İnsanların birbirleriyle “hangi dille” iletişim kurdukları salt teknik, dilbilimsel, dar anlamda kültürel bir soruna indirgenemez. Kurulacak olan iletişimin gerek niteliği gerekse de gidişatı, büyük ölçüde söylenenlerin içeriği kadar, “nasıl bir dil kullanarak” söylendikleri ve “ne tür bir söylem” çerçevesinde ifade edildikleri tarafından belirlenir.

“Şekeri ver!”; “Git bana şeker getir!”; “Bana şeker vermelisin!”; “Şeker istiyorum!”; “Şeker alabilir miyim?”; “Rica etsem bana şekeri verebilir misin?”; “Ya abi ya bir şeker de ben alabilir miyim?”; “Ne olur bana da biraz şeker versen?”, “Canım şeker çekti galiba”; “Ne o, şekeri tekeline mi aldın?” ; “Şekerin dibine darı mı ektiniz yahu?”; “Bana şeker koymayı yine unuttun!”; “Şeker bitmiş galiba”; “Şeker almayı yine unutmuşsun!”; “Hani bana şeker?”; “Aa, şeker mi var?”; “Ah canım, bana şeker mi verecektin?”; “Bana niye şeker yok?”; “Biraz da bana şeker versen ölür müsün?”; “Ne istersen yaparım, yeter ki bana şu şekeri veriver”…

Bu ve benzeri ifadelerin tümü aynı talebi, şeker istendiğini dile getirmenin değişik yollarıdır. Hangisini seçtiğiniz, muhatabınızla aranızdaki ilişkinin, ona karşı konumunuzun, ama aynı zamanda onunla ne tür bir iletişim içinde olduğunuzun/olmayı seçtiğinizin göstergesidir.

İletişim dili, ifadenin kültürel düzeyi, hoyratlığı/zarafeti ya da “şekerliği” kadar, toplumsal ilişkideki karşılıklı konumun ve niyetin ne olduğunun göstergesidir. (gerçi, bazıları ağızlarını açmaya dahi tenezzül etmeden şekeri alıverirler ya da adamlarını yollayıp el koyuverirler, o başka!)

Örneğin iktidardakilerin kendilerine özgü, kendini derhal belli eden bir dilleri vardır.
Fransız yazar Céline’in dediği gibi, bu dil “içinde sanki hep ufak bir kırbaç barındıran bir vurguya” sahiptir: “Uşaklara hitap ederken daima lazım olan cinsten…” Muhataplarından üstün olduklarını, onlarla eşit düzeyde ilişki kurmalarının söz konusu olmadığını daha kurdukları ilk cümlede belli ederler.

İktidardaki sizi eşiti olarak görmez, dolayısıyla o sizinle asla tartışmaz, size fikir danışmaz, sizden bir şey öğrenmez, itiraz kabul etmez, size hak vermez, hatasını kabullenmez, kendini ve kendi doğrularını asla sorgulamaz, size karşı dürüst davranmaz, eşit mesafeye girmez, beğenisini belli etmez, sizinle sırlarını paylaşmaz, dertleşmez, sohbet etmez, dostça şakalaşmaz, gülmez…

O sizi daima ötekileştirir, dışlar, aşağılar, hatta sizden iğrenir, kuşkulanır, dürüstlüğünüzü sorgular, açığınızı kollar, tahrik eder, ısırır, hırpalar, hesap sorar, azarlar, bağırıp çağırır, hatta böğürür, sizi hep suçlar, haddinizi bildirir, rezil eder, alay eder, yıldırır, küçümser, hafife alır, hor görür, tersler, dudak büker, harcar, ezer, sırtını döner, şikâyet eder, iftira atar, sizi utandırmaya çalışır, eninde sonunda da size daima hakaret eder…

Sonuç olarak o sizinle karşılıklı konuşmaz, yalnızca tebliğ eder, buyurur, emreder, talimat yağdırır, kestirip atar, sizi susturur, hatta yok sayar: aslında, o sizinle “muhatap dahi olmaz!”

Sizin çenenizi kapama ve haddinizi bildirme işlemini bizzat üstlenmeyi dahi çoğunlukla zul addeder, "adamlarına" havale eder… Onun adına size karşı bu küstah, tepeden bakan, aşağılayıcı, hakaret eden dili (özellikle “efendinin ağzına yakışmayan” kaba sözcükler ve ifadeler) kullanma görevini genellikle daha “aşağı tabakalardan” seçilmiş olan düzen bekçileri üstlenir; sözde kibar efendilerinin adına iktidarın sözcüsü olarak ağızlarını onlar bozar (istisnalar kaideyi bozmaz).

