80’li yıllarda Ayşe Nur ile 12 Eylül rejimi tarafından şeytanlaştırılmış siyasal tutsakların durumuna destek vermek ve çoğu küçücük kağıt parçalarına, minik harflerle yazılıp, yaka, manşet içine dikilmiş şiirleri, daha sonra öyküleri, romanlarını kamuoyuna ulaştırmak için Yeni Sesler dizisini oluşturduk.

Sonra bu dizinin editörlüğünü, kendileri de cezaevinden çıkmış olan Birol Keskin ve Soysal Ekinci’ye emanet ettik. Birol Keskin daha sonra televizyonculuğa geçti. Soysal Ekinci, yine Belge’den çıkan “Çağrı” adlı kitabı hakkında dava açılınca, yeniden cezaevine girmek istemediği için Belge’den ayrıldı. Haklıydı. Yeni bir dava açılması durumunda, eski ceza da gündeme geliyordu, arkasından ceza taburunda askerlik… Kitabın sorumluluğunu Ayşe Nur üstlendi, o yargılandı. Soysal Ekinci direngen bir ruha sahipti, kendi hareketi içinde “DS kafalı” diye nitelenenlerdendi. Şair yüreği, solun çürüyüşünü kabullenemedi, kendi yaşamını sonlandırdı bir gün, Toplumsal Araştırmalar Kültür ve Sanat İçin Vakıf’ın bulunduğu sokağın aşağılarında bir bodrum katında, yalnız tek başına.

Ferhat Tunç, Almanya’dan döndüğünde onunla birlikte buluşmuştuk Kartal’ın yukarılarında bir yerde.

Bu dizide siyasal eğilimine bakmadan kitaplar yayınladık, sol içi çoğulcu bir tavırla. Belge sadece devletin yasaklarına karşı dikilmedi, siyasal eğilimlerin “yasakları” ile de yüz yüze kalmak durumunda kaldı. Daha sonra kendi hareketleri içinde “tasfiyeye uğrayan” yazarların kitaplarını da sürümden çekmedi.

Bunlardan biri de 90’lı yılların başında tasarladığımız “Orhan Keskin” kitabı olmuştu. Birol Keskin zaten, Orhan Keskin’in kuzeni idi.

1984 yılı sonunda Mamak’da açlık grevi direnişi başladığında hepimiz çok duygulanmıştık. Gülten Akın’ın “42 Gün” adlı kitabını nasıl bir heyecanla yayınladığımızı hatırlıyorum. Gülten Akın benim için Türkiye’nin Anna Akhmadova’sıydı. Ve “42 Gün” benim için Anna Akhmadova’nın “Requime” ile eşdeğerdi. Ne yazık ki, 12 Eylül rejimi hâlâ devam ettiği için, Gülten Akın, DAL grubunda direnerek can veren Behçet Dinlerer için yazdığı şiiri çıkarmak durumunda kalacaktı. “Ölü bir yapraktı onu kaldırdım”.

(Hey gidi 1984. Dağdan inenlere yardım ediyor diye 40 gün kalacaktı Ayşe Nur sorguda, 1984 Kasım'ında. Ne ser ne de sır verecekti. Ne de istedikleri çalışanını.)

Gülten Akın’ın oğlu, ölüm cezası ile yargılandığı Mamak Toplama Kampı'ndaydı. Buna rağmen 1980-81 yılında, Demokrat gazetesinin şirketi BASSAN’ın yasal sorumluluğunu üstlenecek, yönetimde yer alacaktı bizlerle birlikte. Saçma sapan çalışma tarzları ile oğlunun tutuklanmasına neden oldukları için harekete biraz kızgın olduğu halde.

İHD’nin kuruluş toplantılarını da, BASSAN’ın salonunda yapacaktık. Neyse BASSAN ayrı hikâye. Alan/Belge gibi, BASSAN da bir çeşit okul oldu. Her ayrılan kendi matbaasını, şirketini kurdu. Özal ekonomisi içinde başarılı da oldular. Elbette. Cin gibi çocuklardı hepsi. Önce birbirleriyle dalaştılar. Niye ayrıldınız demedik, hatta ihtiyaç duyduklarında yardımcı da olduk. İlk kitaplarını çevrilmiş olarak verdik.

