Siyasi yazı yazmaya tövbe etmiş bir edebiyatçının günlük bir gazetede haftalık köşe yazısı yazmasını, alkolizm tedavisi görmüş bir piyanistin her hafta sonu bir barda piyano çalmasına benzetmek teşbihte hata sayılır mı? Bilemedim…

Gel gör ki, “At Kadehi Elinden” ezgisini tıngırdatırken kendini bir anda “Koy Koy Koy” şarkısının melodisini tuşlarken bulan piyanist misali, edebi bir konu yazmak niyetiyle masa başına geçen edebiyatçı köşe yazarımızın klavyesine de siyasi gündem bulaşıveriyor kaçınılmaz olarak.

Çünkü bu öyle bir gündem ki, en vurdumduymaz berduşu çileden çıkarıp hak cengaverine dönüştürebilecek adaletsizliklerle, oluk oluk akan kanla ve tahammül edilmez bir şiddetle yoğurulmuş… Karşı çıkmak için söz aldığınızda dahi üzerinize sinen bulaşıcı bir nefrete boğulmuş… Hatta katışıksız bir kötülükle, öldüresiye bir düşmanlıkla kirletilmiş… Gökkuşağını bile poşete sokmaya niyetlenen hastalıklı bir zihniyetin biteviye tasallutuna maruz kalmış… Ar damarını toptan aldırarak suratını kasap süngeriyle silmiş niyeti bozukların akla hayale sığmaz yalanlarıyla bezenmiş: Bu pespayeliğe laf yetiştirmek şöyle dursun, sıralamaya günde birkaç yazı yetmeyebilir!

Siyaset alanında uzmanlaşmış ve mücadeleye dört elle sarılan köşe komşusu dostların bile yazılarının satır aralarında, yılgınlık ya da bezginlik değil belki, ama en azından derin bir endişe, “yetti gayrı, bu kadarı da olmaz artık!” isyanını okuyorum sıklıkla.

Buna bir de “ne yazdığınızı” pek umursamamakla birlikte, “ne yazmadığınızı” yargılamaya hevesli olduğu izlenimini veren belli belirsiz bir mahalle baskısının can sıkıcı yükü eklenince, masa başına zaten kekremsi bir ruh haliyle geçiyorsunuz. Malum virüsün dayattığı tecrit ve batan gemimizdeki nafile hayat gailesi de cabası…

“Kimselerin hali kalmadı ki durup ince işleri anlamaya, kulaklarımızı açıyoruz, kavga kavga kavga” diye yakınmak çare olmuyor artık: Gülten Akın zaten çok önce söylemiş söylenebilecekleri, ıslık çalıp yanıt vermek için dahi çok geç. Hem… Niceleri beterin beterini yaşarken, hatta artık yaşayamazken, hâlâ görece ayrıcalıklı halinden şikâyet etmek yakışık alır mı?

İşte o an, önceden kurguladığınız her şey uçup gidiyor: “Edebiyat bizim neyimize yahu!” diye kestirip atarak kalem kırmak en kestirme çözüm gibi görünüyor.

Mızmızlık? Tembellik? İşin kolayına kaçma? Gönülsüzlük? Çürüme? Tükenmişlik? Olasılıkla hepsinden biraz var.

Sanırım bu nedenle, yani siyasi gündem zehirlenmesinden biraz olsun arınabilmek ve kalemimin ucunu yeniden edebiyat mürekkebine batırabilmek için yazılarıma birkaç hafta ara verip soluklanmaya niyet etmiştim. Uzun sürmedi.

EDEBİYAT DÜNYASININ KİRLİ GÜNDEMİ

Ama ne yazık ki umduğum gibi edebiyatın çağrısı değil, bu sefer de “edebiyat dünyasının” kirli gündemi gelip yakaladı beni: İfşa edilen tacizler… Neredeyse “özrü kabahatinden beter” dedirtecek samimiyetsiz ve kibirli bir “özür”… Suçlamanın somut içeriğini es geçen ve çirkin imalarla kadınları aşağılayan, yine bir hayli üst perdeden çok tatsız bir inkâr… Bir de itiraf ve ona eşlik eden trajik bir intihar.

