Meydanın Hafızası ve Cumartesi Anneleri



Artı Gerçek

Vicdanların duyması gereken ilahi ses, o nesnenin varlığı ve inadıdır.


Belgesel bir film izlemiştim. Şilili yönetmen Patricio Guzman’ın bir çalışması. İsmi Sedef Düğme. Suyu, yerlileri, Şili tarihini anlatıyordu. Sonlarına doğru geldikçe Salvador Allende devriminden söz edilmeye başlanınca, daha da pür dikkatle izlemeye koyuldum. İsmi Marta Ugarte olan ve cesedi okyanusta kıyıya vuran bir kadının sarsıcı hikâyesi ve kayıplara değiniliyordu. O dönem Şili’sinde 1200-1400 civarında insanın, ölü ya da diri olarak helikopterlerden okyanusa atıldığını öğreniyorum dehşet içinde. İşte Marta Ugarte de bunlardan biri. Yaraları içeriden ve işkence izleri var vücudunda. İçeriden olmasının nedeni, vücuduna siyanür enjekte edilmesi…

Otuz kilo ağırlığında olan raylar, insanların göğüs kafeslerinin üstlerine yerleştirildikten sonra, ayak ve baş kısımlarına naylon poşetler ve onların da üstüne patates çuvalları geçirilerek helikopter ya da uçaklardan okyanusa atılıyorlar. Öldüğü düşünülen Marta Ugrate hareket edince, panikle çuvalları açarak onu telle boğup, gelişigüzel sararak, bu şekilde okyanusa bırakırlar. Karaya vurma nedeni, onu gelişigüzel sarmalarından kaynaklı. Çünkü katiller “okyanusun, suçlarının sırlarını tutacağını ümit etmişlerdi.” Ancak onların o kötülük dolu sırlarına ortak olmaya bir şekilde itiraz etmiş Marta ve son anında da olsa direnmiş. Okyanus da bu itiraza desteğini esirgemeyerek yeni bir başlangıcın açılmasına katkı sunmuş.

Aradan kırk yıl geçtikten sonra, bu raylar sudan çıkarıldıklarında bedenlerden bir şey kalmamıştır geriye. Sadece izlerin olduğu sır dolu raylar vardı karşılarında. Raylar incelenince çeşitli kalıntılara rastlanıyor. O kalıntılardan biri de raya yapışmış olan bir düğme ve “orada bulunan insandan kalan tek iz” bir ‘sedef düğme.’

Geçen hafta ‘Gözaltında Kayıplar Haftası’ydı. Cumartesi annelerinin paylaşımlarında 25 yıllık mücadeleyi, kayıpların hikâyelerini yeniden dinleyip, bir kez daha öğrendik. Kayıpların tarihi elbette epeyce eski. Daha çok darbe dönemlerinde başvurulan bir yöntem. Şili, Arjantin, Uruguay’da çokça görüyoruz bu iğrenç ve alçakça yöntemi. Ülkemizde 12 Eylül’de bilinen 15 kayıp hikâyesi var. Ancak 90’lı yıllarda neredeyse olağan bir hale geliyor kayıplar. Öyle ki 94 yılında İHD’ye 200'ün ’ün üstünde kayıp başvurusu yapılıyor. Ocak ailesinin kararlı aramalarından sonra, kimsesizler mezarlığında bulunuyor Hasan Ocak. Sonra Rıdvan Karakoç… Arjantin’deki Plaza De Mayo Anneleri’nin mücadelesinden esinlenerek, Türkiye’deki kayıplar için de her cumartesi Galatasaray Meydanı’nda bu arama eylemine başlanıyor 27 Mayıs 1995 yılında ve bugüne değin o hak arama, o kayıpları arama mücadelesine devam ediliyor. 

Belki bir mağarada, belki bir kuyuda, belki kimsesizler mezarlığında, belki bir ormanda, belki seçtikleri gelişigüzel yerlerde, belki Şili’deki gibi denizlere atılmış yakınlarını arıyor aileler. Acı bir söz, kullanması bile insanın kalbini sıkıştırıyor, ancak kayıplarının ‘kemiklerini’ istemek gibi bir durumda aileler. Bu bile onlar için teselli. 

Bir sedef düğme, bir insanın büyük hikâyesi olarak varlığını sürdürüyorsa, bir zamanlar üstünde olduğu bedenin sesi olarak o tuzlu suda erimiyorsa, o raya tutunup, kırk yıl sonraya bir hafıza taşıyorsa, dünyanın yükünü taşıyan o raya çok daha büyük bir yük yüklüyorsa, bu vicdanlara doğru gönderilmiş büyülü bir çığlıktan başka ne olabilir ki? Vicdanların duyması gereken ilahi ses, o nesnenin varlığı ve inadıdır. Her biri çığlık olmaya devam eden, her biri ses olan daha ne kadar nesne, ne kadar izler vardır, kim bilir?