Diyarbakır, Antep gibi cezaevlerinde yatanlar Kürt sorununu daha erken fark ettiler. Hele hele İsmail Beşikçi ile aynı cezaevinde yatma şansı olanlar. Ordu/Mesudiye’den hemşerim, hatta hısmım olanlar Ferda Koç gibi. Devlet tarafından kapatılmayan, “Türkiye Sorunları”na, Misak-ı Milli’yi de tartışan Kürt sorununa ilişkin çok iyi makale verdiğini hatırlıyorum. Ne yazık ki, yayın kurulu, bizler koymaya cesaret edemeyecektik.

Orhan Keskin, arkadaşım Necmettin Büyükkaya gibi, Diyarbakır toplama kampındaki vahşete karşı, Mamak’taki gibi 1984 yılında başlatılan açlık grevinde, Kürt arkadaşları gibi yaşamını yitiren bir “devrimci”. Ama öyle “sözde” olanlarından değil!

Orhan Keskin kitabını devlet engellemedi. Maalesef. Birol bir gün geldi. “Basından sorumlu (devlet bakanı değil elbet! Komiser diyelim) arkadaş, bu kitabın çıkmasını istemiyor” dedi. Meğerse böyle bir sorumlu arkadaş da varmış. Yıllar sonra hatıratında, bunu kendi yazdı da öğrendik. İnsan hiç olmazsa kendini tanıtır. Bizim için sadece cezaevinden çıkmış bir arkadaşımız idi. Meğerse sorumlumuzmuş. Hani şu söylem vardır, 19 Mayıs’ta Samsun’a çıktığımda memleketin ahvali şuydu diye. Bizim baronlar da, “hapisten çıktığımızda memeketin ahvali şöyleydi” havalarındaydı.

Teşekkürler Notabene yayınları. Sizi zaten en başından sempati ile izliyordum. Önemli bir siyasi geleneğin içinde çoğulcu yaklaşımınızdan dolayı, farklı seslere yer verdiğiniz için.

Hele hele, Ayşe Nur ile sohbetine doyamadığımız dostumuz Melle Faki Sağnıç’ın oğlu Faki Sağnıç’ın, bir anlamda Kürt halkının bir teşekkürü olarak hazırladığı bu kitabı yayınladığınız için.

İki hafta önce Hamburg’da Yaşar Kemal günlerinde, nicedir edinmek istediğim NotaBene yayınlarından yeni çıkmış olan, başka bir trajediyi anlatan “Aydın Erol Kitabını” bulmaz mıyım? Ve de Ayrıntı’dan çıkan, 12 Eylül’den sonra da pes etmeyişiyle hayran olduğumuz Rize/Pazar’ı anlatan Mustafa Korkmaz’ın “Ha Bu Nasıl Dev-Genç’tur Uşağum?”u da çabası.

ODTÜ’nün her iki döneminin tanığı, Hakkı Yazıcı ile de tanışma şansına sahip oldum, ta Moskova'lardan gelen. Dipnot yayınlarından çıkan “Koca Bir Sevdaydı Yaşadığımız” ODTÜ’nün özgürlükçü ruhunu yansıtan harika bir kitap. Moskova’nın uzun kış gecelerinde yazdığı hikâyelerini de sevdim. Mütevazılığını da.

Kürt edebiyatının onurlarından Suzan Samancı da İsviçre'lerden, Leman gölü kıyılarından gelip ödüllendirmişti bizi. Ona da Sel Yayınları'ndan çıkan “Korkunun Irmağında” ve “Suskunun Gölgesinde”yi imzalattım. Ve elbette bizim Diyarbakır’ın kronik “kaymakamı” Şehmus Diken de piyangodan çıkmış ödül gibiydi. Ona da İletişim’den çıkan "İsyan Sürgünlerini” imzalattım. Harika bir çalışma, tarihin yine örtük sayfalarını aralayan.

Ve Nebil Özgentürk'ün harika tv programı "Biz Kültür Yolcuları"nın, Türkiye'nin yaşayan, solan renklerinin izini süren kitabını da edinebildim kendisine imzalatarak, deneme kitabı, "Babayani/Zamansız Yazılar" ile birlikte.

Hasılı benim gibi bir bibliyoman için harika günler oldu. Teşekkürler Hasan Burgucuoğlu ve İrfan Cüre.