Gündemimizde bir bu eksikti!

Duymazdan gelebilir miydim? Birkaç ay önceki bir söyleşide şu cümleleri kurmamış olsam, belki yazı perhizimi sürdürmeye kendimi ikna edebilirdim:

"Bir maganda ya da bir yobazın kadınlara yönelik şiddetine tepki göstermek nispeten kolay. Bunun ‘olağan’ olduğunu düşünmeye yatkınız, çünkü bu adamlar zaten kadın düşmanı, cahil, gerici, yani ‘bizden’ değiller, bunlar ‘öteki’ erkekler. Ama ya saldırgan ‘bizden’ biriyse? Bir dostumuz, sevdiğimiz bir sanatçı, saygın bir aydın ya da ömrünü ezilenleri savunmaya adamış sol bir militansa? Bu eylemi o zaman da aynı netlikte kınayıp teşhir edebiliyor muyuz? Yoksa kol kırılıp yen içinde mi kalıyor? (…) ‘Öteki’ ve ‘kötü’ erkeği kınamakla yetinmeyip kendinizle de -yani erkek kimliğiyle ve erillikle- yüzleşmek kaçınılmaz…”

Gerçi pespayelikler artık yenlere sığamıyor, çünkü kadınlar artık susmuyor ve susmayacaklar. Söyleyeceklerini epey yüksek sesle ve etkili olacak şekilde söylüyorlar ve bu iyi bir şey. Kadınların bu güçlü mücadelesi eninde sonunda hepimizin bu kirlilikten ve kirli gündemlerden arınmamızı sağlayacaktır.

Öyleyse, madem yerim de dar değil yenim de, neden mi hâlâ gönülsüzce lafı uzatıyorum? Ola ki bu noktada benim de bir cümle daha kurmanın beklendiğini bildiğim ve kuracağım (ya da kurmayacağım) her cümlenin sırtımda gönülsüzce, hasbelkader taşıdığım “erkek yazar” kimliğimden ötürü hem erillikle hem de yazarlıkla yaftalanacağını hissettiğim içindir.

Kimliklerin algıyı ve yaşamı bu derece yönlendirmediği bir dünyada yaşamayı yeğlerdim sanırım. Ama ne mümkün!

Önemli toplumsal olaylar karşısında her birimizin bireysel tepkisi, yurttaş tavrı vardır kuşkusuz. “Yazar” olmak kimseyi bundan muaf tutmaz. Bu kişisel tepkinizi ya da tavrınızı kimlere ve nasıl yansıtacağınız sizin tercihinizdir. Gelgelelim bugünün gerçek dünyasında “kimliğinizin” kapsamına giren böyle bir gündem söz konusu olduğunda, sizden toplumsal bir sorumluluk gereği, yani “bir yazar” ve özellikle “erkek bir yazar” olduğunuz için mutlaka ve derhal, mümkünse tek cümleyle sınırlı, “kesin ve net” bir tavır almanız bekleniyor.

Ya siz daha konuya tam vakıf olamadan oluşturulmuş söylemlerden, başkalarının kurmuş olduğu kısa cümlelerden birinin altına tereddütsüz imza atmanız bekleniyor; o cümleye ekleyecek bir fikrinizin olup olmamasını kimse umursamıyor… Ya da bazen de tam tersine, önünüze upuzun bir metin geliyor: Eğer o metnin konusu olan haklı davayı destekliyorsanız, sizin de altına tereddütsüz imzanızı katmanız bekleniyor; o cümlelerden bazılarına ya da bazı fikirlerin dile getiriliş şekillerine itirazınızın olup olmamasının da bir önemi yok.  

Önemli olan tek şey, “bilmem kaç aydın şunu talep ediyor” ya da “bilmem ne kadar erkek yazar şöyle dedi” ya da “edebiyat dünyası ne diyor?” türünde başlıkların altında sizin de bir nicelik olarak yer almanız ve bir kampa destek vermeniz.

