Son birkaç ayda ülkede neler olup bittiğine baktığımızda neler görüyoruz? İktidarın elindeki yetki ve kaynakları bazı kurumlarla birlikte kentlerin afetlere karşı güvenli hale gelmesi için değil, ekonomik talan alanları oluşturmak için kullandığını, popülist söylemlerle siyasi rantçılık yapıldığını, dolayısıyla iklim kaynaklı aşırı hava olaylarına karşı kentlerin her anlamda giderek daha güvensiz hale geldiğini fark ediyoruz.

Son dönemde yaşadığımız kuraklık, orman yangınları ve aşırı yağışlardan kaynaklanan sel felaketlerine geçmeden önce geçtiğimiz günlerde açıklanan önemli birkaç ekonomik veriyi hatırlayalım.

Türkiye yüksek enflasyon ve ondan da yüksek gıda enflasyonu sarmalından çıkamıyor. Giderek güvenilmez hale gelen TÜİK verileriyle bile yükselişiyle ürküten tüketici enflasyonu kadar, üretici enflasyonu da ciddi endişe kaynağı.

Tüketici enflasyonu (TÜFE) ağustosta yıllık yüzde 19,25, aylık yüzde 1,21 oranında arttı. Gıda enflasyonu yıllık yüzde 29 olarak açıklanırken, aylık yüzde 3,18 artış gösterdi.

Üretici maliyetleri de gümbür gümbür artmaya devam ediyor.

Üretici enflasyonu (ÜFE) yıllık bazda yüzde 45,52 artarken, aylık bazda yüzde 2,77 yükseldi.

Son açıklanan temmuz ayı verisine göre tarım ürünleri fiyat endeksi (Tarım ÜFE) aylık bazda yüzde 1,34 artarken, yıllık yüzde 22,80’e çıktı. Endeks, son iki yılın en yüksek seviyesinde seyrediyor.

Tarımsal girdi fiyat endeksi ise (Tarım GFE) aylık bazda yüzde 2,76 artarken, yıllık bazda yüzde 27,65 yükseldi. Yıllık en fazla artış yüzde 52,86 ile gübre ve toprak geliştiriciler alt grubunda oldu.

Merkez Bankası, 12 Ağustos 2021 tarihli Para Politikası Kurulu toplantı özetinde“iklim koşulları nedeniyle tarımsal emtia ve gıda fiyatlarındaki artışın enflasyondaki yükselişte belirleyici olduğu”na dikkat çekerek, “Uluslararası tarımsal emtia ve gıda fiyatlarındaki yüksek seviyeler, birikimli kur etkileri ve iklim koşullarına bağlı etkilere ilave olarak belirli ürünlerdeki arz kısıtları gıda üretici enflasyonunu olumsuz yönde etkilemiş, söz konusu artışların açılmayla birlikte tüketici fiyatlarına yansıdığı izlenmiştir” ifadelerine yer verdi.

Türkiye genel yaygın kuraklıkla, orman yangınlarıyla, sellerle çok sert etkileri olan zor bir yaz geçirdi. Bunların reel ekonomideki olumsuz etkilerini henüz görmedik. Kuraklık ve ardından gelen orman yangınlarının ekonomik maliyeti, tarımsal ürün fiyatlarında tırmanış biçiminde yaşanacak.

ÜFE ile TÜFE arasındaki makas açılarak 25 puana kadar çıkmış durumda.

Tarımda kuraklık ve yangınlardan, sellerden dolayı gıda arzı eksikliğinin gıda enflasyonunu körüklemesi, yıllık yüzde 45,52 oranında artış gösteren sanayici fiyatlarını önümüzdeki aylarda tüketici fiyatlarını daha yükseltmesi bekleniyor.

Bu bile tek başına, gelecek aylardaki gıda enflasyonu ve genel tüketici enflasyonu için önemli bir uyarı. Özellikle gıda da sonbahar itibariyle yeni bir zam dalgasıyla karşılaşacak olmamız muhtemel.

Diğer yandan, AKP’nin 2002’den beri anketlerde en düşük oy seviyesini görmesi çok şaşırtıcı olmasa gerek. Pek çok etkene rağmen AKP politikalarının olumsuz sonuçlarının artık gündelik yaşamda etkisinin giderek daha fazla görülüyor olmasının muhtemelen iktidar da farkında. İktidara geldiği Kasım 2002’den sonra 10 yılı aşkın bir dönemde farklı biçimlerde seçmende yarattığı memnuniyet yok artık, rüzgârların tersine estiğini görüyoruz.

Burada en belirgin etkenlerden biri ülkenin tarım politikaları ya da tarım politikasızlığı…

Türkiye, son yıllarda dünya ortalamasından daha fazla ısınıyor. Yağış yetersizlikleri ile birlikte artık tarımsal kuraklığı yaşanıyor. Susuzluk en çok tarımı etkiliyor. Azalan gıda arzı nedeniyle fiyatların artış trendinde olduğu herkesin malumu.

Emeğinin karşılığını alamayan üreticiler de üretimden vazgeçiyor. Son yıllarda yağışlar çok değişken, çoğu yerde yeterli yağışlar olmuyor.

TÜİK verilerine göre toplam tarım alanlarının yüzde 68.6’sı sulanmıyor.

