Yakın geçmişte yaşanan 12 Eylül 1980 askeri darbesi sorunu çözülmez boyutlara getirirken, etkisini siyasi aktörler eliyle bugüne kadar taşıdı. 12 Eylül askeri yönetimi Kürt sorununun hiçbir boyutunun farkına varamadı, olaya sadece askeri baskı, 90 günlük gözaltı süresi ve işkence yöntemiyle yaklaştı, yarayı derinleştirdi. 

12 Eylül 1980'den önce sıkıyönetim olmasına rağmen silahlı örgütlerin insafına ve kucağına bırakılan bölge halkı darbeden sonra faturanın kendisine çıkarıldığını gördü. PKK ile bölge halkı arasındaki zora ve çaresizliğe dayalı ilişki halkın üzerine şiddetle gidilerek kesilmeye çalışıldı. 

Bu dönemde insan yaşamı, onuru, özgürlüğü ayaklar altına alındı. İnsani, sosyal ve ekonomik bedeller ödendi. Bu kayıplar karşılığı sağlanan yapay sessizlik 1984 yılından sonra tekrar bozulmaya başladı, PKK üye sayısını birkaç misli artırarak bölgedeki kontrolü tekrar ele geçirdi. 
1980-1983 yıllarında askeri yönetimin halk üzerinde estirdiği terör, PKK'nin halkta taban bulmasına neden oldu. Ülkeyi yönetenler, Kürt sorununun teşhis ve çözümünde Kürt halkını temsil eden ve terörü dışlayan aydınları ve önderleri muhatap alacak yerde TSK'yi bu kez daha büyük bir güçle bölgeye sevk ettiler. 

Üstelik bu kez koruculuk, Özel Tim ve JİTEM uygulamaları ve OHAL koşulları ile bölge hukuksuzluğun girdabına sokuldu. Daha önce ödenen bedelden daha büyük bir bedel ödeme dönemine gelindi. 

Kayıplar, faili meçhul cinayetler, kurumsallaşmış işkence, sürekli hak ihlallerine uğrayan ve sonunda zorunlu göçe tabi tutulan, korucu olmadığı için baskıya uğrayan, korucu olduğu zaman ise PKK’ya hedef olan Kürt insanı çaresiz bırakıldı. 

Bu kayıpların sorumlusu Türkiye'yi yönetenlerdi. Zamanında Türkiye'yi yönetenlerin bir özeleştiri yapması, özellikle Meclisin bu konuları araştırması gerekirdi. Sorunlarını demokrasi, hukuk ve ifade özgürlüğü ortamında çözme becerisini gösteremeyen, sadece şiddet, baskı ve dayatmayla sorunları sürüncemede bırakan Türkiye, böylece PKK'nin arkasındaki dış dinamiklerin tuzağına kolayca düştü. 

Yitirilen gençler, acılarını yüreklerine gömüp yollara düşen, evleri, köyleri yakılıp yıkılmış insanlar, her iki tarafta çocuklarını yitiren ailelerin trajedisi, yakılan ağıtlar, silahlanmaya ve savaş sektörüne akan paralar ve bunun sıkıntısını çeken  halklar. 

1984-2020 arasında meydana gelen çatışmalarda  polis, asker, korucu olmak üzere  güvenlik görevlisi 8 bin 128 insan hayatını kaybetti. Bu dönemde 5 bin 700 sivil ölürken, 43 bin 19 PKK üyesi öldürüldü. Her kesimden birçok insan yaralandı.

Terörle mücadeleye ayrılan kaynağın farklı hesaplamalara göre 150-400 milyar dolar aralığında değiştiği ileri sürülmekte. Buna göre Türkiye her yıl yaklaşık 15 milyar dolar kaynak ayırmak durumunda kaldı.

Ancak belki de şaşırtıcı bir biçimde bölge halkı, iki taraflı şiddet altında kalmasına rağmen birlikte yaşama azim ve iradesinden vazgeçmedi, umudunu yitirmedi. Elbette hikayenin tamamı böylesine umut verici değil. 

KİRLİ SAVAŞTAN KİMLER KÂR ETTİ?

Madalyonun bir de öteki yüzü var. Küskün, yoksul, evi ve yaşamı yıkılmış ve kendisine hiçbir seçenek sunulmamış kitlelerin, kentlerin varoşlarında daha katı bir kimlikle patlamaya hazır bombalar gibi kümelenmeleri ve buna karşı geliştirilen ve teşvik edilen milliyetçilikle bağlantılı linç girişimlerini unutmamak gerekir. 