Gelgelelim, burada yapısal bir çelişki var: Eğer “yazar” (ya da “aydın”) kimliğine sahip olduğunuz için tavır almanız bekleniyorsa, yani o listelerde anılmanızı meşru kılan şey sizin “yazar kimliğinizse”, bu kimliğin asıl gereği önce konuyu soğukkanlılıkla irdelemeyi ve ardından ezbere yanıtlar vermeyi değil, kendine özgü ve olabildiğince özgün bir cümle kurmanızı gerektirmiyor mu?

Gel gör ki günümüz sosyal medya dünyasının böyle bir sabrı yok: O beklenen ve tek cümleyle sınırlı, “kesin ve net” tavrı almakta gecikmeniz bile karşıt kamptan olduğunuzun, hatta suç ortağı olduğunuzun kanıtı sayılabiliyor, hele bir de o ezber cümleye bir nüans katmaya kalkışırsanız: Ya bizdensin ya da bize karşı!

Bu seferki sıkıntım da biraz bu sanırım.

TÜM ERKEKLERİN ÖZÜR BORCU

Gerçi tacizi ve tacizcileri kınamaktan yana sıkıntım yok aslında, eğer beklenen sadece buysa…

Hemcins dayanışması gibi bir reflekse sahip değilim: Ne de olsa genel olarak hemcinslerimden ve ataerkiden ben de şikayetçiyim, faillerle hem hemcins hem de meslektaş olduğum için mutsuzum, ayrıca onlardan tamamen farklı olduğumu ve kendi erilliğimi yeterince dönüştürebildiğimi iddia edecek kadar şuursuz da değilim.

Dolayısıyla böyle bir vaka karşısında elbette dayanışma duygularım mağdur kadınlardan yana.

Değindiğim söyleşide, “Erkekliğin özrü dilenir mi kadınlara?” sorusuna yanıt olarak şunları söylemiştim:

“Pipili doğduğumuz için, XY kromozomu taşıdığımız için, testislerimiz testosteron ürettiği için, vb. özür dileyecek değiliz her halde. Biyolojik kimliklerimizi biz seçmedik. Öte yandan, (…) tanıdığımız/tanımadığımız tüm kadınlardan, ilk çağlardan bu yana ve hâlâ bugün erkeklerin kadınlara karşı işledikleri tüm suçlardan ötürü hemcinslerimiz adına pekâlâ özür dileyebiliriz. Başka bir deyişle, tüm samimiyetimizle şunu pekâlâ beyan edebiliriz: ‘(...) Kadınlara karşı suç işleyen kişi bir hemcinsim olsa dahi onunla ‘hemcins dayanışması’ içine girmeyi reddediyorum; suçludan değil daima mağdurdan yana tavır alıyorum’. Eril toplumsal kimliğin ve erkeklerin işledikleri tüm suçlar için tüm kadınlardan özür dilemenin anlamı bence budur.”

“Bu genel tavrın ötesinde, işin bir de özel, yani bu bağlamda enikonu siyasi yönü var: Ataerkil toplumda eril kimlikle yetiştirilmiş erkekler olarak, eğer küçüklüğümüzden beri bireysel olarak hiçbir kadına karşı en ufak bir cinsiyetçi suç işlemediğimizi, bilerek ya da farkına varmadan hiçbir ayrımcılık uygulamadığımızı ve erkek olarak bize sunulan hiçbir ayrıcalıktan asla yararlanmadığımızı söyleyemiyorsak, o halde toplumsal hayatta karşılaştığımız ya da özel hayatta temasta olduğumuz tüm kadınlardan, işlediğimiz bu bireysel suçlar için de özür dilemeliyiz bence.”

Ardından şunu da eklemiştim:

“Gerçi özür dilemek tek başına hiçbir sorunu çözmez, ne verilen zararların sonuçlarını ortadan kaldırır, ne de hatalarımızı telafi eder. Vicdanımızı rahatlatmaya bile yetmeyebilir. Ama en azından bir başlangıçtır. Neyi, nasıl telafi edebileceğimizi kadınlarla konuşmak amacıyla muhatap alınmayı hak etmek için bir ön şarttır. Eril canavarlar, potansiyel tecavüzcü ya da katiller olmaktan çıkıp insan olmaya doğru atılmış bir ilk adımdır. Karşımızdakine ve kendimize duyduğumuz saygının gereğidir. Bunu bari kadınlardan da kendimizden de esirgemeyelim”.

