Virüs belki de bize bir şey anlatmaya çalışıyor



Artı Gerçek

Bütün bunlar bize sistemi piyasalaştırmanın, 'parasını bastırırsak her şeyi alırız' mantığının nasıl da kritik bir yerde duvara toslayacağını gösteriyor olmalı.


Son yılların en ciddi virüs salgını ile karşı karşıya olduğumuz ortada. Koronavirüs’ün küresel anlamda yaygınlığı, merkezinin bir ay gibi kısa bir sürede Çin'den Avrupa’ya taşınması, daha şimdiden dünya çapında 5 bin’in üzerinde insanın hayatına mal olması, zaten bunun göstergeleri. 138 bin’den fazla insan da virüse yakalanmış durumda. (Bunların vaka açısından 80 bin’i, ölüm açısından ise yaklaşık 3.200’ü Çin’de) Evet tarih boyunca çok daha fazla cana malolan virüsler görüldü, ancak nüfusun bu çapta arttığı, toplumlar arasında mobilizasyonun bu çapta sıklaştığı ve üretim/hizmet modellerinin bu çapta globalizasyona ihtiyaç duyduğu bir çağda böylesi bir virüs -yarattığı etkiler açısından- son yıllarda pek görülmedi.

Durumu şöyle anlayabiliriz: Global finansal etkinliğin göstergesi olan hisse senedi piyasalarında çok sert düşüşler yaşandı, kimi borsalarda (ABD) 1987’den bu yana en sert düşüş. Evet, daha önce bu çapta düşüşler olmadı değil, ama kimi zaman yerel, kimi zaman bölgesel, kimi zaman ise geniş çaplı finansal bir krize bağlı yani çözümü kendi içinde olan krizlerdi bunlar. Şimdi ise dünya çapında tek bir nedene (virüs) bağlı ve nereye gideceğini, nasıl çözüleceğini kimsenin bilmediği bir kriz ile karşı karşıyayız.

Zaten bu kriz durumunu destekleyen başka gelişmeler de oluyor. Birçok ülke birbiri ile sınırını kapatıyor, ABD Avrupa’dan uçuşları durdurdu, Çin’den uçuşları zaten durdurmuştu, komşu ülkeler de ardı ardına sınırları kapatıyor. Fransa, İtalya, İspanya gibi ülkelerde restaurantlar, cafeler, eğlence mekânları kapatıldı, okullar, üniversiteler zaten epeydir kapalı. Hayat durdu özetle. Birçok ülkenin olağanüstü hâl ilan ettiğini ve insanlara sokağa çıkmamalarının tavsiye edildiğini de hatırlayalım.

Yani sadece yoksullar değil zenginler de seyahat edemiyor, karantinaya alınıyorlar ve bu virüs ayrım göstermeden herkesi tehdit ediyor. Bu, işin bir yönü.

Bu konuya tekrar dönmek üzere daha önemli bir meseleye gelelim. Virüs halkın sağlığa erişimi açısından da yeni bir durum yarattı. Özel hastanelerin, özel sağlık sigortalarının böylesi durumlarda işlevsiz kaldığı ortaya çıkarken, sağlığın bir kamu hizmeti olduğunu gözümüze sokarcasına, kamu hastanelerinin ne kadar önemli bir işleve sahip olduğu bir kez daha kanıtlandı. Dolayısıyla sağlık hizmetlerinde özelleştirmenin, piyasalaştırmanın krizleri daha da büyüttüğünü görmekle kalmadık, buna ilave olarak Türkiye özelinde “Şehir hastaneleri” gibi rant mantığına hizmet eden inşaat projelerinin böylesi durumlarda hiçbir işe yaramayacağını da gördük. Günlerdir, arazilerine göz dikilen şehir içindeki kamu hastanelerinin ne kadar kritik bir işlev gördüğünü ya da görebileceğini herhalde anlamış olmalıyız.

Buna ilave olarak tarımı mahvetmenin ve temel gıda ürünlerinde ithalata/globalizasyona bağımlı hale gelmenin de ne tür sonuçlara yol açabileceğini şu son günlerde yaşanan panik ortamında görmüş olmalıyız. Bütün bunlar bize sistemi piyasalaştırmanın, “parasını bastırırsak her şeyi alırız” mantığının nasıl da kritik bir yerde duvara toslayacağını gösteriyor olmalı.

