Dokunduğumuz yer bir bakıma güvendiğimiz, ısındığımız yerdir. Aynı zamanda titrediğimiz ve üşüdüğümüz... Bir yandan ruhumuzdaki incelikle, samimiyetle, sıcaklıkla sarılırız karşımızdakine;  diğer yandan ruhumuza gizlediğimiz düşmanlıkla, fesatlıkla, kötülükle. İçimizde büyüttüğümüz sevgi dalgaları yansır gözlerimizden; bir de gizlediğimiz fenalıklar... İnsanız sonuçta. Düşüncelerimiz, değerlerimiz, umutlarımızla karışırız yaşam denen o büyük koşuşturmaya. İnsanda insanın her hali vardır duygusuyla anlam vermeye çalışır ve öyle davranırız. Oysa iyi olarak bildiğimiz insanların kötülükleridir bizi kıran, düşlerimizden uzaklaştıran ve kendimize yabancılaştıran.

Dünya görüşleri birbirlerinden farklı insanlar üzerinden konuşuyorum. Herkesin iyisi sadece kendileri için iyidir. Ötekine zararı var, içindeki kötülükleri onlar için saklamıştır. Onun yaptığı kötülükleri alkışlayanlar, görmeyenler, görmezlikten gelenler ise o kötülüğün yeşermesi için toprağı sulayanlar, çapalayanlar ve gübreyle besleyenlerden başkası değildi. Kendi içlerindeki vicdanı besleselerdi, evrensel bir sevgi yumağı oluşturabilmenin adımını atmış olurlardı belki. O zaman her şey bu denli hızla kirlenmeyecek, hızla yayılmayacak ve hızla tükenmeyecekti. Zor zamanları fırsata çevirme olsa olsa anlık bir saklambaç oyununda uzun süreli gizlenme hali olabilir. Böyle zamanlarda dokunma, düşünme, sorma, iyileştirme, demokratik kararlar verme, kötülükleri kovmanın en can alıcı dokunuşu olacaktı. Yeter ki içimizde bir parça da olsa kalan vicdanımıza danışmayı unutmuş olmasaydık... 

İnsanları anlamak mümkün olsaydı, onların içindeki hastalıklı yanları, çürümeyi de iyileştirmek mümkün olabilecekti. Oysa içlerindeki kötülüğe değen, dışarıdan gelen o büyük böğürtü ile refleks sunmakta beis görmüyorlar. Kalplerine ördükleri taştan duvar ve vicdanlarına çektikleri demir zırhlarla iyi şeylere kapatmışlar kendilerini. Günde üç öğün aldıkları milliyetçiliğin yanına ara öğün olarak sıradanlaşmayı koyuyor, üzerine su diye yoksulluğu içiyorlar. Yanımıza, yöremize kadar sokulurken yalnızlığımıza ağlıyoruz kısık sesle. Büyütemediğimiz düşüncelerimiz, çıkmayan sesimizle dertleşiyoruz. İçimizi kemiren bir kurda dönüyor ve kendimizi böyle böyle bitiriyoruz.

W. B. Yeats sanki bunu söylüyor gibi. 

Masumiyet seremonisi boğulmuş;

İyilerin inancı yok, fakat kötüler

Tutkulu bir şiddetle dolu.

Her gün şiddetin tanıklığını yapıyoruz. Mevsimlik Kürt işçilere saldırıyorlar, kadınlara, çocuklara, sığınmacılara, hayvanlara... Nereden ilham alarak yapıyorlar bunu ve hangi ara bu denli yozlaştı insanlar, bu denli kalabalıklaştı, kabalaştı? Eskinin şiir okuyan, mektup yazan, sual eden büyükleri nasıl bir miras bıraktılar ki çürüme böyle hızla yayıldı? O şiirlerden, mektuplardan, suallerden kala kala bu şiddet sarmalı ve ölümler mi kaldı? Yazık...

Benzemek istemediklerine benzemekle başlıyor ilk değişim.  O nedenle iyi diye sunulana algılarını kapatıyorlar. Yalan ile çoğalan, ikiyüzlülükle sokağa çıkan ve yüzlerine astıkları maske ile dolaşan sıradanlığı dibine kadar yaşıyorlar. Ortaklaştırdıkları her şeyden, değer dedikleri ne varsa, hepsinden hızla uzaklaşıyorlar. O küçük hırslarına talanı dahil ederek, geriye çöp yığınları bırakıyorlar. İşte bundandır şiddetin, ölümlerin, pervasızlığın, talanın büyümesi. Bundandır atılan tokat, çekilen bıçak. Bundandır kötülüğün çoğalması. Bundandır nefretin sokak sokak gezmesi. 

Cümle kuramayanların ağızlarının iştahı küfürle açılıyor. Ellerine sürülen öfkeyle hareket ediyorlar. Çaplarının ölçüsünü bağırarak konuşmaları belirliyor. Bu kadar büyük yaraları saracak özel ilaçlara ihtiyaç var. Öyleyse Çevat Çapan’ın güzel çevirisiyle, Yeats’in  muhteşem dizelerine sığınma anı gelmiştir bizim için. Moladayız

Ne korkar ne de umutlanır

Ölmekte olan bir hayvan.

İnsansa her şeyden korkarak

Umut içinde bekler sonunu;

Kaç kez ölmüştür de o,

Kaç kez dirilmiştir yeniden.

Yiğit ve onurlu bir insan

Yüz yüze gelince katilleriyle,

Şöyle alaycı bir bakış fırlatır

Soluğunu keseceklere.

Ölümü iliklerine kadar tanır o,  

Çünkü insandır ölümü yaratan.