Dünya tarihi boyunca ortaya çıkan iklim krizlerinin nedeni hep doğal etkenlerden kaynaklandı ancak artık bugün insan faaliyetlerinin bu konudaki etkilerinin ne derece büyük olduğunu konuşuyoruz. Ormanlar, meralar, tarım alanları başta olmak üzere gıda sistemi, üretim ve çiftçiler gelecekte bu iklimsel krizden büyük zarar görecek.

Diğer yandan Türkiye’nin son yıllarda sıklıkla başvurduğu gıda ithalatı da gelecekte çözüm olmayacak. İklim krizinden sadece Türkiye değil, tüm dünya etkileniyor. Ülkeler arası gıda ticaretinde keskin değişimler yaşanması muhtemel. Hatırlanacağı üzere, Covid-19 pandemisinin ne sert yaşandığı günlerde kimi ülkeler gıda ihracatını durdurdu.

2021 yılının ilk yedi aylık döneminde 10,1 milyar dolarlık (+%9,4) tarımsal ithalat gerçekleşti. Soya, buğday ve ayçiçeği ham yağı ithalatı tonaj olarak azalırken fiyat artışı sebebiyle değer olarak soya yüzde 37, ayçiçeği ham yağı yüzde 46 arttı.

WWW Türkiye’nin son raporuna göre, Türkiye, her yıl Kıbrıs adası kadar toprağın nehirlere aktığı ve Güneydoğu Anadolu’dan Trakya’ya kadar milyonlarca dekarın toprak işleme, kimyasal gübre, zehir ve anız yakımı ile canlılığını yitirdiği bir tablo ile karşı karşıya.

Maalesef toprakların yüzde 88’inde organik madde az ya da çok az seviyede.

Gezegendeki canlılığın devamı için en önemli varlıklardan olan toprakları, yanlış uygulamalar sonucu hem fiziksel hem de biyolojik olarak kaybediyoruz.

Akdeniz Bölgesi’nde artan sıcaklıklar nedeniyle Türkiye’nin orta, güney ve güneydoğu bölgeleri şu an için bile yarı kurak iklim kuşağı içerisinde ve çölleşme riski ile karşı karşıya bulunuyor.

Tahminlere göre, Türkiye’nin güney bölgelerinde iklim, Suriye ve Irak ile benzerlik gösterecek, orta ve kuzey bölgeler de şu an güney bölgelerdeki iklim yapısına sahip olacak. İklim krizi nedeniyle tüm bölgelerde kuraklık ve çölleşme riski artacak.

Türkiye’de 4,2 milyon hektar alan, değişen oranlardaki tuzlanma nedeniyle verimliliğini ve üretkenliğini kısmen ya da tamamen yitirmiş durumda.

Türkiye, dünya ortalamasının iki katı kadar fazla erozyona maruz kalıyor.

Yaygın olarak uygulanan toprak işleme yöntemleri toprağın kalitesini azaltarak fiziksel, kimyasal ve biyolojik özelliğini yitirmesine, verimliliğin düşmesine neden oluyor.

Çölleşme Hassasiyet Haritası’na göre, Türkiye’nin yüzde 22,5’i yüksek çölleşme hassasiyetine, yüzde 50,9’u ise orta düzeyde çölleşme hassasiyetine sahip.

İstihdam edilen yaşlı nüfusun (65 yaş ve üzeri) yüzde 65,5’i, tarım sektöründe çalışıyor.

Türkiye’nin sahip olduğu tatlı su potansiyelinin yüzde 70’den fazlası tarımsal sulamada kullanılıyor.

Tarımsal üretimin binlerce asırdır merkezi olan Anadolu toprakları, yanlış arazi kullanımı, aşırı otlatma, tarla olarak kullanılmak üzere arazi açma gibi insan yönetimine bağlı sebeplerle yoğun erozyona uğrayarak sağlığını kaybetmiş durumda.

Tarımsal üretimin, gıdanın, çiftçiliğin, sağlıklı tarım topraklarının bu kadar kritikleştiği bir dünyada Türkiye’nin topraklarına bu kadar hoyrat davranabilme lüksü de hakkı da yok.

Yapılacaklar aslında belli. Ekosistem hizmetlerini sağlayan, insan sağlığını koruyan, gelecek nesillerin refahını güvence altına alan tarımsal sistem yaklaşımlarına giderek daha fazla önem vermek gerekiyor. Sürdürülebilir toprak yönetimi uygulanmalı, koruyucu tarım ve çiftçiliğe ağırlık verilmeli, bütüncül planlı otlatma sağlanmalı, onarıcı tarıma önem verilmeli, sanayileşme kaynaklı toprak kirliliğinin önüne geçilmeli.

Dünya Meteoroloji Örgütü’nün açıklamalarına göre şimdiye kadar yaşanan en sıcak 10 yılı geride bıraktık ve iklim değişikliğine bağlı olarak yaşanacak aşırı hava olaylarının katlanarak artacağı bir döneme şahitlik ediyoruz.

Gıda hiç olmadığı kadar hayatımızda önem kazanacak, toprağın bereketini, canlılığını, verimini yeniden güncel gündemlerden biri yapmak zorundayız, yoksa sofraların tadı epey kaçacak…