Küçükyalı’da 14 yıl Cihat Paşa’nın eşi Şadiye Hanım'ın evinde kiracı olarak kaldık. 

Daha önce Melih Cevdet Anday’ın eşinin evinde kiracıydık. Daha önce Işıtan Gündüz’ün evinde. 

Cihan Deniz onun evinde doğdu. Sinan Savaş ise Yaşar Anday’ın. 1982 yılında Alan Yayınları’nı kurduğumuzda, Marquez ödül almaz mı? Yaşar Anday’ın  “Yaprak Fırtınası"nı bastık ilk kitaplar arasında. İlk basımını İoanna Kuçuradi’nin yayıncısı Yankı Yayınları yapmıştı. Ne kaliteli bir yayıneviydi. Saint-Exupery’nin birçok kitabı ile buluşturmuştu bizi. 

O sıralarda Erdal Öz, Can yayınlarını yeni kurmuştu, o da niyetlenmiş anlaşılan, başka birine çevirtti. Alan için  “hıh, onlar siyasi hareket bağlantılı” nitelemesi yapmıştı. Sanki siyasi hareket ile şu ya da bu biçimde bağlantılı olmak edebiyat yayıncısı olmak önünde engelmiş gibi.

Kapakta Fransız ressam Henri Rousseau’nun resmini kullanmıştım. Diğer birçok kitapta kullandığım gibi.

Ama Marquez’in tam “Yaprak Fırtınası” kitabını basıma hazırlarken Nobel Ödülü alması sevindirmemişti beni. Artık piyasanın ürünü olmuştu. Best-seller piyasası ile baş etmek ise mümkün değildi.

Alan Yayıncılık gerçekten çok kapsamlı bir yayın programı sergiledi. Arap edebiyatından Latin Amerika edebiyatına, Alman sürgün edebiyatından Akdeniz edebiyatına uzanan. Siyasi bakışa sahip olmak, zenginleştirir yayın programınızı.
Erdal abinin oğlu Can, bir kurum olarak Can Yayınları’nı ayakta tuttu, sürdürdü. Ne güzel. “Yaprak Fırtınası”nın yeni basımını ise, Alan’ın çıkarmış olduğu Yaşar (Anday) Gedikoğlu tercümesi ile yaptı.

“Siyasi bağlantı” ise bir anlamda Alan Yayınları’nın sonu oldu. Sen siyasal açıdan sakıncalı İsmail Beşikçi’nin kitabını basar mısın!? Meğer “siyasal bağlantı” engelmiş!
Biz sadece devletin değil, siyasal hareketlerin yasakları, oto-sansürü ile boğuştuk yayıncılık hayatı boyunca.
Bir gün Küçükyalı’da annemin evine giderken trenden indikten sonra bahçe içinde güzel bir dairenin penceresinde “kiralık” ibaresi görmüştüm. 

Zili çaldığımda kapıyı, madeni düğmeli şık ceket içinde tabii senatör, eski Cumhurbaşkanı Genel Sekreteri Cihat Alpan açmaz mı? “Eşimle konuşmalısınız kiralama mevzusunu” dedi, telefon numarasını verdi.
Aradığımda, “Hilal Zarakolu’nun neyi oluyorsunuz?” diye sormaz mı? 27 Mayıs darbesinden birkaç gün sonra kalp krizinden giden amcamın eşi.

Gerçi yengem Şadiye Hanım uyarmış onu, “solcudur ama” diye. Ama solcu olmamın bir sakıncası olmamış 14 yıl Deniz ve Sinan’ı o evde büyüttüğümüze göre.
Gerek Şadiye Hanım gerek Hilal Hanım, “mübadil”lerdendi. Yani Türkiye-Yunanistan arasında mübadele edilenlerden. Annemin, 1. Dünya Savaşı’nda Mısır’da savaş esiri olan dayısının eşi de.

