Tanıl Bora’nın İletişim yayınlarından çıkan “40. Yıl 12 Eylül” (İstanbul, 2020) kitabı beni alıp o günlere götürdü. 1982 yılında “Demokrat” gazetesinden dolayı tutuklandığımda, üst düzey komiser, “siz aydınlar kullanıldınız DY tarafından” diyordu, “hepinizi tutuklayacağız, sizin asıl ifadeniz de Ankara’da alınacak.

İşkence haberleriniz ile bizi hedef gösterdiniz”, diyordu, ben de “gazeteci olarak görevimizi yaptık” diye yanıtlıyordum.

Benim doktora yapmakta oluşum, bir anlamda polisin sadece kaba saba, işkencecilerden ibaret olmadığını gösterme refleksine itmişti onu. Kendisinin de bir yerlerde doktora yaptığını çıtlattı.

Asıl istediğimiz kişiler elden kaçtı”, herhalde Dursun Akçam’ı kastediyordu, imtiyaz sahibi gazetenin. “Sizler alt sıralardasınız.

Senin örgüt üyesi olmadığını” biliyoruz, “yoksa ifadeni böyle almazdım.” Ve ünlü “katil” aportta bekliyordu, kapmak üzere.

Emil Galip Sandalcı ve darbeden sonra kurulan Pano Grafik’in iki genç yöneticisi Adnan ve Aslan hep birlikte gözaltına alınmıştık. Aslan Başer Kafaoğlu, Hilton’a sığınmıştı. Bizim serbest bırakılmamızdan hemen sonra ofisine gittiğinde gözaltına alınmıştı. Serbest bırakılmasına itiraz, Sıkıyönetim tarafından bir tek ona yapılmıştı. Belki kardeşi Adnan, maliye bakanı olduğu için. Ama o da bırakıldı bir hafta sonra. Demokrat davası dosyası, sonunda Diyarbakır Sıkıyönetimine gitti. Oradan İstanbul 2. Ağır Cezaya, birkaç DY itirafçı ifadesi ile. O zaman bir posta yine gözaltına alındık kısa süreliğine 1989 olmalı. Demokrat davası 1990 yılında beraat ile bitti. 80’den sonra ilk pasaportumu 1991’de alabildim.

12 Mart’tan sonra, aydınlarla sol hareketler arasındaki ilişki eskisi gibi içli dışlı değildi.

Cevdet Sunay’ın cumhurbaşkanlığı sekreteri Cihat Alpan, bir sohbette bana “12 Mart’ta aydınlara yanlış davranıldı.” demişti.

Elbette, Yazarlar Sendikası yargılandı, ama tutuksuz olarak. En ağır darbeyi TKP geleneği ile bağlantılı aydınlar yemişti. Çünkü bu bir NATO destekli darbe idi, tam da İran devriminden sonra… Örneğin, Barış Derneği aydınları, toplu olarak tutuklu yargılanan tek aydın grubu idi.

TKP masası en ağır işkence yapan masalardan biriydi. Bunun tanıklığı da Fethiye Çetin’in anlatısı ile yansımakta. Diyarbakır Cezaevi vahşetini ise Gülten Kışanak anlatıyor.

12 Eylül, o tarihte değil de 12 Ekim’de yapılsaydı mesela, ben İran’da olacaktım, İran devriminin gelişmelerini gazeteci olarak yerinde izlemek üzere. Ve tam İran-Irak savaşının içine düşecektim.

Planımız, oradan Almanya’ya geçmem ve gazeteye bağışlarla alınan bir minibüsü getirmekti. Gazetemizin sorumlu yazı işleri müdürü beni, sempatizan bir gümrükçü ile tanıştırmıştı. O yardımcı olacaktı.

12 Mart’tan sonra pasaport alamamıştım, ama bu kez Pol-Der’li kadın komiser yardımcı olmuştu, artık bir pasaportum vardı.

Kimi siyasal seminerlerde, konferansçının güvenliğini Pol-Der’lilerin sağladığını duymuştum. De facto bir iç savaş ortamı içindeydik. Gazetenin girişinde “özel” güvenlik vardı. Arka balkonlar tel örgüsü ile kaplı idi. Sanki Beyrut’ta çıkan bir gazete gibi.

İstanbul Valisi her halde merak etmiş, ziyaretimize gelmişti, bizim “güvenlik”, onun korumasının silahını ala koymuştu kapıda!

11 Eylül'de darbe olacağı haberi gelince, imtiyaz sahibi Dursun Akçam, İzmir’den Almanya’ya uçtu. 12 Eylül tarihli gazetenin manşeti, “Ankara’da bir şeyler bekleniyor”du. Alt manşeti ben yapmıştım, dış haberler sevisi editörü olarak. “Salvador’da halk barikatlarda.” Güçlü bir direniş beklentisi içindeydik.