“Siyaseten doğru” cümleler kurarak vicdanımı rahatlatmaya odaklı olsaydım, altı ay önceki bu sözlerimi gündeme bağlayıp güncellemekle yetinir, böylece usulca yeniden köşeme çekilebilirdim.

Gelgelelim, en baştaki teşbihe dönersek, “şişedeki gibi durmuyor”! Yani yazı yazmaya başlayınca laf lafı açıyor, düşünce başka düşünceleri de çağırıyor, yeri geliyor kalemden bazı itirazlar dökülüveriyor kâğıda, bazen de en azından bir iki nüansı hatırlatma dürtüsü galebe çalıyor…

İFŞANIN HAKLILIĞI, LİNÇ ORTAMININ TATSIZLIĞI…

Örneğin, gizli ve cezasız kalan suçları açığa çıkarttığı için “ifşa”yı ben de onaylıyorum. Ataerkil devletin “sapına kadar eril” erkleri mağdur kadınlara etkin başvuru imkanları tanımadıkları için çıkmıştır bu yöntem.

Adalet kadınlara adalet dağıtabilseydi gerçekten, yani cinsel suçlar yapanın yanına kâr kalmasaydı, kimse başından geçen travmatik olayları sosyal medyada ortaya dökme ihtiyacını hissetmezdi.

Ayrıca mağdurun şikayetinin kolayca ve hızlıca yayılmasını sağladığı, benzer sorunlar yaşamış olan kadınların da sözünü özgürleştirdiği ve kolektif tepkilere/dayanışmaya izin verdiği ölçüde sosyal medyanın mağdurların kendilerini ifade etmelerinde yararlı bir araç olduğunun ben de farkındayım…

Öte yandan, aynı sosyal medya mecralarında, hiçbir filtreden geçmemiş ölçüsüz ve kontrolsüz bir öfkenin bir anda kabarıp taşmasıyla oluşan “linç” ortamına ne demeli? “Kesin ve net tavır almak”, ille bu linç kuyusuna bir taş atmayı mı gerektiriyor?

Kaldı ki bu “sosyal medya linçleri” neye hizmet ediyor? Bizzat ifşa sürecinin ciddiyetine ve inandırıcılığına da zarar vermiyor mu? Bu ölçüsüzlük, zanlıların kendilerini mağdur göstermelerine, haksızlığa uğradıklarını iddia ederek demagoji yapmalarına olanak tanımıyor mu?

İfşayı olanaksız kılmaksızın, bu sakıncayı ortadan kaldırmanın bir yolunu bulamaz mıyız?

“Kadının beyanı esastır” ilkesini ben de doğru buluyorum. Bu tür vakalarda elbette mağdurun beyanı esas alınarak olay derhal soruşturulmalıdır, kanıtlanması zor vakalarda da bu ilke dikkate alınmalıdır.

Bununla birlikte, bu ilke sosyal medyada zaman zaman çarpıtılarak “mağdurun beyanı, zanlıyı mahkûm etmek için her koşulda ve başka hiçbir değerlendirmeye gerek olmaksızın tek başına yeterlidir” şeklinde yorumlanmıyor mu?  Savunma hakkını hiçe sayan böyle bir uç yorum, vahim sakıncalar doğurmaz mı?

Buna meydan vermemek için ve madem ataerkil “adalet” erkine -haklı olarak- güvenemiyoruz, alternatif bir toplumsal filtre mekanizması yaratamaz mıyız?

Örneğin bu tür cinsel suçlar konusunda deneyi olan kadınlardan oluşturulmuş ve kadın örgütlerinin tayin edeceği bir kurulun en azından tartışmalı vakaları ele alması düşünülemez mi? Bu kurulun, tacize uğrayan kadınların haklarını merkeze koyarken, savunma hakkını da gözeterek yapacağı nitelikli bir değerlendirme, kamu vicdanını daha sağlıklı ve adil biçimde bilgilendiremez mi?

SANATÇI/EDEBİYATÇI TACİZCİLERİN ESERLERİ NE OLACAK?