Bu mübadele sırasında karşılıklı mülk mübadelesi de yapılmıştı. Annemin yengesinin ailesine Pendik’te denize yakın bir Rum evi,   Şadiye hanımın ailesine de hemen istasyon altında, denize yakın bir ev düşmüştü. Cihat Paşa ise Balıkesir doğumlu.

Cihat Paşa gençliğinde askeri futbol takımında oynamıştı. Onunla amcam arasındaki dostluk ise NATO merkezinin Paris’te olduğu sırada gelişmişti. İki taraf arasında ailecek dostluk ise evi 14 yıl kiralamamızın önünü açmıştı.
Bayram günleri, protokol gereği Cihat Paşaları ziyarete ben giderdim. Ayşe Nur ise çok prensipli laik olduğu için asla. Bu ziyaretler sırasında sohbet de ederdik.  Mesela, Rusya ziyaretleri sırasında, Brejnef’in Cevdet Sunay’a doğduğu kentte bir Hemşinlinin fırınından nasıl nefis ürünler aldığını anlatması gibi.

1984 Kasım’ında Ayşe Nur, Cağaloğlu yokuşunda kaçırılırcasına göz altına alındığında 40 gün göz altında kaldı.
Yaşadıklarını anlattığımda Şadiye Hanım çok üzüldü. “Fenerbahçe’de Ordu Evi’nde anlatacağım” bunları diyecekti.
İkisi de Evren Paşayı sevmezlerdi. ”Oportünist” derlerdi. “Yanar söner!” Kendini atayan Ecevit’i de hapsetmemiş miydi?
1982 yazında Almanya’dan arkadaşlar Türkçe öğrenmek üzere geldiler ve bizde misafir oldular. Maria, Ulli, Sabine…Sahil doldurulmadan önce çok güzel bir kafe vardı. Orada talim ediyorlardı Türkçelerini. Bazen evde dış kapıyı açık unuttuklarında, 3. kat balkonundan Paşa bağırıyordu. “Kapat, kapat!”

Şimdi Berlin’de Aziz Nesin Okulu’nda öğretmen olan Maria bağırıyor ona bahçe kapısından: Tammam, tammam!”
Bir gün Paşa beni çağırdı, arka balkona aldı. “Sizde yabancılar kalıyor. Sizin için de benim için de iyi olmaz, sorun çıkabilir”. Kolay değil sene 1982, cunta yönetimi!

Bir keresinde de “12 Mart’ta aydınlara kötü davranıldı” diyecekti.  Balyoz harekâtı sırasında göz altına alınmayan aydın kalmamıştı. Gerçi çoğu bırakıldı ama. İdris Küçükömer de gözaltına alınmıştı mesela. Maliye Profesörü Sevim Görgün bile. Ve Sebahattin Eyüboğlu ve arkadaşları… 

Bir gün pencereden bahçeye bakarken, Başbakanlığı sırasında tutuklandığım Nihat Erim’in geçtiğini görmez miyim! Kısa bir süre sonra Dragos’taki evinin önünde DS militanları tarafından öldürülecekti.
Cihat Paşa kapıdaki ismini çıkaracaktı bu suikasttan sonra.

Kürt sorununa ilişkin kitaplardan dolayı yargılanmaya başlayınca, evden çıkmamız istendi. Birileri gelmiş anlaşılan. Solculuğumuza tahammül olunmuştu ama, “Kürtçülük” fazla gelmişti.

Gürsel’in ölümünden sonra Çankaya’dan ayrılırken, eşi Melahat hanım paşanın kedisini onlara emanet etmiş, onlar da Küçükyalı’daki eve getirmişlerdi. Kapıda o karşılamıştı bizi eve ilk geldiğimizde. Ve koşa koşa 1978 son legal 1 Mayıs’ını kutlamaya gitmiştik.

Paşanın evi, 14 yıl kaldığımız ev yok artık. Müteahhite verilmiş yeni sahipleri tarafından.