Boğaziçi’ne rektör olarak atanan (ancak bir türlü rektör olamayan) ve adını şimdiden unuttuğumuz kişi aslında bayağı öngörülüymüş. Protestoların en fazla altı ay süreceğini beyan etmişti, haklı çıktı: Altı ayını doldurur doldurmaz geldiği gibi gitti.

“Peki şimdi ne olacak?” sorusuna geçmeden önce, bir başka soruyu dillendirmeyi ve birkaç dakika durup düşünmeyi öneriyorum. Sorum çok net: Tüm Boğaziçi bileşenleri, öğrencileri, hocaları, mezun dernekleri ve platformları, sendikalı emekçileri altı boyunca onca orantısız şiddete ve saldırıya aldırmadan ve hiç yılmadan direnmeselerdi, kendini rektör sanan malum kişi pılısını pırtısını toplamak zorunda kalır mıydı?

Cümle biraz uzun ama soru çok sade bir soru aslında. Yanıtı da çok karmaşık değil. Ya evet ya da hayır. Dileyen “hayır”dan sonra hemen kocaman bir “AMA” ekleyebilir, ona karışmam. Gelgelelim soru ve temel yanıtı çok basit: Direniş olmasa bugün o yüzsüz hâlâ rektör müydü değil miydi? Evet mi hayır mı? Basit, ama bir o kadar hayati bir soru bu…

Ve bu çok yalın soruyu bugünlerde sık sık sormakta yarar var sanırım. Çünkü daha görevden alma kararnamesinin mürekkebi bile kurumadan, farklı kesimlerden “bilge” kişiler her şeyin şimdi çok daha kötü olacağını dillendirmeye başladılar: Bu karar asla direnişin zaferi olarak görülemezmiş, sevinmek aymazlıkmış, o kararı alan zat-ı şahsım çok daha sert önlemler düşünüyormuş, Boğaziçi asıl şimdi hapı yutmuşmuş…

Hay Allah! Adamcağız gitti diye üzülsek mi yoksa?

Tuhaf bir koalisyon bu. Aralarında iktidar borazanı ünlü ve cazgır medya kalemşorları da var, anlı şanlı solcu üniversite hocaları da. İktidarın ateşli savunucularıyla kendini herkesten daha akıllı sanan mızmız muhalifler bu konuda sanki sözbirliği etmişler.

Kimisi şu soruları sıralıyor: “Görevden alınmayı nasıl okumalıyız? Bu, söylendiği gibi protestocuların bir zaferi mi? İktidar taviz mi verdi? Ya da protestoları haklı mı buldu? Yoksa arka planda başka bir sebep mi var?“ ve ekliyor: “Boğaziçililer olarak unutmayalım ki devlet, direnişçileri haklı bulduğu için değil, bilakis Melih Bulu direnişçilere karşı çok taviz verdiği için görevden alındı. Yani protestocular zafer kazanmış havasına girmemeli."

Bir başkası ise benzer bir görüşü şöyle dile getiriyor: “Neden böyle oldu acaba? Onun bu ‘göreve’ getirilmesi ile başlayan olaylar, protestolar zincirinin bu kararda rol oynamış olacağını hiç sanmıyorum. Böyle bir davranışta bulunmak Tayyip Erdoğan’ın ‘fıtratına’ aykırı. (…) Dolayısıyla bu üniversitenin haddini bildirmek üzere yeni bir yöntem düşündüğünü tahmin ediyorum.”

Sonuç olarak, bilumum gamlı baykuşlar (İsim vermiyorum ki bilin bakalım hangisi iktidar yanlısı, hangisi muhalif), sevinmeye cüret edenlerin heveslerinin kursaklarında kalması için hikmetlerini saçtılar: Muktedir vazgeçmiş değil, daha da sert vuracak, daha kötüsü gelecek, bu sonuç direnişin zaferi değil, sakın sevinmeyelim.

Zaten sosyal medya da sevinenlere cevap olarak derhal yukarıdaki vaazları teyit eder tarzda mesajlar sökün etti: “Maalesef, haberler o kadar iyi değil, sevinmeyelim, aymaz olmayalım, çok daha kötüsü geliyor…”

Bu ülkede sevinmek ve gülmek hepimize haram, malum, gelgelelim bu tür yazıları okuyunca tuhaf duygulara kapılıyor insan: Hay Allah! Acaba Boğaziçililer atama kararına karşı çıkıp protesto etmekle hata mı ettiler yoksa? Keşke direnmek yerine susup otursalar mıydı? Öyle ya… Şimdi çok daha beteri geleceğine göre! Ne diye arı kovanına çomak soktular ki?

