemik, bulunduğu bölgenin ekolojik şartları yüzünden sadece o bölgede yaşayabilir.

ÇED sürecinde, halkı proje hakkında bilgilendirmek, görüş ve önerilerini almak için Halkın Katılımı Toplantısı yapmak zorunlu. Şirket, maden projesinin hayata geçeceği bölgede yaşayan halkın sürece katılımını sağlayarak demokratik bir zemin hazırlamak zorunda. Ama bu uygulama da çok zayıf. Örneğin maden şirketinin Kirazlı’ya komşu projesi olan Çamyurt Altın Madeni için ÇED toplantısının ‘pilav hayırı’ olarak düzenlediğine şahit olabiliyoruz.

İzleme ve denetim süreçleri de işlemiyor. Kirazlı’da maden şirketi taahhüt ettiğinden çok daha fazla ağacı kestiğinde, Gümüşhane’deki siyanür havuzu patladığında, Ermenek’teki kömür madenini su bastığında izleme ve denetimin ne kadar zayıf olduğunu gördük.

İtiraz süreleri de çok kısa. ÇED raporu hakkında ‘ÇED Olumlu’ kararı verildiğinde bu karar çıkar çıkmaz, binlerce sayfalık raporu okuyup değerlendirmek ve dava açmak için sadece 30 gün var, ki tüm bunların hukuksal maliyeti de yüksek.

TEMA Vakfı’nın vurguladığı gibi, maden mevzuatıyla her yerde maden ruhsatı veriliyor; sonrasında da işlerin usulen yapıldığı, antidemokratik ve bilimsellikten uzak bir uygulama süreciyle karşı karşıya kalıyoruz.

PLANLAMA OLMAYINCA KAZ DAĞLARI’NDAKİ MANZARA OLUŞUYOR

Maden mevzuatındaki sıkıntıların üzerine bir de plansız uygulama süreci binince, daha vahim bir manzarayla karşı karşıya kalıyoruz. Toprak Kanunu’na göre, Arazi Kullanım Planları yapılmalı. Ama maalesef Türkiye’de arazi kullanım planlaması yapılmıyor. Oysa bir sahada nasıl bir gelecek tahayyül edildiğini bu plan gösterir. Arazi kullanım planları tüm ülkeye bütüncül bir bakış açısı ile bakarak doğal varlıkların gelecek kuşaklara taşınması, sosyal ve ekonomik olarak arazilerin baştan en verimli şekilde kullanılmasının sağlanması için gereklidir. Türkiye’de bir nebze de olsa bütüncül planlama en üst ölçekte ‘çevre düzeni planları’ ile yapılıyor. Fakat ne yazık ki, bu planlarda maden projelerini planlar üzerinde görmek mümkün değil; projeler sadece not olarak plana işleniyor. Bu nedenle, planlara bakan biri, baktığı alanda birbirine ne kadar uzaklıkta kaç proje olduğunu göremiyor. Üzerinde maden projeleri bulunan orman alanları planlarda orman alanı olarak görünmeye devam ediyor.

TEMA Vakfı durumu şöyle özetliyor: “Karar vericiler bile, en geniş ölçekli planlar olan Çevre Düzeni Planlarına baktıklarında, mevcut madenleri harita üzerinde göstermeyen ama kaybedilmiş orman alanlarının hâlâ orman olarak göründüğü bir harita görüyorlar. İzinler tek bir madene veya taş ocağına izin veriliyormuşçasına tahsis ediliyor. Yani Türkiye’de planlamanın kendisi madenciliği örtük olarak koruyup planlamadan uzak olunca, Kaz Dağları’ndaki gibi bir manzarayla karşılaşıyoruz.”

TARIM ALANI OLARAK AYRILAN BÜYÜK OVALARIN YÜZDE 60’I MADEN RUHSATLI

TEMA Vakfı’nın temmuzda açıkladığı çalışmasının sonuçlarına göre, Kaz Dağları’nın yüzde 79’u madenlere ruhsatlı; bölgede 1624 maden ruhsatı var.

