işten çıktım
sokaktayım
        elim yüzüm üstümbaşım gazete

sokakta tank paleti
sokakta düdük sesi
sokakta tomson
       sokağa çıkmak yasak

Değişmeyen yılların, değişmeyen hallerin şiiridir Hasan Hüseyin Korkmazgil’in haziranda ölmek zor isimli şiiri. Altmışlı yılların korku iklimi, korkunç günleri, sisli ortamları, yetmişli yılların ablukasıyla düşünülerek yazılmış gibi. Hatta seksenler ve bugünler. Birileri gençlerimize kıyarken, birilerinin bunlara alkış tutması ise en korkuncu. Gül yüzlü, güneş kalpli gençlerimize kıydılar mayıs ayının son günü. Nurhak dağları çocuklara isim oldu o günden sonra. O günlerde Filistin’den haberleri olmayan yurdum insanları, bu gençlerin Filistin’de bulunduklarını bilmez. Siz bakmayın bugünkü Filistin tutkularına.

havada tüy
havada kuş
havada kuş soluğu kokusu
hava leylâk
       ve tomurcuk kokuyor
ne anlar acılardan/ güzel haziran
ne anlar güzel bahar!
kopuk bir kol sokakta
çırpınıp durur

Sinan Cemgil, Alpaslan Özdoğan, Kadir Manga’nın katledilmesinin yangını düşer haziran ayına. Hemen bir gün sonrasında da Hüseyin Cevahir yakar haziran ayını. Nazım Hikmet, Orhan Kemal ve Ahmed Arif’in şiirleriyle buluştuklarında, “dostlarına yaralarını gösterir gibi” süzülürler “Nuh’a beşik vermiş” o kadim topraklardan gökyüzüne. Dünyanın tam da Orhan Kemal’in şiirindeki gibi makasa geldiği zamandır haziran ayı. O günden beri de makas değiştire değiştire şaşkın bir şekilde yoluna devam etmekte dünya. “Bununla beraber, görüyorum/ Raydan raya geçiyor dünyamız/ Makasa geldi.”

Gençliğimde Nazım, Ahmed Arif, Enver Gökçe okurdum. Hasan Hüseyin de bu sofrada olurdu. Beş, altı yıl önceydi. Bir arkadaşımla yaptığımız yolculukta Ahmed Arif’in şiirlerini okumuştuk birbirimize. Bir baktık ki epeyce şiiri belleğimizde ve ezbere biliyormuşuz. Bizim için şiirini ezbere bilecek kadar önemli bir şairdi Ahmed Arif. Ya da darbe döneminin o sıkıntılı yıllarında bizler de Ahmed Arif’in şiirlerine sığınmıştık. Ahmed Arif’in Cemal Süreya’ya yazdığı mektuplardaki seslenişiyse beni hep mest etmiştir ve benim de dostlarıma zaman zaman kullandığım sözcüklerle başlar. “Cemo Kurban, Cemo Baboş.” Samimiyeti sözcüklere taşıyacak en güzel seslenme ne diye sorarlarsa, ‘kurban ve baboş’ derim rahatlıkla.

bir kırmızı gül dalı
                     şimdi uzakta
bir kırmızı gül dalı
                   iğilmiş üzerine
yatıyor oralarda
bir eski gömütlükte
yatıyor usta
bir kırmızı gül dalı
                 iğilmiş üzerine
okşar yanan alnını
bir kırmızı gül dalı
          nâzım ustanın

Mehmed Kemal Acılı Kuşak kitabında Nâzım’dan da söz eder. Orada önemli bir vurgusu vardır. Bugünleri anlamak için olduğu gibi aktarıyorum. “Nâzım Hikmet, kendisinden korkulduğu için ketenpereye getirilmiştir. Olağanüstü mahkemeler kurdurularak suçlandırılmış, mahkûm edilmiştir. Hem de bir değil, iki askeri mahkemede birden yargılanmıştır. Nâzım’la uğraşan, Türkiye’deki üç büyük otoriteden biriydi. İkisine bir şey denmediği için, üçüncüsüne denmezdi. Üçüncüsünün kaprisidir ki Nazım’ın yarım yüzyıla yakın hapsine sebep olmuştur.” Allah kaprisleri insanların şerrinden korusun ülkeyi.  

Boşuna haziranda ölmek zor dememiş Hasan Hüseyin Korkmazgil. Onun şiirine sığındım bugün. Ne söylesem bu şiirin gölgesinde kalacaktı. Hangi cümleyi kursam eksik olacaktı. İyi ki şiir her zor dönemin tanığı ve yol göstericisi.

bu acılar
bu ağrılar
      bu yürek
neyi kimden esirgiyor bu buz gibi sokaklar
bu ağrılar niçin böyle yapraksız
bu geceler niçin böyle insansız
bu insanlar niçin böyle yarınsız
bu niçinler niçin böyle yanıtsız?

 


Kapak Resmi: İbrahim Balaban