Kadınlara (ve çocuklara) şiddet uygulayanların ya da cinsel suç işleyenlerin hangi mekanizmalarla ifşa edileceği meselesinden kısmen bağımsız olarak, bir de “eril failler” edebiyatçı ya da sanatçıysa, eserlerinin akıbetinin ne olacağı meselesi var…

Eğer bu tarz eylemleri yanlarına kâr kalmayacaksa, bu tür suçlar işlemiş olmanın söz konusu sanatçıların ya da edebiyatçıların toplumsal itibarına, yani saygınlıklarına da zarar vermesi kaçınılmazdır. İfşanın bir amacı da bu sayede caydırıcı bir etki yaratmak değil midir zaten? Artık mağdurlar utanmasın, suçlular utansın.

Öte yandan, bu “itibarsızlaştırmanın” söz konusu edebiyatçı ya da sanatçıların eserlerine etkisi ne olacaktır?

Bir yıl önce Artı Gerçek’te yeni yazmaya başladığımda da bu konu gündemdeydi ve ilk yazılarımdan birini bu tartışmaya ayırmıştım. Fikrim değişmedi. Özetle:

- Suçu işleyen kim olursa olsun, suç suçtur ve suçlu cezasını çekmelidir, hiçbir kişinin, sevilen bir yazar ya da sanatçı, halka mal olmuş bir hak savunucusu da olsa dokunulmazlığı olamaz. Her erkek tüm suçlarının hesabını versin, sonuçlarına katlansın.

- Ceza/yaptırım suçla orantılı olmalıdır, keyfi olmamalıdır. Yani “herkese dokunamıyoruz bari gücümüzün yettiğine çullanalım” mantığı geçerli olmamalıdır. Ayrıca suçun niteliği ille bunu gerektirmiyorsa, her vakada “ömür boyu meslekten men” gibi bir ceza da uygulanmamalıdır. Adalet ararken adaletsiz ve ölçüsüz davranamayız.

- Yazarla ya da sanatçıyla eserini elbette birbirinden tamamen ayıramayız. Yaşantının, duruşun, düşüncelerin, eylemlerin ya da işlenen suçların elbette esere de “bir” yansıması vardır. Ayrıca her “yazarım” (“sanatçıyım”) diyenin her yaptığı iş de bir sanat ya da edebiyat eseri değildir.

Öte yandan, eserinin mutlak değil ama görece bir özerkliği dahi yok mudur? Sanat ya da edebiyat eserinin bizzat tanımı, bu eserin yaratıcısının kimliğini, kişisel yaşamını, düşünce, inanç ve eylemlerini, dahası toplumsal itibarını aşan bir boyuta sahip olması değil midir?

- Son vakalarda yayınevlerinin kadınların haklı öfkesini ve tepkisini göz ardı edememelerini anlamlı bulabiliriz… Gelgelelim, yüz kızartıcı suç işlediğini düşündüğümüz bir edebiyatçıyı (ya da sanatçıyı) “itibarsızlaştırmak” adına bu kişilerin tüm eserleri fiilen yok edilmeli midir ya da dolaşıma çıkması tümüyle engellenmeli midir? Suç işleyen (bazen de henüz sadece “zanlı” konumundaki) sanatçı ya da edebiyatçının eserinin yasaklanması ve sansür edilmesi midir çözüm?

SÜRECİN TÜM SONUÇLARINA KATLANMAK…

- Kaldı ki suç işleyen sanatçının/edebiyatçının “itibarının geri alınması” gereği yalnızca yaşayan kişiler için mi geçerlidir? Bugünün “eril failleri” bu şekilde cezalandırılırken, dün benzer suçlar işlediği bilinen ya da saptanmış kişilerin dokunulmaz kalmaları, tutarsız ve samimiyetsiz, çifte standartlı, hatta düpedüz ikiyüzlü bir yaklaşım olmaz mı?

Bugünün tacizcisinin kitapları dağıtılmazken, dünün tacizcisinin tecavüzcüsün ya da şiddet uygulayanın kitapları baş tacı edilebilir mi? Pandora’nın kutusunu tamamen açacak mıyız yoksa geçmişin pisliklerini halının altına süpürmeye devam mı edeceğiz?

