“Hayır, bağırmadım. Ben bağırmadım. Bağıran ben değilim.” Ferit Edgü’nün Çığlık öyküsü bu cümlelerle başlar. Üç kişi tarafından kaçırılan ve hırpalanan bir adam ve onu çalılıkların ardından izleyen biri vardır öyküde. O arada bir çığlık sesi duyulur. Çığlığın kimden geldiği belli değildir. Oradaki insanlardan değildir bu çığlık. O üç kişiye direnmesine karşın, dövülen ve sürüklenenden de değildir. Öyleyse nereden gelmektedir? Vahşetin tanıklığını yapan başka kimse var mıdır? Bunu gören çalıların ardındaki kişi bir yandan müdahale etmek istemekte diğer yandan da korkmaktadır. İki seçeneği vardır. Şayet darp edilen kişi suçluysa ve müdahale ederse, o da suça ortak olmayacak mıdır? Ya suçsuzsa? “Bu durumda, zorbalığa karşı çıkmam, gücümü kullanmam, adamı kurtarmaya çalışmam gerekmiyor mu? Bu güz günü, tek amacı ebemgümeci toplamak olan, bu amaçla bir elinde bıçak, bir elinde sepet, bu tepede, çalıların ardında duran bir adamın yanıtlayabileceği sorular mıdır bunlar? Peki, ama o çığlıkları atan kimdi?” Öyküyü bu soruyla bitirir Edgü.

İnsan, çığlıkları atanı görmek istemeyince, doğal olarak her şey ona güllük gülistanlık gelir. Sorun o çığlığı atanın yalnız kalmasıyla başlamaktadır zaten. Zulüm görenin yanına kimsenin gelmemesidir. Bütün yükün dayak yiyenin omzuna yüklenmesidir. Çocuklar mağdur edilirken, kadınlar öldürülürken, eğitim yerle bir olurken, sağlıkçılar suçlanırken, Kürtler dövülürken, savaş tamtamları çalınırken o çığlığı atanların bir başına bırakılmasıdır. Oysa çığlığın kendisi bile başlı başına büyük bir yürek yarasıdır. Çığlığı da geçtim. Ah demeye, inlemeye, kuytudan gelen ince bir sese bile dönülmüyorsa, kurgulanan her şeyin ortağı olunmuştur artık.

Her yeri milliyetçilik rüzgârı sarmış. Dünyada milliyetçilikten beslenmeyen ülke yok gibi. Paslar ve ortalar direk adrese teslim. Al da at deniyor. Asıl sorunları ise kimse konuşmuyor. Konuşanı da konuşturmuyorlar zaten. Çığlıklara kulaklar kapalı, olan ciğerleri yananlara oluyor. Başkanın Bütün Adamları filminde geçen bir konuşmadır aktaracağım. “Son kamuoyu araştırmalarının sonuçlarını bilmiyor musunuz? Ülkenin yarısı Watergate skandalının adını bile duymamış. Kimsenin umurunda değil.” Yaşadıklarımız tamamen bundan ibaret. Kurgular gerçeğin önüne konulduğunda rüyalar bile insandan uzaklaşıyor. Kimse mevsimlerin güzelliklerini görmüyor, mevsim çiçeklerinin kokularını hissetmiyor. Korkularını birbirlerine taşıyorlar böyle zamanlarda.

Bazı zor zamanlar vardır. Çeke çeke aşılır böyle zamanlar. Yaranın iyileşmesi gibidir. Önce acılar yaşanır, sonra kabuk bağlar ve iyileşir insan. İnsanın iyileşmesine şans vermek gerek. Dün neredeydiniz, ne yaptınız soruları bugünü anlamaya yardımcı olmuyor. Herkes herkese ayar verme yarışından vazgeçmeli. Dün pekâlâ insanlar uyuyor olabilir. Önemli olan onların uyanma anlarından sonraki tavırları. Ancak uyanabilmiştir ve bazı şeylere geç kalmışlığını telafi etmek istemektedir. O nedenle böyle bir şansı her zaman olmalı yeni uyananların. Bırakalım çığlıkları duysunlar, onların nereden geldiklerini anlamaya çalışsınlar, o çığlığı atanı bulup dokunsunlar. “Hayata beraber başladığımız/ Dostlarla da yollar ayrıldı bir bir/ Gittikçe artıyor yalnızlığımız.” der ya Cahit Sıtkı. O büyük yalnızlığa sırtımızı dönerek, yeni dostların koluna girip yürümeye devam etmeli. Çünkü kadim olmayanlar, ayak oyunlarıyla tuzak kuranlar için çığlık anlam ifade etmez. Anlamlı yoldan devam ediyoruz yolumuza.

Tohumun toprağa atıldığı ilk andan, son hale gelmesi için uzun bir süreç vardır ve bu sürecin mecrası emekle doludur. Şayet suyu eksikse veya fazlaysa, gübresi yetersizse, toprağı farklıysa, yeri uygun değilse ve tüm bunlara kayıtsız kalınıyorsa tohumun çırpınışı, çığlığı anlam ifade etmeyecektir. Tohumun son aşamaya kadar gelmesi için ihtiyaç duyduğu yaşamsal enerjiyi ona sunmak gerekir. Aksi halde ölümü kaçınılmazdır.

Şu dünya denen yaşam alanında insanların çığlıkları ise en çok ölüm sonrasıdır. Kürtçede ‘qîrîn’dir çığlık. Bu çığlığın imdada dönüşmesi hawardır. Yüreklerin duygudan kopmaması, parçalanmaması için çığlıkları duymamız gerekir. Dün duymamış olabiliriz, dün bir nedenle olana bitene seyirci kalmış olabiliriz. Oysa bugünü konuşmanın, düne ağıt yakmanın anlamı yok. Evet, dün bizim geçmişimizdir, unutmayacağız. Ancak gelecek de bizim dünümüzdür. Yaşamı kaliteli hale getirmenin yollarından biri umudu kaybetmeden çoğalmak. Bizim denizimiz her zaman mavidir. A. Kadir’in Mevlana’dan çevirdiği Denizlerin Üzerinde’nin son dizesindeyiz. Israrımız hep bu dizedeki gibidir. Hawarlarımız, çığlıklarımız bu dizeyi yaşamsal kılmak içindir.

“Sen haydi koş var git hekimlere,
orada işiniz yok de sizin.
Orada ne dermansızlık, ne dert var, de.
Orada ne gam, ne kasavet var, de.
Orada ne kadı, ne vali.
Ne bey, ne beyin vergicisi.

Davalar, düşmanlıklar, kavgalar zaten
denizlerin üzerinde hiçbir zaman yürüyemedi.”

Çizim: Kürt Ressam Delawer Omar/ Hawar