Yeniden cumartesi annelerine dönüyorum. Onlar, unutmayı belleklerinden silen, acılarını kenara atan anımsamanın sesidir. Üzüntülerinin kalp atışlarına karıştığı, uzun bir zaman diliminden bugüne gelen karanfil çiçekleridir. Onlar, umudun sesine sığınarak, kuşların kanadına kaybettiklerinin anılarını yükleyerek uçmaya çıkan annelerdir. Onları küçümseyenlere, duymayanlara, mücadelelerinden farklı şeyler çıkarmaya çalışanlara, öfke duyanlara omuzlarında taşıdıkları yükün ağırlığına aldırmadan, haklılıklarından güç alarak, hak ve adalet arayışlarını sürdürenlerdir. 

Yakınlarının başlarına ne geldiğini bilmek gibi haklı bir amaçla, kara, kışa, yağmura, çamura, sıcağa, soğuğa, hastalığa aldırmadan oturmalarına devam ederler. Sessizce otururlar. Sesleri kayıpların fotoğrafları ve karanfilleridir. Hafızalarında kalan son görüntünün ardına düşerek Galatasaray Meydanı’na gelirler. Son dokunuşların, son bakışların, son izin peşindedirler. ‘Onlara ne oldu?’ sorusu içlerindeki en ağır yüktür. O nedenle bu soruyu diğer vicdanlarla da konuşmak ihtiyacı duyarlar ve vebali ağır bu yükü ortak vicdanlara taşırlar. 

‘Onlara ne oldu?’ sorusu ağır bir yük olmaktan çıkmalı ve vicdanlarda karşılığını bulmalıdır. Sedef Düğme’de şair Raúl Zurita şu notu aktarır. “Bu topraklar aynı zamanda hem büyüleyici hem de bazı bakımlardan kana bulanmış, bizim en kötü biçimlerimizi barındırıyor. Günün sonunda hepimiz kurbanlar ve katiller dünyasında, ikisi de var olmasına rağmen, her birimiz kurbanlar ve katiller dahil her şeyden sorumluyuz.” Koymamız gereken nokta burasıdır. Kötülüğün içinde olmamamız bizi temize çıkarmıyor.

Bir anımı aktarmak isterim. Bir cumartesi oturmasında ben de vardım. Murat Yıldız’ın annesi Hanife Yıldız konuşmuştu. Oğlunun nasıl kaybedildiğini anlattıktan sonra şöyle noktalamıştı konuşmasını. “Ben bir kuş olmuş, ağacın dalına konmuşum ve orada her gün inliyorum.” Hafızamda kaldığı kadarıyla cümlesi buydu. İşte o cümle bir şiirime ses oldu ve ne şiirimin ne de benim o sesten ayrı gezebileceğimizi sanmıyorum bundan böyle.

kayıp*

a.
ham meyvenin acısını taşıyan annem, oğluna giderdi
her cumartesi, her mevsim, her yıl giderdi
karanlığı yararak soytarıların kapısını kırarak giderdi

1.
ben kaç cumartesi oturduysam orada, anneme ağladım 
gözyaşından bir dağdı annem bilip de bilmezden geldiğiniz 
günahınızı hatırlatan bir yas ayaklanmasıydı
siz şimdi kimin günahını nereye yaslayacaksınız 
oturduğunuz o satranç tahtasının başında

b.
dalı kırılmış bütün ağaçların acısına yaslanan annem, oğlum derdi
bir dizinde keder diğerinde umut, kollarını açarak derdi
her saniye, her dakika, her saat, her hafta oğlum derdi

2.
ben ne zaman annemi özlediysem, kuşların kanadına sarıldım
sesini gizleyen sabırdan bir saç örüğüydü annem 
araba mezarlığına dönmüş ruhunuza isyandı
siz şimdi bu vebalden nasıl kurtulacaksınız
kaybettiğiniz o canların ağıtları ardınızdayken

gecenin koynuna süt taşırdı annem, kucağında yamalı kotumla 
uyuyan bütün kediler uyanır, köpekleri toplar, bir şarkıya koşarlardı

ben şimdi üstüne kar yağan annemin kayıp olan imgesiyim
üşüyen toprağın sarındığı bir dem sıcaklığım

*kuşların kanadına sarıldım, özgün e. bulut, totem yayınları


 

YAZARIN TÜM YAZILARI