1950’li yıllardan itibaren, refah toplumu ve kalkınma anlayışı, endüstriyel büyümeyi sağlamak için doğal alanlara ve yaşam alanlarına müdahaleyi meşru gören bir yaklaşıma dayalıydı. Yani doğal alanlar refah için tahrip edilebilir, yeterli büyüme sağlandığında korunurdu.

2000’lerden itibaren etkilerini şiddetle hissettiren iklim değişikliği, hava-su-toprak kirliliği, ormansızlaşma, hatta pandemi, doğaya müdahalenin bedelinin çok ağır olduğunu ortaya koydu.

Galiba ‘refah toplumu’nu yeniden tanımlamamız, ‘toprağın altı üstünden değerlidir’ anlayışından hızla uzaklaşarak doğayı ve insan sağlığını önceleyen bir kamu yararı anlayışını benimsememiz gerekiyor.

TEMA Vakfı, doğaya, yaşam alanlarına, su varlıklarına çok ciddi etkileri olan madenciliğe ve çevresel etkilerine baktığında üç kök neden buldu. Bunların ilki, Anadolu topraklarının altını üstüne getiren maden furyasının nedeni, yani maden mevzuatı.

Bu yazıda Tema Vakfı’nın çalışmasından edindiğim bilgileri aktaracağım.

Türkiye’de Cumhuriyet’in ilk yıllarından 1954’e kadar bir maden mevzuatı yok. 1954’te ilk maden yasası çıkıyor. O güne dek devletin sürdürdüğü madencilik faaliyetlerine özel sektörü dahil edebilmek için bu yasayla Türk vatandaşlarına hak tanınıyor. Mevcut Maden Kanunu ise 1985’te Özal döneminin ekonomi politiğine uygun olarak, yabancı sermayenin Türkiye’de faaliyet göstermesini teşvik etmek için yasalaştırılıyor. Madeni aramak ve işletmenin kendisi çok maliyetli işler olduğu için, yabancı sermayenin gelişiyle 1985’ten sonra muazzam bir ruhsatlandırma süreci başlıyor.

2001’DEN SONRA MADEN KANUNU 21 KEZ DEĞİŞTİ

2001’den sonra maden kanunu 21 kez değişiyor. Tema Vakfı, özellikle 2004 ve 2015 yıllarında yapılan değişiklikler üzerinde duruyor.

2004’e kadar korunan alanlarda madencilik yapabilmek mümkün değil, orman alanlarında ise ‘olur’a bağlı iken, 2004’te 7. maddede yapılan değişiklikle Türkiye’de madencilik faaliyetlerini ‘her yerde’ yapmanın önü açılıyor. Zira, devlet ormanları, milli parklar, tabiat alanları, su havzaları, turizm alanları ve kıyı alanları madencilik faaliyetlerinin yapılabileceği alanlar olarak tanımlanıyor.

Haliyle bu alanlarda nasıl madencilik yapılacağına dair kanunlar da değişmeye başlıyor. İlk değişen Orman Kanunu oluyor. Orman alanlarında madenciliğin nasıl yapılacağını düzenleyen 16. madde, devlet ormanlarında madencilik faaliyetlerini ‘izin veya onay almadan’ yapılabileceğini söylüyor. Yani Çevre veya Orman Bakanlığı’nın izin vermeme şansı yok, sadece belge bekliyorlar.

Kanun maddesi, milli park veya tabiat alanı gibi korunan alanlarda ise ‘Bakanlığın oluru’ ile madenciliğe yine izin veriyor. Dünyada böyle bir örnek zor bulunur.

Burada gerçekten bir ‘olur’ var mı diye bakan TEMA Vakfı, ‘olur’ süreçlerinin çok da sağlıklı olmadığını, korunan alanların korunmadan uzak olduğunu, ‘olur’ aranmadan esasla ilgili düzenlemelerle madencilik faaliyetlerine izin verildiğini gördü.

Örneğin meraların madencilik faaliyetlerine karşı korunduğu zannedilse de, yine esaslar belirlenerek mera alanlarında maden aranabiliyor. Mera Kanunu son 14 yıl içinde 9 kez değişti. 9 değişikliğin tamamı, mera alanlarında madenciliğin önünü açtı.

Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanunu son 15 yılda 8 kez değişti. Bu 8 değişikliğin 3’ü tarım alanlarında madenciliğin önünü açtı.

Uzun lafın kısası, Türkiye’de bir koruma statüsü yok ki bir alanı kanunlarla madencilik faaliyetlerinden koruyabilsin. Yani Türkiye büyük bir maden sahası ve her yerde madencilik yapmak mümkün.

DEVLET ÇOK DÜŞÜK KALORİLİ KÖMÜRÜ ÇOK PAHALIYA ALIYOR

2015’te Maden Kanunu’ndaki ‘ekonomik cevher’ tanımı kaldırıldı. Böyle olunca, cevher oranı ekonomik olsun olmasın, yerin altındaki her şey ekonomik olarak değerli bir maden halinde görülmeye başlandı. Örneğin Konya’nın kömürü kalitesiz, dolayısıyla ısı değeri açısından da ekonomik değil. Ama direkt alımlı madencilik teşviki var. Termik santralın yanında madencilik yapan şirket, devletin alım garantisiyle kömürü çıkarmaya teşvik ediliyor. Devlet de çok düşük kalorili kömürü çok pahalıya alıyor.

Kanundaki ‘Ekonomik cevher’ tanımının kaldırılmasının etkileri Kirazlı’da da kendini gösteriyor. Kirazlı’da 1 tondaki altın miktarı sadece 0,7 gram. Şirketin buradan kârlı çıkabilmesi için devasa bir alanda faaliyet göstermesi gerekiyor. Bu da çok büyük doğa ve tarım alanlarının katli, bir o kadar da kimyasal üretim yapılacağı anlamına geliyor. Kanundan ‘ekonomik cevher’ tanımı çıkınca, çok değersiz bir şey ekonomikmiş gibi algılanıp yorumlanmaya başlıyor.

Tema Vakfı’na göre, maden mevzuatındaki bu iki değişiklik, bugün Türkiye’nin bir maden sahası halini almasının ilk nedeni.

Diğer nedenler ise uygulama ve planlama yaklaşımındaki eksiklikler. Onlar da bir sonraki yazıya…