Sanırım hiçbir şeyin iyi gitmediği zamanlarda, en iyi şey edebiyata sığınmak. Edebiyatın insanın içini ısıtan, insanın yaralarını iyileştiren, insanı sarıp sarmalayan bir tarafı var. Bu kadar gürültünün, düzeysizliğin içinde ruh dinginliği veriyor. En çok da sokaktaki amcalara, evdeki teyzelere, zamanın çoğunu telefonlara bakarak geçirenlere üzülüyorum böylesi durumlarda. Amcalar artık gazete bile okumuyor. Teyzelere layık görülen programlar yemek programlarındaki kavgalar. Hani uzay çağındayız diyoruz ya… Değiliz. Biz evrimi farklı yaşıyoruz. Geriye doğru gidiyoruz. Aslında amcalara bir dal edebiyat koklatsak, teyzelere bir şiir armağan etsek, telefonlarıyla uğraşanları bir öyküyle konuştursak, bir müziğin tınılarından akan duyguyla hemhal olsalar, ısınacaklar. Edebiyat iyileştirmekle kalmaz, ısıtır da.

14 Şubat Dünya Öykü Günü. Sağ olsun Özcan Karabulut’un önerileri ve çabasıyla 14 Şubat 2003’te Uluslararası P.E.N Dünya Kongresi’nde onaylanarak ‘Dünya Öykü Günü’ olarak kabul edilmiş. İyi ki edilmiş. Bir günde de olsa edebiyat konuşup, sevdiğimiz öykücü isimlerini ve kitaplarını öneriyoruz. Edebiyatçıların işleri her dönemde zordu. Ancak şimdi daha daha zor. Kalpten, düşünceden başlıyor ilk zorluk. Sistemle boğuşacak sonra. Sonra yayın sorunu başlıyor, okura ulaşamama onu izliyor, ulaşsa da okurun çok az olduğunu görüyor. Tüm bunlara rağmen edebiyatın dokunduğu her insanın gözünde küçük de olsa bir ışığın, bir umut pınarının, bir dal gülün izini görmek mümkün.

Benim öyküyle tanışmam Ferit Edgü ile olmuştur. Ada Yayınları’ndan çıkan Çığlık kitabıyla sevdim öyküyü. Sonra yaşamıma Yaba Öykü Dergisi girdi. Orada kısa öykülerle tanıştım. Çeviri öyküler okudum. Şiirle ilgilenmeme rağmen öykü okumalarından da keyif aldım. Öykü şiirden uzun, romandan kısaydı. Bir anda tık diye bitip yeni ve farklı bir konuya geçebiliyordu. Şiirin de romanın da tadı vardı. Yaba Öykü’nün sahibi Aziz Aydın Doğan da öykücüydü. Onun Ankara Çevreli Sokak’taki kırtasiyesine giderdim sık sık. Üzerimde emeği vardır. Afişte Ölen Adam kitabında yer alan öykülerini okuduğumda öyküyü daha da sevmiştim. Beni Keban’a, Elazığ’a götürmüştü. Öyküler bitmiyor ve bir sonraki öyküyle adeta roman tadında devam ediyordu. Yaba’ya gittiğim o dönemlerde Milli Kütüphane’ye gidip ders çalışıyordum. Aydın Abi bana Ufuklar dergisinde Yılmaz Güney’in öyküleri olduğunu ve bakmamı rica etmişti. O sıralar ben Milli Kütüphane’de ders çalışmıyor, orayı yutuyordum adeta. Neyi merak ediyorsam saatlerce onları araştırıyordum. İkinci yeni yazılarına bakmak için Pazar Postası gazetesini incelerken Yılmaz Güney’in orada yayımlanan öykülerini bulmuştum. Onları önce Yaba’da yayımladık ve sonra Ölüm Beni Çağırıyor ismiyle kitaplaştı.

Hızlı okuma dönemlerimde Ahmet Say, Adnan Özyalçıner, Osman Şahin, Oktay Akbal, Adalet Ağaoğlu, Murathan Mungan öyküleri de okumuştum. Daha sonra öyküyle arama kara bir kedi girdi. Ara ara kendime kısa öyküler yazmanın dışında çok da öykü okuru olamadım doğrusu. Sevgili dostum Haden Öz’ün öykü yazması ve öyküyü, öykücüleri izlemesi nedeniyle onunla tanıdığım ve kitaplarını aldığım öykücüler oldu. Arzu Uçar, Banu Özyürek, Zehra Çelenk, Murat Özyaşar, Ayşen Işık, Mizgin Bulut, Serkan Türk ilk anda söyleyebileceğim isimler. Öykü şu son zamanlarda bana göre yeniden bir yükseliş mücadelesi veriyor. Öykü dergileri çıkıyor, öykü günleri düzenleniyor ve öykücüler konuşuyor artık. Gençleri okumak ise ayrı bir güzel.

Öyküyü daha çok edebiyatın kısa filmi olarak görmek lazım. Çünkü vereceğinizi o kadar yalın ve çarpıcı anlatmalısınız ki hem uzun metrajlı bir film hem de belgesel tadını yakalamalısınız. Buna göre romanı uzun film, şiir de belgesel film kategorisinde düşünebiliriz. Öykü, her dizesi belgesel tadında olan bir şiiri de yakalar, romandaki dört mevsimi de aktarır. Kısaca şiire yaklaştığında belgesel tadı, romana yaklaştığında uzun metrajlı film tadı verir.

Yine öyküye dair söylemek istediğim bir anekdot da Furuğ Ferruhzad’ın Türkçeye çevrilen öykülerine dair olacak. Haşim Hüsrevşahi tarafından hazırlanan ve Furuğ’un öykülerinin, mektuplarının, söyleşilerinin, seyahatnamelerinin yer aldığı Önce Ben Öleceğim kitabını da en azından beni izleyen okurlara öneririm. Zira Furuğ Ferruhzad kısa ömrüne öyküler de sığdırmıştır.

Bu yılki Öykü günü adına sevindirici olan ise Dünya Öykü Günü Bildirisinin beş öykücü kadın tarafından yazılması. Burçin Tetik, Eylem Ata Güleç, Gamze Arslan, Mevsim Yenice ve Şengül Can bildiriyi kaleme alan öykücüler. O bildirinin son kısmıyla bitirmek sanırım en doğru şey bugün için. Biz yazmanın, yazar ve kadın olmanın tüm reçetelerine inat bir varoluşla, artık kendi hikayelerimizi, istediğimiz gibi anlatmak istiyoruz. Ayrımcılığın, yok sayılmanın, tüm baskı ve tacizlerin, yaşamımızın ve yazımızın önündeki tüm engellerin ortadan kalkacağı bir dünyaya uyanmak için yazıyoruz. Artık öykü, yuvasını terk edip sokağa taşıyor. Tıpkı Charlotte Perkins Gilman’ın “Sarı Duvar Kâğıdı” öyküsünde odaya hapsedilmiş kadın anlatıcının da dediği gibi “Sana ve Jennie’ye rağmen nihayet dışarı çıkabildim. Kâğıdın çoğunu da yırttım, beni yeniden oraya kapatamayacaksınız.”