Ve eğer sanatçının bireysel suçlarının hıncını eserlerinden çıkartmaya kalkarsak, bunun tüm sonuçlarıyla yüzleşmeye hazır mıyız?

- Sonuç olarak, “gerçek sanatçılar ve edebiyatçılar kusursuzdur, asla yüz kızartıcı suçlar işlemezler” diyebilir miyiz? Yani dün, bugün ve yarın hiçbir “gerçek” sanatçı ve edebiyatçı asla kadınlara ya da çocuklara yönelik şiddet uygulamaz, cinsel suçlar işlemez, ırkçılık ve ayırımcılık yapmaz, muhbirlik yapmaz, faşist ve baskıcı rejimleri desteklemez diyebilir miyiz? Bu iddia gerçekçi olabilir mi?

Ve eğer böyle bir iddiada bulunamıyorsak, o zaman kimi gerçek sanat ve edebiyat eserlerinin de bu tür suç işlemiş kusurlu kişiler tarafından üretilmiş olduğu gerçeğiyle de yüzleşmemiz gerekmez mi? O halde suçlularla beraber sanat eserlerini de mi çöpe atmalıyız?

- Dahası, bugünlere adı ve eserleri kalan edebiyatçıların/sanatçıların büyük çoğunluğu egemen (hatta düpedüz sömürgeci-emperyalist) ülke, sınıf ve sosyal kesimlerin egemen erkekleri değil mi? (çünkü ataerkil düzen esas olarak sadece o erkeklere bu imkanları sundu, istisnalar kaideyi bozmaz)

Bu erkeklerin birçoğunun (neredeyse hepsinin?) geçmişine ve yaşantısına pertavsızla baksak, bugün yüz kızartıcı olarak değerlendireceğimiz davranışlara rastlama ihtimalimiz az mıdır? Hele kadın hareketinin çok zayıf olduğu, ataerkinin yeterince sorgulanamadığı ülkelerde ve dönemlerde…

O halde “itibarsızlaştırma adına eserlerini yok edelim” yaklaşımını benimsersek, bunun tüm dünyada hemen tüm sanat, edebiyat hatta düşünce tarihini yok etmeye kadar varabileceğini de hesaba katmamız gerekmez mi?

Suç işleyen bir edebiyatçıyı/sanatçıyı “itibarsızlaştırmak” adına bu eserleri yok etmek kimi cezalandırmaktır gerçekten? O eseri üreten suçlu bireyi mi, o eserin mal olduğu toplumu ya da insanlığı mı?

Bu suçlu “adamları” eskiden yaptığımız gibi “tanrılaştırıp” yüceltmeyelim, kusurlarını ve işledikleri suçları görmezden gelmeyelim, sanat ve edebiyat tarihini, düşünce tarihini bu öğeleri de dikkate alarak yeniden yazalım. Buna varım.

Dahası, geçmişten miras kalan tüm eserleri bugünün daha ileri, erillikten, sınıfsallıktan, ırkçılıktan ve her türlü ayrımcılıktan, ataerkil zihniyetten olabildiğince arınmış kriterleriyle yeniden değerlendirelim, yeniden tasnif edelim. Hatta egemen zihniyetin kıyıda bıraktıklarını da tozlu raflardan indirip taze gözlerle yeniden bakalım. Buna da varım.

Hatta bu yeniden değerlendirme süreçlerinin zorunlu ve kaçınılmaz olduğuna da inanıyorum.

Bununla birlikte, söz konusu suçlu “adamların” hiç olmazsa “bazıları” gerçek bir sanat ya da edebiyat eseri üretebilmişlerse eğer, bu eseri neden ille çöpe atalım ki? “Bu eseri şu suçu işlemiş kusurlu bir birey yarattı” diye kenarına not düşmekle birlikte, ardından da “ama eserin kendisi artık topluma aittir” diyemez miyiz?

Diyemezsek, yarının kusursuz, erillikten arınmış sanatçıları, edebiyatçıları hangi eserleri aşarak yenilerini üretecekler?