Kısacası Türkiye’yi yönetenler akıl almaz bir aymazlıkla sorunun Doğu'dan Batı'ya taşınmasına seyirci kaldılar. Türkiye neden bu kadar silahlanıyor ve borçlanıyordu? Oluşan savaş lobisinin ülke içindeki müttefikleri kimlerdi? Bu kirli savaştan kimler kâr etti? Kırsal bölgeler insansızlaştırılırken göç ettirilen insanlar kentlerin varoşlarında neleri büyütüp besliyordu? Dağda bulunan gençler nasıl indirilecek ve sisteme uyumları nasıl sağlanacaktı? 

Kanayan açık yara olarak bırakılan Kürt sorunu büyük devletlerin Türkiye’yi yönlendirmelerine de açık kapı bıraktı. Türkiye de bu sorunun varlığını kabul etmedi, hatta bu sorunu gündeme taşıyan ve barışçıl bir yöntemi savunan Kürt oluşumlarını, şiddeti benimseyen silahlı örgütleri bahane ederek cezalandırıp susturdu. Kendini barışçıl bir dille ifade etmesi engellenen Kürt siyasetinin başına gelenler PKK’nin tezlerini halk nezdinde inandırıcı kıldı. 

2013 Newroz’unda başlayan barış süreciyle birlikte silahlar susmuş, ölümler durmuştu. Ancak demokratikleşme, özgürleşme ve hukuk devleti olma üzerinden sorun kalıcı bir çözüm yoluna sokulamadı.. Ne yazık ki ateşkes, kalıcı barış sürecine evrilemedi. 

Açılım politikalarıyla barışa doğru yolu açabilecek gibi gözüken, partili cumhurbaşkanında tecessüm eden  AKP iktidar,ı 7 Haziran 2015 seçiminden sonra Kürt sorununun çözümünde devletin klasik güvenlik politikalarına dönerek şiddet ve baskı yöntemiyle ağır insan hakları ihlallerine neden oldu. 

Kürtlerin seçtikleri parti başkanları, milletvekilleri, belediye başkanları; kurdukları partilerin il başkanları, ilçe başkanları, beş bine yakın kadrosu seçmenlerinin iradesine aykırı olarak siyasetin dışına çıkarılıp tutuklandı. 

Özellikle eşbaşkanlar Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ’ın tutuklanmış olmaları durumu daha da vahim hale getirmekte. Gelinen noktanın barış yoluna tekrar geri dönmeyi zorlaştırdığı, toplumu ayrıştırdığı, bir arada yaşama ve biz olma duygusunu yok ettiği ortada. 
Evet barış için öfkeyi dindirmek, intikamcı duygulardan uzaklaşmak, barışçı bir dil kullanmak gerekmekte. Ancak bunun unutmayla bir ilgisi bulunmamakta. Öfkeyi de, intikamı da durduracak olan şey geçmişin izlerini yok etmek değil, aynı acıları bir daha yaşamamak ve yaşatmamak için o izler üzerinde, o izleri gelecek kuşaklara da aktararak yeni bir gelecek kurmak. 

Ortadoğu’nun en kadim halklarından birisi olan ve Türklerle kader birliği ve duygu ortaklığı yaşamış olan Kürtlerin Cumhuriyet kurulurken kandırılmış olmalarının ötesinde, gayriinsani  uygulamalarla inkara, imhaya, tenkil ve tehcire tabi tutulduğunu bilmek gerekir.

1919-1938 yılları arasındaki  19 yıllık sürede  defalarca kalkışılan silahlı başkaldırılar bunun bir neticesidir. Çok partili siyasi hayata geçildikten sonra da bu politikalarda bir değişiklik olmadı.1980-1983 arası özellikle Diyarbakır gözaltı merkezleri ve cezaevinde yaşananlar onulmaz yaralar açtı. 

Cumhuriyet rejimi, gerçek bir cumhuriyetin temeli olan eşit yurttaşlığı dışlayarak, tekçi ve ötekileştirici ideolojisiyle Kürtlerle birlikte Alevileri, Ermenileri, Rumları, Yahudileri, Süryanileri, dindar muhafazakarları da mağdur etti. 

İslami referanslara sahip AKP’nin Cumhur İttifakı içinde mağdurlar üreten milliyetçiliği sahiplenmesi kendi çıkış noktasının inkarı sonucunu doğurmuş durumda. 

Siyasi bir mücadelenin içinden çıkıp gelen Kürtlerin önemli bir bölümünün temsilcisi olan HDP’nin  bugün kendi mağduriyetlerinin dışına çıkarak tüm mağdur kesimler için empati yapıp, çözümü Türkiye’nin demokratikleştirilmesinde görmeleri umut verici. 

Ancak son yaşananlardan sonra, bu duygu beraberliği ve birliktelik hissi, Türkiye’nin demokratik geleceğini  inşa  noktasında  tutunulacak  en  sağlam  dallardan   biri  olmaya devam edebilecek mi?