Türkiye Cumhurbaşkanı sıfatını taşıyan Erdoğan ile Fransa Cumhurbaşkanı Macron arasındaki diyalogu okumak için bir kaç farklı düzlemde gözlem yapmak gerek.

Ankara ve Paris, Suriye, Libya, Karabağ ve Doğu Akdeniz anlaşmazlıklarında zıt cephelerde konumlanmış durumda. Bunlar diplomatik ihtilaflar. Fransa, ayrıca AB ya da BM gibi bölgesel/uluslararası örgütlerde, Erdoğan'a karşı yatıştırmacı değil yaptırımcı bir politikadan yana.

Ne var ki, iki liderin düellosunda şimdilik çok açık ve net bir şekilde ifade edilmese de temel çelişki laiklik. Çünkü, Saray rejimi, Anayasa'sında kayda geçirilmiş olmasına rağmen, politik zihniyeti ve çok çeşitli uygulamaları ile laiklikten vazgeçtiğini, hatta laikliğe karşı savaş açtığını çoktan ilan etti. Anayasa da zaten uzun zamandır derin dondurucuda.

Bu araya sıkıştırayım: Atatürk'ün tepeden inmeci ve demokrasiden kopuk laikliğinden söz etmiyorum. O laiklik pek makbul bir teori ve uygulama değil. Irak'ta Saddam Hüseyin, Suriye'de Hafız Esad da laikti. Ama ikisi de demokrasiden en ufak nasiplerini almamıştı. Atatürk, potansiyel siyasi rakiplerine (İrtica) göre bir laiklik anlayışı ve uygulaması kurup yerleştirmişti. Kemalist laisizmde din, devlet işlerine karışamıyordu ama devlet, dini kendine göre formatlamıştı. Türk usulü bu laikliğin, sürdürülebilir ve başarılı olamadığı bugün kesin olarak kanıtlandı. Format tutmadı.

Fransız tipi laiklik, ya da laikliğin Fransa'daki uygulaması da kuşkusuz mükemmel değil. Mesela, Fransa'da devlet, kiliselere bir kuruş para vermez ama ulusal müfredata uygun katolik okullarını bir şekilde destekler. Fransa'da devlet, bizdeki türden tarikatlara, cemaatlere kesin olarak müsamaha göstermez, izin vermez, aksine mesela Scientology gibi evrensel bir tarikatı hukuk ve mahkeme yoluyla yasaklamıştır. Fransa, yerli ve milli Gülen Cemaatine hayat hakkı tanımaz. Yabancısı da özgürce siyasi faaliyet yürütemez bu ülkede. Cumhuriyetin birliği, tüm yurttaşların eşitliği, kamu otoritesinin varlığı özellikle de laiklik ilkesi bunu gerektirir zaten.

Erdoğan'ın önemli bir siyasi-ideolojik meselede, mevkidaşına ikinci tekil şahısta hitap edip ''zihinsel tedavi''den söz etmesi kabalıktan başka bir şey olmasa gerek. Biraz da çap ve çaresizliğin de payı var.

Macron, Charlie Hebdo'nun Hazreti Muhammed karikatürlerini yayınlaması ve son olarak bir cihatçının bir öğretmeni kafasını keserek katletmesi karşısında, ''İslami bölücülük'', ''İslami terörizm'' gibi ifadeler kullandı. Daha önce de ''Fransız İslamiyeti''nden söz ediyordu. Bu açıklamalar Erdoğan'ı çok kızdırdı. Bu ifadeler tabi ki tartışmalı. Ne var ki son on yılda dünyada meydana gelen büyük terör olaylarının en az yüzde 80'i İslamiyet adına gerçekleştirilmişse, yaygın İslamiyet anlayış ve uygulamaları ile terörizm arasındaki rabıta hiç olmazsa tartışılmaya değer.

Kendisini Müslüman dünyasının lideri ve sözcüsü sanan Erdoğan, bu ateşli sorunu, soğukkanlılıkla, akıllı ve yumuşak bir yaklaşımla ele alacağına ateşe körükle gidiyor. Siyaset hırsla hakaretle değil, akılla ve nezaketle yapılır ama...