Bölgede orman alanlarının yüzde 80’i, korunan alanların ise yüzde 55’i maden ruhsatlı. Korunan alanlar biyolojik çeşitliliği, tür ve doğal zenginliği ile nadir olduğu için koruma altına alınmasına rağmen, Kaz Dağları Milli Parkı’nın yüzde 80’i, Troya Milli Parkı’nın yüzde 10’u, Kaz Dağı Göknarı Tabiat Koruma Alanı’nın yüzde 99,9’u maden ruhsatlı. Düşünün ki, Kaz Dağı Göknarı dünyada sadece Kaz Dağları’nda yaşıyor!

Özetle, Türkiye’de koruma alanları, ne kadar nadir veya dünya kültürel mirası olursa olsun, bir yeri madencilik faaliyetlerinden koruyamıyor.

Aynı bölgede, Önemli Doğa Alanları’nın (ÖDA) yüzde 95’i, kültür varlıklarının (arkeolojik sit vb) yüzde 66’sı, Bayramiç Ovası’ndan güneyde Bergama Ovası’na kadar tarım alanlarının yüzde 78’i, Büyük Ova’ların yüzde 60’ı maden ruhsatlı. Türkiye eğer Avrupa Birliği’ne üye olsaydı ÖDA’ları korumak zorundaydı.

Yine Büyük Ovalar, Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile belirlenen ve gelecek için tarım alanı olarak korunacağı taahhüt edilmiş alanlar. Ama yüzde 60’ı madenlere ruhsatlı.

Ne yazık ki Türkiye’de Büyük Ovalar, Eskişehir Alpu Ovası, Konya Ereğli Ovası, Kırklareli Trakya Ovaları, Çanakkale Biga Ovası gibi en önemli tahıl ve sebze üretim alanları termik santrallara ve bunlara bağlı kömür madenlerine tahsis edildi.

YAMAÇ PARAŞÜTÜ DÜNYACA ÜNLÜ BABADAĞ’IN TÜMÜ MADENLERE RUHSATLI

TEMA Vakfı, benzer bir çalışmayı Muğla için de yaptı. Ve görüldü ki Muğla ve çevresinin yüzde 59’u madenlere ruhsatlı. Bölgede 1449 maden ruhsatı var. Dünyanın en meşhur yamaç paraşütü kalkış alanlarından olan Babadağ’ın neredeyse tamamı madenlere ruhsatlı. Yine Türkiye’nin en yaşlı doğal ormanlarının olduğu Datça yarımadasının önemli bir kısmı da aynı şekilde.

Muğla yöresinde orman alanlarının yüzde 65’i, korunan alanların yüzde 59’u, ÖDA’ların yüzde 65’i, kültür varlıklarının yüzde 66’sı ve tarım alanlarının yüzde 48’i madene ruhsatlı.

BURDUR’DA 571 MERMER OCAĞI ORMAN VE MERALARI YOK ETTİ

TEMA Vakfı, ruhsatlandırmayla ilgili haritalandırma çalışmalarına devam ediyor: “Çünkü biz Kaz Dağları dışında da Türkiye’nin aynı manzaraya sahip olduğunu düşünüyoruz. Ve ortaya koyduğumuz her harita ve istatistikle de bunu kanıtlıyoruz.”

Metalik madencilik ve kömür madenleri dışında taş ocaklarını da çalışan TEMA Vakfı, Burdur’u mercek altına alarak, yaklaşık 950 bin hektarlık alanda 571 tane mermer ocağı olduğunu ortaya koydu. Bunların 228 tanesi yan yana. Bu ocakların yüzde 35’inin orman, yüzde 40’ının mera alanını yok ettiği anlaşıldı.  

Burada da şöyle bir oyun oynanıyor…

Eğer şirketin ruhsat alanı veya faaliyet göstermek istediği alan 25 hektarın altındaysa ÇED raporu istenmiyor. Dolayısıyla şirketler tüm izinlerden muaf olabilmek için projelerini 25 hektarın altında bir alanda gerçekleştiriyorlar. Ama baktığımızda, yan yana ocaklardan oluşan kocaman bir entegre maden tesisine dönüşmüş bir coğrafya ile karşılaşıyoruz.