(Biraz uzun bir parantez olacak, hazır olun. Tam bu satırları yazarken sendika.org sitesinde bir söyleşiye rastladım. Tarım konusunda çalışmalar yürütmüş olan 'Big Farms Make Big Flu' (Büyük Çiftlikler Büyük Gripler Yaratır) kitabının yazarı Rob Wallace ile bir söyleşi. Şöyle diyor Wallace:

“Her yeni salgındaki asıl tehlike, her yeni Covid-19’un münferit bir olay olmadığını kavrayamamak, -ya da daha iyisi şöyle diyelim- bunu kavramayı çıkarcı bir biçimde reddetmektir. Virüslerin artışı gıda üretimi ve çokuluslu şirketlerin kârlılığı ile yakından bağlantılıdır. Virüslerin neden daha tehlikeli hale geldiğini anlamayı hedefleyen herkes, endüstriyel tarım modelini ve özellikle de hayvancılık üretimini araştırmalıdır. Şu anda, az sayıda hükümet ve az sayıda bilim insanı bunu yapmaya hazırdır. Birçoğu ise tam aksini yapıyor. Yeni salgınlar ortaya çıktığında, hükümetler, medya ve hatta sağlık kurumlarının çoğu acil durumların her birine o kadar odaklanırlar ki, marjinal birçok patojene aniden birbiri ardına küresel şöhret kazandıran yapısal nedenleri yok sayarlar.. Sermaye, dünya çapında balta girmemiş ormanlar ve küçük çiftlik sahiplerine ait tarıma elverişli arazileri gasp etmekte başı çekiyor. Bu yatırımlar, hastalıkların ortaya çıkmasına yol açan bir kalkınmaya ve ormanların yok edilmesine neden oluyor. Bu devasa arazilerin sunduğu işlevsel çeşitlilik ve karmaşıklık, daha önce bir yere sıkışıp kalmış patojenleri yerel çiftlik hayvanlarına ve insan topluluklarına yayacak şekilde sıraya diziyor. Kısacası, Londra, New York ve Hong Kong gibi sermaye merkezleri birincil hastalık yayma noktaları olarak düşünülmelidir.")

Biraz önce bıraktığımız yerden devam edecek olursak. Son 30 yıldır sermayenin, finans piyasalarının ölçüsüzce genişlediği, geleneksel üretim sistemlerinin ise kendi içine sıkıştığı bir döneme tanık olduk. İki gelişme bize bu durumu anlatıyor olmalı. Perşembe ve Cuma günleri piyasalarda yaşanan sert düşüş ve haftasonu İtalya’da birçok fabrikada işçilerin greve gitmesi. Piyasalar, malum, bu salgının bir üretim ve hizmet krizi yaratacağı beklentisiyle çakılmış durumda. Küresel borsalarda son bir aydaki değer kaybının 14 trilyon dolara ulaştığı belirtiliyor. Asya borsaları 2008 finansal krizinden beri en ciddi haftalık düşüşü kaydetti. Petrol fiyatlarındaki düşüş, geliri petrole bağlı ülkelerde muhtemelen ek dalgalanmalar yaratacak. (Türkiye için belki bu bir avantaj olabilir ama dolar yükselmeye devam ederse bunun da bir anlamı kalmayacak.) İşçiler ise dünyanın her yerinde birçok önlem alınırken kendilerinin sağlıksız koşullarda çalışmaya zorlanmalarından şikâyetçi. O yüzden İtalya’da birçok fabrikada greve gitmiş durumdalar. “Hükümet fabrikaları tatil etmedi, bir yandan ‘evinizde kalın’ diye talimatlar çıkartıp diğer yandan fabrikadaki montaj hattı işçilerini bile çalıştırıyorlar, biz işçilerin ve ailelerimizin sağlığını ve yaşamını riska atıyorlar” diyorlar. Ve elbette ki haklılar.

Bu virüsün ne kadar süreceğini bilemiyoruz. Kimse bilmiyor. Kimi uzmanlar zirve noktasının görüldüğünü ve artık düşüşe geçeceğini öngörüyor ancak bunlar sadece tahmin. Belki iki ay sonra her şeyi unutacağız, belki de daha da kötü bir yerde olacağız.

Ama şurası herhalde belli. Bu çığırından çıkmış piyasalaşma ve küreselleşmenin, mobilizasyonun, her saniye kalkan uçakların, her saniye tahrip edilen milyonlarca hektar tarım arazisinin, su kaynağının, özelleştirilen ya da şehir merkezlerinden uzakta tesisleştirilen hastanelerin insanlığa bir faydası olmayacak. Virüsün derdi muhtemelen bize bunları anlatmak değil, virüs bir insan da değil, ama işte tüm bu olup bitenler bize bir şeyler anlatıyor. Dikkate alan olacak mı?  

YAZARIN TÜM YAZILARI