Acaba direnenler sevineceklerine hemen muktedire dilekçe yazsalar daha mı iyi olur acaba: “Biz ettik siz etmeyin, pişmanız, kararınızı sorgulamak bizim haddimiz değildi, lütfen kızmayın bize, ne olur rektörümüzü geri verin, daha beterini yollamayın, biz ona razıyız, biz sizden razıyız” deseler daha mı bilgece olur?

Öyle ya… Bu aymaz direnişçiler başlarına neler gelebileceğini belli ki hiç düşünmemişler! İstenmeyen rektör sonunda gitse bile, bunun kendi eylemlerinin sonucu değil, “muktedirin üstün iradesinin ve aklının” ürünü olacağını düşünememişler!

Gel gör ki, bir de en başta sorduğum o basit sorumuz var: Direniş olmasa o adam bugün hâlâ o koltukta oturuyor olacak mıydı, olamayacak mıydı? Evet mi hayır mı?

Aslında işin gülünç tarafı, görevden almanın direnişin başarısı olduğunu inkâr etmek için bin bir dereden su getirenler bile, direniş olmasaydı bugün muktedirin böyle bir hamle yapmak zorunda kalmayacağını satır aralarında itiraf ediyorlar pekâlâ… E o halde?

Şuradan da bakabiliriz olan bitene: O kibirli Muktedir, altı ay içinde yeni bir rektör atamak zorunda kaldığına memnun mudur dersiniz? Kendi atadığı kişiyi altı ay sonra görevden almak zorunda kalıyorsa, belli ki istediği tam gerçekleşememiş… Belli ki doğru kişiyi seçememiş, demek ki her kararı o kadar isabetli değilmiş… Her şeyin en iyisini bildiğini iddia eden birinin buna canı sıkılmamış olabilir mi dersiniz? Muktedirin canını sıkan şeye bizim canımız neden sıkılsın ki?

Her şey açık değil mi? Muktedir, iktidar alanını yayarak Boğaziçi Üniversitesi'ni de “fethetmek” üzere bir hamle yaptı. Tüm Boğaziçi direndi. Öğrenciler direndi. Hocalar direndi. Mezunlar direndi. Tüm bileşenler hep birlikte ve kendi kulvarlarında ayrı ayrı, her biri kendi yöntemleriyle ağırlıklarını koydular, direndiler.

Akıl almaz saldırılara uğradılar. Hem polis şiddeti hem karalama. Muhalif partilerin kimi sözcüleri bile LGBTİ düşmanlığı üzerinden iktidarın kara propagandasının cadı kazanına odun taşıdı… Okulun kapısına kelepçe bile vuruldu!

Direnenler yılmadı. Şiddete teslim olmadan, provokasyonlara kapılmadan haftalarca, aylarca sürdürdüler barışçıl protestolarını. Yöntemlerini çeşitlendirdiler, birçok kanaldan mücadele verdiler, davalar da açarak tüm hukuk yollarını denediler. Gayet başarılı kesintisiz bir iletişim sayesinde kamuoyunu da arkalarına almayı başardılar…

Sonuç ne mi oldu? 15 Temmuz 2021 itibarıyla, protestocular ilk talepleri konusunda istediklerini elde ettiler: Boğaziçi’ne rektör olmayı hak etmeyen o kişi, bugün artık o unvanı kendi sosyal medya sayfasından da silmek zorunda kaldı! Nokta.

Peki her şey bitti mi? Boğaziçi özgürlüğüne kavuştu mu? Tüm kayyımlar gitti mi? 12 Eylül darbesinin ve tek adam rejiminin üniversiteler üzerindeki tüm gücü kırıldı mı, tasfiye edildi mi? YÖK kalktı mı? Polis bundan böyle gösteri yapanlara gül mü dağıtacak, “aferin çocuklar sakın eğilmeyin, başınızı dik tutun” mu diyecek? Kadın cinayetleri, homofobi ve ırkçılık bitti mi? Kürtlere düşmanlık sona mı erdi? Memlekete barış ve demokrasi mi geldi? Devrim falan mı oldu?

Yok, hayır, o kadar da değil!

Bunların hepsini bir tek Boğaziçililerden beklemek biraz ayıp olmaz mı zaten?

