Ne yazarsanız yazın ne okursanız okuyun gündemin ilk sırasında Sedat Peker var. Ülkenin iktidarı ve muhalefetini bir kenara alın. Bir tarafın tedirginliğini, diğer tarafın o açıklamalardan muhalefet üretememesini başka bir yere koyun.  Sosyal medya kullanıcılarının tek gündemi Sedat Peker’in açıklamaları ve helalleşmesi.  O nedenle sesinin çıkmaması herkesi tedirgin ediyor. Vatandaş tedirgin. Ha anlaştı, ha anlaşacak, operasyonla yakalandı, çatışma çıktı ve kaldığı yeri değiştirdi… Bilgi kirliliği gırla. İnsan ister istemez bu gündeme dahil oluyor.

Eskiden bir “kabadayılık” kültürü vardı. Kabadayılık raconu vardı. Kendi içlerinde yazılı olmayan bir hukukları vardı. Filmlere de az çok yansıyordu bu tarz kabadayıların yaşamı. Bugünle kıyaslandığında ‘baba’ diye bilinen insanlardı. Ya da biz öyle bilirdik. Anlatılan oydu. “Çocuğumu ameliyat ettirecektim, beş parasızım (X) babanın yanına gittim. Anında parayı önüme serdi de evladım kurtuldu.” Daha çok kahvehaneler ve gazinolar dünyası ile sınırlıydı. Ya da otoparklar, çay bahçeleri… Racon çokça kaçak içki, kaçak sigara ve uyuşturucu ile bozulurdu. Her şeye rağmen “temiz adamlar” olarak anlatılırlardı. Kabadayılarla ilgili çok da kitap vardı. Bir dönemin İstanbul kabadayılarını anlatan bir kitap okumuştum. Arma Yayınları’ndan çıkan Refi Cevad Ulunay’ın yazdığı Eski İstanbul Kabadayıları isimli kitabın daha sonra Alfa Yayınları tarafından basıldığını biliyorum.

O zamanlar kabadayıların hala mafyalaşmadığı dönem. Racon kesme, birbirleriyle mücadeleleri, pavyon yaşamları, hayatlarına giren kadınlar dönemi. Bize anlatılan o iyi kabadayıların da elleri kanlı. Ancak bilek güçleriyle bu cinayetler işleniyor. Örgütlü bir suç organizasyonuna karışmamışlar. Zamanla etraflarında işsizler, serseriler toplanıyor ve kendi bölgelerini haraca bağlayan insanlara dönüşüyorlar.

Elazığ’da da bu tür kabadayılar bilirdim. Kara lakaplı biriydi. Taksi durağı işletirdi. Boylu, poslu, gür bıyıklı, esmer bir adamdı. Çocukluğumda yakın bir mesafeden görmüştüm. Kabadayı derlerdi. Öyle dedikleri için mi farklı gelmişti, yoksa üstündeki takım elbisenin kendisine çok yakışmasından dolayı mı bilemedim. Bir de Elazığ’da türküsü de olan bir kabadayı daha vardı. Yiğıkili Zülküf*. Aziz Aydın Doğan’ın yazdığı romanın ismi de aynen böyle. Harput kültürünü, Harput’taki yaşamı, sonradan Elazığ olan Mezre’yi anlatarak, tarihsel bir örgü de kurarak gelir Zülküf Kâr’ın yaşamına.

Yenişte yokuşta ata binmezdim
Zülküfüm kurşuna boyun eğmezdim
Sol yanımdan değseydi belki ölmezdim
Beynimden vuruldum gel insaf eyle

Sedat Peker’in anlatımları, Jean Jacgues Rousseau’nun itirafları olabilir mi? Hemen itirazlar yükselmesin. Kıyaslamıyorum yan yana getirmiyorum elbet. Duygu olarak söylüyorum. İtiraflar’da şöyle bir cümle kurar Rousseau. “Asla, yaşamımın hiçbir anında Jean Jacques duygusuz, kalpsiz bir insan, soysuz bir baba olmamıştır. Aldanmış olabilirim, katı yürekli asla!” Biraz da böyle bakmak gerektiğini düşünüyorum. Hayat politik yorumlardan ibaret değil ki. Nedeni ne olursa olsun söyledikleri iç içe geçmiş ilişkilerin ifşası aynı zamanda. “Biz bunları biliyorduk, söylemiştik” sözleri çok havada kalıyor. Bilmeyenler vardı ve öğrendiler.

Ben yine Yiğıkili Zülküf’e döneyim. Aziz Aydın Doğan’ın kitabı “İslam’dan olma, Zülfiye’den doğma, Elâziz vilayetinin Yiğıki köyü nüfusuna kayıtlı… 1930 doğumlu Zülküf Kâr…”ın yaşamını anlatırken, Harput’ta da detaylı olarak gezdirir okuru. Gariban dostu, yerel bir kabadayının yaşamı ve o küçük şehre sığamamasıdır onu değerli kılan, türkülere taşıyan.

Yiğıki bağları meyvesiz değdi
Zülküfüm kurşuna boyun eğdi
Atılan kurşunlar Zülküf’e değdi
Nedem anam nedem kaderim böyle
Beynimden vuruldum gel insaf eyle.

Bazen dünya mı değişti, insanlar mı değişti diye çok düşünürüm. Ne dünyanın değiştiği ne de insanların değiştiği doğrudur. Dünyayı bu hale getiren vahşi kapitalizmin dur durak bilmeyen hırsı ve insanı çarklarının içine alması. Kötülük her dönemde de var. Her dönemin Firavunları olduğu gibi, Spartacusları da var. Aslında Habil, Kabil’den beri yaşanan hep aynı şey. Suç ölümle, öldürmeyle temize çekilmiyor. Bumerang etkisi var. Zülküf’ü vuran ise kışlık kömürünü aldığı bir bekçi.


*Yiğıkili Zülküf, Aziz Aydın Doğan, Yaba Yayınları, İst. Ekim 2013