Fransa'da bir sonraki Cumhurbaşkanlığı seçimleri konusunda da, sanki kendisi kamuoyu araştırmacısı, Macron'un kaybedeceğini öngörmüş Tek Adam. Oysa ki başka bir ülkenin iç işlerine, iç politikasına karışmamak devlet adamlığının ilk ilkesi olsa gerek. Şimdi Macron kalkıp Erdoğan'a ''Sen zaten ilk seçimde gideceksin'' dese hoş olur muydu?

Meseleye bir de şöyle bakalım: ''Hristiyan teröristler'' , Hazreti İsa'nın karikatürlerini yayınladığı gerekçesiyle, Ankara'da bir mizah dergisini basıp 11 Müslüman-Türk gazeteciyi tarayarak katletse... Keza, aynı karikatürleri bir ders sırasında öğrencilerine gösteren bir öğretmenin kafasını kesip öldürse, Türk hükümeti ne yapar?

Paris, Ankara'daki Büyükelçisini merkeze çekerken, belki gözlerden kaçan bir ayrıntı benim dikkatimi çekti. Fransız Dışişleri kaynakları, Büyükelçilerini Erdoğan'ın hakareti ve tutumu nedeniyle Paris'e çağırdıklarını açıklarken ''Türkiye Cumhurbaşkanı, kafası kesilerek öldürülen Fransız öğretmen Paty için başsağlığı dilemedi'' cümlesini de araya sıkıştırmış.

Katil zanlısının Suriye'deki cihatçılarla ilişkisinin ortaya çıktığı dönemde oluyor bu gelişmeler.

Ankara'daki şahsıma yeni bir gerginlik konusu çıktı. Kendisi memnun. Çünkü ihtilaftan besleniyor. Çünkü yeni bir hedef, yeni bir dış düşman gösterip, aklınca içeride birlik ve beraberliği sağlayacak.

Laikliği toplumda yerleştirmek, güçlendirmek kolay değil. Fransız basınında son dönemlerde ''Laiklik, önce okullarda özel olarak öğretilmeli'', ''İlkokuldan itibaren felsefe dersleri olmalı ki, çocuklar düşünce, ifade ve basın özgürlüğünün önem ve değerini iyi anlayabilsin'' başlıklı yazılar yayınlandı.

Yurttaşlığı esas olan, özgürlükçü bir Cumhuriyet'te laiklik, demokrasinin bir unsuru olabilirse anlamlı.

Fransız idaresinin, cihatçılığa, silahlı dini aktivizme karşı, esas olarak ve çoğunlukla polisiye yöntemlere başvurması Fransa'da herkesin hemfikir olduğu bir yaklaşım değil. Her halükarda, sıradan masum dindar ile teröristi ayırt edebilmek lazım.

Fransa'da laikliği resmen ve hukuken yerleştiren 1905 tarihli kanun, yakında gözden geçirilecek ve büyük bir ihtimalle daha güçlü ve etkili hale getirilecek.

Paris, 2021 başından itibaren Ankara'ya karşı bir dizi yaptırım tasarlıyor. O zaman ,haydi çek bir ''Eyy Macron!''.

Macron, Fransa için, hem düşünce, ifade ve basın özgürlüğünü hem de blasfemi'yi (Dini değerleri eleştirmek, kınamak hatta aşağılamak) savunuyor. Bu iki değer Fransa'nın olmazsa olmaz iki değeri. İki katliamla üç hakaretle bunlardan vazgeçmez hiç bir ciddi devlet, taviz de vermez. Öteki neyi savunuyor: Öfkeli gençler IŞİD, bizim fetihçiliğimiz adalet için, dindar nesil, İmam Hatipliler, Ayasofya camii, Mavi Vatan...vs...

Ortada zihinsel tedavilik bir yetkili yok. Anakronizm var bence. Birinin din-devlet ilişkileri konusundaki yaklaşımı galiba 1400 yıl öncesinden kalmış, ötekisinin ki ise, jakoben Cumhuriyet'in birliği bağlamında ilkinin politikasından çok farklı. Kabadayılıkla, hakaretle, muhatabını hor görerek çözülebilecek bir mesele değil.