Bugünlük kazanımımız yalnızca şu: O kişinin rektörlüğü sadece fiilen değil, resmen de sona erdi. O kadarcık. Dudak bükmek serbest tabii. Gelgelelim, dudak bükerek meseleyi anlamamakta ısrar edenler için bir kez daha vurgulamakta sakınca yok: Her şey bitmedi, hayır, ama Boğaziçi direnmeseydi bu sonuç da elde edilemeyecekti.

Başka bir deyişle, yukarıda saydıklarımızın gerisini elde etmek için toplumun geri kalanının da Boğaziçililer kadar mücadele etmesi gerekecek. Mücadele etmeyene demokrasi yok!

Boğaziçi’ne dönersek, işin bundan sonrası başka bir aşama elbette.

Yazar dostum ve Boğaziçi hocası Murat Gülsoy sonrasını çok isabetli biçimde dile getirmiş zaten: “Herkes 'nasıl olsa hiçbir sorun çözülmez' deyip bir kenara çekilirse, gerçekten hiçbir sorun çözülmez. Halbuki hangi irade olursa olsun akılcı ve sağduyu ile yapılan itirazların, karşı duruş ve uğraşların sonuç vereceğine inanıyorum. Aksi takdirde bu bizi pasif bir noktaya iter. Bu nedenle taleplerimizin yerine gelmesi için uğraş vereceğiz. (…) Bu süreçte çok şey öğrendik, öğrenmeye de devam ediyoruz. Çok büyük bir birikim kazandık. (…) Bunun, hem Türkiye’deki tüm üniversitelerin akademik özerklik mücadelesi için hem de Türkiye’de tüm özgürlük alanlarının genişletilmesi için çok önemli olduğunu düşünüyorum. Daha fazla insanın da bu konuya duyarlılık göstermesini ve yılgınlığa kapılmamasını diliyorum."

Bu kadar basit mi? Evet: Her mücadelenin sonucunda her istediğimizi elde edemeyebiliriz elbette. Ancak mücadele edilmezse hiçbir şey elde edemezsiniz. Sadece arka arkaya yenilgileri sıralarsınız ve o yenilgi ruhunu içselleştirirsiniz. Oturduğu yerden karamsarlık pompalayarak ahkam kesen mızmız muhalif olursunuz. Sonunda da iktidar borazanlarıyla aynı cümleleri kurmaya başlarsınız: “Sakın sevinmeyin, bu bir zafer değil! Muktedir daha kötüsünü yapmayı akıl ettiği için öyle oldu…”

Mızmızlar ve gamlı baykuşlar kusurumuza bakmasınlar, bizler biraz sevineceğiz. Çünkü bu tür kazanımlara sevinebilmek, direnenlere moral verir, şevk verir, güç katar. Sevinebilmek de mücadelenin bir parçasıdır ve direnenlerin hakkıdır!  

Sadece sevinmekle yetinmeyeceğiz kuşkusuz. Önümüzdeki dönemde Boğaziçililerin direnişlerine destek olmayı sürdüreceğiz, çünkü iş bununla kalmayacak elbette: Mücadele bitmedi.

Boğaziçililer zaten bunu hariçten gazel okuyarak akıl hocalığı taslayan herkesten çok daha iyi biliyorlar. Hazırlıklarını çoktan yaptılar.

Öte yandan, bir sonraki mücadele aşamasına geçmeden önce, tüm topluma bu 15 Temmuz zaferini hediye eden, moral veren ve örnek olan, yol gösteren Boğaziçililere bir teşekkür borcumuz olduğunu hatırlayalım. Hem teşekkür edelim hem de bu anlamlı başarılarını birlikte kutlayalım.

Kendi adıma ben katmerli bir mutluluk yaşadım. 2016’daki çifte darbeden beri murdar olan doğum günümü ağız tadıyla kutlayamaz olmuştum. Bundan böyle her 15 Temmuz’da bir kadeh de Boğaziçililer için kaldıracağım.

15 Temmuz 2021

Not1: Genel Yayın Yönetmenimiz sevgili Celal Başlangıç’a geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum. Mücadelenin zorlukları yüreği yıpratır, sıla hasreti katmerli yıpratır. Dayanışma onarır.

Not2: Bir süredir yazılarımın arasını fazlasıyla açmaya başlamıştım, bu yazıdan sonra daha da açarak uzunca bir izne çıkacağım. Tatile değil kuşkusuz, aksine, bu izne daha da çok çalışarak önümde epey birikmiş olan “aile boyu” edebi işlere yoğunlaşmak için ihtiyacım var. Anlayışla karşılamanızı umuyorum.