Disk Davası, Atatürk Öğrenci Sitesi Spor Salonu (Cevizlibağ) 

Alman sol basınından dostlara, darbe öncesi geldiklerinde, kendilerini götürdüğümüz sendikacılar, “darbe olursa genel greve gideceğiz” diye yanıt veriyordu. Kimi yörelerde, silahlı direnişe hazır olunduğundan söz ediliyordu.

Şimdi, herkes TKP neden anında tavır almadı, faşist darbe diye nitelemedi diyor ama, herkesin bir bekleme moduna girdiğini belirtmeliyim.

Çünkü cunta iç savaş yorgunu olan halkın desteğini olmasa bile nötr kalmasını sağlamak için, özellikle terörize olmuş CHP kitlesini pasifize etmek için, MHP’yi de hedef alıp, Türkeş’in tutuklanması kararını almıştı.

Alman gazeteci arkadaşlar darbe sonrası geldiklerinde, “hani bir şey olmadı, direniş?” diyeceklerdi.

Gazetemizin hareket adına editörü Yavuz idi. Darbeden sonra, adının TÖB-DER yöneticisi İbrahim Sevimli olduğunu öğrenecektik, TV’de ilan olunan “Wanted” açıklamaları ile. “Demokrat” gazetesi takımı iyi sınav verdi darbeden sonra, siyasal editörleri İbrahim Sevimli’nin saklanmasına, yurtdışına çıkmasına yardımcı oldular. Birikim editörü, derlemenin yazarlarından Ömer Laçiner’in de. Çoğu zaten DY sempatizanı idi. Ama örneğin HK sempatizanı olan arkadaşımız da vardı. Üstelik HK’nun yazı işleri müdürü Veli Yılmaz’dı eşi.

Emil abinin evinde alacaktık, kızı Defne ve damadı Mustafa’nın yakalandığı haberini, “merkez komite operasyonunda.”

Murat Belge de gazetemizin yazarlarındandı. Onun Demokrat’taki yazılarını toparlayıp, Alan yayınlarından çıkaracaktım. İlk kitabını yayınlamış olmaktan hoşnuttum.

Birikim grubundan tutuklanıp işkence gören derlemenin yazarlarından Ümit Kıvanç oldu. Onu Gözlem Yayınları ve Belge yayınlarına tercüme yapan cin gibi bir genç olarak hatırlıyorum.

40. Yıl 12 Eylül” kitabının editörü Tanıl Bora’yı da Gülten ablanın (Akın) cin gibi damadı olarak hatırlıyorum.

Gülten Abla, DY’ye kızgındı biraz, “oğlunun başını yaktıkları” için. Ama Mamak 84, 42 Gün açlık grevinin şiirini yazan, işkencede ölen Behçet’in elejisini yazan da Gülten Akın olmuştu. Direniş komitesi fikrinin yaratıcıları sonunda direnmişti. Felçli bir çocuğun yürümesi gibi sonunda…

Birikim ile DY arasında dostça ilişkiler vardı. Oğuzhan Müftüoğlu’nun anılarında, darbe sonrası, “ne yapmalı?” diye sorduğunu okuyoruz.

Sivil toplumculuk, DY’nin bir kesimini etkiledi. Yurtdışında çıkardıkları bir broşür bizim gibi, Murat Belge’ye de ulaşmıştı. Murat, “bizim görüşlerimizi özetlemişler” diye yorumlamıştı broşürü, evine yaptığımız bir ziyarette.

Dursun Akçam’ın başını çektiği “Demokrat Türkiye”, bir anlamda “Demokrat”ın sürgün versiyonu idi.

Ama daha geniş yelpazede bir yazar/okur yelpazesi vardı. Herhalde farklı siyasetler arasındaki en geniş Direniş Cephesi oluşmuştu. “Demokrat Türkiye” bir anlamda bu birliktelik üzerine oturuyordu.

Siyasal İslam ile ilk flört başlamıştı Almanya’da. Dağılma kararı bile çıkmıştı. Dağdan inme kararı ise 1984’de. Tam birileri, tarihin yeni bir sayfasını açarken… O süreci de Merih Celal Taymaz’ın anlatması iyi olmuş. İbrahim Sevimli, dağılma kararına karşı çıkıp, Devrimci İşçi dergisini devam ettirdi. Devrimci İşçi’nin koleksiyonu da Note Bene yayınları tarafından yayınlandı. (Ankara 2018)

Demokrat’ın genç muhabirlerinden Kumru Başer’den yazı alınması da. Keşke en genç muhabirimiz, Bağdat’ta Saddam takımını dellendiren Firdevs’den (Robinson) de bir yazı alınsaymış.

(2012)