Yakın vakte kadar bir ülke, özellikle de Türkiye, ne zaman komşu ülkelere ya da başka bir ülkeye (büyük ya da küçük farketmez) dayılansa, üst perdeden, hatta tehdit diliyle konuşmaya başlasa, denirdi ki, ya da derdik ki, “İç politikanın dış politikaya yansımasıdır.” Bunu söylemekten maksat, iktidarın, iktidarını sürdürmek için dış politikada milliyetçi hezeyanlar yaratmaya ihtiyacı olduğu idi. Yani iktidarın aslında bu alanlarda çok dişe dokunur bir şey yapacağı yoktu, içeride gaz almaktı bütün mesele.

Son birkaç yıldır, ama özellikle son bir yıldır denklem biraz tersine dönmüş durumda. İçeride iktidar bir anlamda kaybedildi. Bütün büyük medyayı (ve gelecekte sosyal medyayı) kontrol altında tutmadan, MHP ile ittifak kurmadan, HDP eş genel başkanını ve hareketin diğer önemli aktörlerini siyasi olarak rehine almadan, toplumsal muhalefeti ve demokratik süreci büyük bir baskı altında tutmadan, yargıyı emir komuta zinciri içinde iktidarın bir uzantısı haline getirmeden, iktidarda kalmak artık mümkün değil. Üstelik buna rağmen İstanbul ve Ankara belediyeleri kaybedilmiş durumda. 

Bu tablo içinde rejimin gündemi artık tamamen “aktif dış politika” diye yumuşatılan, komşularla ve dünya ile kavga etme, çatlaklardan sızma, her alanda maraza çıkarma, her marazaya bulaşma ve genişleme politikasıdır. 

Şöyle bir etrafımıza baktığımızda Yunanistan ile savaşmak için açıkça fırsat kollanmakta, Suriye topraklarındaki mevcudiyeti kalıcı hale getirmek için sistematik bir politika yürütülmekte, Irak ile benzer bir süreç yaşanması için hamleler yapılmakta, Ermenistan’ı daha da kuşatmak için Azerbaycan ile resmi olmasa da fiilen, ya da en azından askeri anlamda “birleşme” hesapları yapılmakta, Mısır ile zaten köprüler atılmakta, AB ile her tür kavga imkanı sonuna kadar kullanılmakta, Rusya ile de görünen o ki ‘köprüyü geçene kadar ayıya dayı’ deme politikası sürdürülmekte. 

Bu gayet tehlikeli ve Türkiye'nin başına iş açması kuvvetle muhtemel politikayı sürdürürken AKP, daha doğrusu Saray, bir anlamda tüm Türkiye’yi de yumuşak karnından yakaladı diyebiliriz. 

Neden? Evet bu bahsettiğim politika, elbette ki; Türk sağ seçmeninin milliyetçi, yayılmacı, Osmanlıcı özlemlerine, büyüklük komplekslerine, tarihi yarım yamalak okumaktan ve bilmekten kaynaklanan cihan hakimiyeti mefkuresinin niçin sona erdiğini kavrayamama idraksizliğine, dünyayı toplumsal dinamiklerin/süreçlerin bir toplamı olarak değil, bir komplolar tarihi olarak okuma uyanıklığına yatırım yapıyor. 

Ancak Erdoğan ve rejimi, bu politikalara muhalif olması beklenen ya da mesafeli olabilecek seküler- milliyetçi kesimi de sakalından yakalamış vaziyette. Yıllar boyunca “Yunan’ı nasıl denize döktük?”, “Sevr’i yırtıp attık, Ermeniler’e nefes aldırmadık” diye gururlanan bu kesime de işte şimdi bir kez daha, “Yunan’ı denize dökme”, “Sevr’i bir kez daha yırtıp atma” imkanı  veriyor. Yani seküler milliyetçi kesim kendi silahı ile vurulmuş vaziyette. Ama bir kısmı için söyleyeyim, bunu anlayabilecek durumda da değiller. 

Bir kısmı “Ülkenin çıkarları gereği destek veririm” derken, bir kısmı zaten çoktan bu politikalara angaje olmuş, AKP’nin sözcüsü haline  gelmiş durumda, çünkü 1980’lerin 90’ların TSK’sının ajandasıdır zaten izlenmekte olan. Bir kısım ise “Ses etmeyelim, bekleyelim bakalım ne olacak. Du bakalım.” diyor. 

Karadeniz'de doğalgaz bulunduğu haberleri de muhtemelen iktidarın bu ajandasının bir parçası. Konu aslında Karadeniz'deki doğalgaz değil. Ege ve Akdeniz’deki faaliyetler. Bu münhasır alan genişletme faaliyetlerine  AB ve Yunanistan tarafından karşı çıkıldıkça “Oralarda da doğalgaz bulma imkanımız var, ülke rahat edecek, ama Yunanistan ve AB  bunu engelliyor”  denilerek Türkiye bir adım daha savaş atmosferine sokulacak gibi görünüyor. 

Türkiye'nin Batı’ya ve Doğu’ya doğru genişlediği masa başı mahsulü haritaların internette bu kadar dolaşması boşuna değil. Böyle politikalar için önce iktidar ile ilgisiz görünen “aşırı” unsurlar ortaya atılır, kamuoyu oluşturur. Sonra birdenbire bakarsınız ki gündem yavaş yavaş oraya kayıyor. 

Yazının başına dönecek olursak. Manzara şudur. İç politika artık dış politikayı belirlemiyor. Rejimin başlı başına bir dış politika daha doğrusu macera, emperyal ülke olma arayışı var ve iç politikayı, özellikle de ana muhalefet ve onun resmi ittifak içinde olduğu kesimlerin gündemini, söylemini bu dış politika belirleyecek. “Birlik ve beraberlik” dediğimiz şey genelde böyle oluşuyor ve oluşturuluyor işte.