Bu dili kullananları herhangi bir tartışmada derhal ve rahatlıkla tanırsınız: örneğin size cevap yetiştirirken bile aslında size değil, arkanızdan tribünlere hitap etmektedirler. Tek yapmaya çalıştıkları şey, sizin değersizliğinizi kanıtlamak, kendi üstünlüklerini vurgulamak, iktidar konumlarını pekiştirmektir. Düşüncelerinizle değil kişiliğinizle uğraşırlar, sizi şahsen yıpratarak sizin gibi bir insanın düşüncelerinin dikkate alınmaya değer olmadığını vurgulamaya çalışırlar. Dahası, savunduğunuz düşüncelerin aslında size ait olamayacaklarını, kendinize ait bir düşünceye sahip olacak yeterlilikte olmadığınızı, dolayısıyla mutlaka sizden daha güçlü, başka "iktidar odaklarının" etkisi altında olduğunuzu, hatta onların uşağı, “maşası” olduğunuzu vurgularlar (hatta “satın alınmış” olmakla suçlarlar).

Sizinle eşit zeminde tartışmaya tenezzül dahi etmeden, sizi alt ettiklerinin tribünler tarafından tescil edilmesini beklerler. Tek amaçları “kazanmaktır”, “son sözü söylemektir”, bu uğurda her yol mubahtır: en ufak bir “aydın dürüstlüğü” sergilemezler, zaten tartışmaz kavga ederler, sıkıştıkça işi kişiselleştirerek kabalaşırlar, düzeyi düşürüp belden aşağı vururlar, düşünce açıklamaz, hakaret ederler…

İşte bu dil ve bu söylem, iktidarın, iktidardakilerin dilidir: patron dilidir, amir dilidir, reis dilidir, müdür ya da komutan dilidir. Egemen erkeğin kadına ve çocuklara karşı kullandığı dildir; egemen sınıfın kadınlarının uşaklara karşı kullandıkları dildir; “üstün ırkın”, “üstün sosyal sınıfın”, “üstün mevkidekilerin” ya da “üstün inanç sahiplerinin” diğer insanlara karşı kullandıkları dildir. Ezenlerin, sömürenlerin dilidir… Faşizmin, militarizmin, otoritarizmin ve savaşın dilidir… Şiddetin, tecavüzcünün, işkencecinin ve katilin dilidir.

Bu dilin asıl işlevi (iktidarın sürmesini sağlayan diğer baskı mekanizmalarıyla birleştiğinde), “altta kalanın” söz almasını, konumuna itiraz etmesini, kısacası iktidardakine “hayır” demesini engelleyen bir duvar örmektir. Böylece patron/amir karşısındaki emekçi; erkek karşısındaki kadın; yetişkin karşısındaki genç/çocuk; devlet/bürokrat karşısındaki vatandaş; asker/polis karşısındaki sivil; ağa karşısındaki köylü; zengin karşısındaki fakir; eğitimli karşısındaki eğitimsiz; şef karşısındaki nefer; dini otorite karşısındaki inanan; çoğunluk grubuna ait olanlar karşısındaki azınlık mensubu; geleneksel kesimlerin sözcüleri karşısındaki aykırı birey; yani iktidar dışındaki tüm kesimler,  egemenlerin karşısındaki “iktidarsızlar”, her söz aldıklarında bu duvara çarpıp aşağılanarak, horlanıp sindirilmek suretiyle, gördükleri baskıyı ve konumunu giderek kabulleneceklerdir. Bir süre sonra itiraz dahi edemez hale gelip, bu durumu içselleştireceklerdir: mevcut iktidar böylece sürüp gidecektir…

Bu hoyrat iktidar dilinin izin verdiği biricik “talep ifadesi”, yalvarma/dilenme dilidir, “arz”dır. Arz etmek, talebin karşılanıp karşılanmamasını tümüyle iktidar sahibinin keyfi iradesine terk ettiği için, yani verilecek olanı bir hak değil, “lütuf” haline getirdiği için, iktidarsızın iktidar karşısındaki “aşağı” konumunu pekiştiren bir dildir. İktidarın kendine hitap edilirken kullanılmasına izin verdiği biricik dil, işte bu itaat dilidir, susup kabullenme dilidir.

Gerçi, daha “akıllı” ya da özgüveni daha yüksek olan iktidarlar, dayatma dilini daha örtük, dolambaçlı, kandırıcı, sinsi ya da kurnaz yollara da ifade etmesini bilirler… Ama bu yolla sonuç alamadıklarında er ya da geç “emir kipine”, yani bildik hoyrat iktidar diline geçeceklerdir.

Sonuç olarak iktidar dili, mevcut toplumsal güç ilişkilerinin kaçınılmaz bir uzantısı olarak, iktidarı pekiştiren bir “işlev” görmektedir. İktidar ilişkilerine dayalı bir toplumda, iktidarda kalma mücadelesi veren iktidar sahiplerinin diğerleriyle bu dille iletişim kurmaları işin “doğasının” gereğidir.

Asıl anlaşılması zor olan, muhaliflerin bile sıklıkla iktidar diline benzer özelliklere sahip bir dil kullanmalarıdır.

Bu olguyu nasıl açıklayabiliriz? İktidarda olmayanlar, iktidardaki düzene karşı olanlar, iktidar mağdurlarının sözcüleri neden kendilerine ait olmayan bu “iktidar dilini” kullanırlar?

Böyle bir dilin, iktidara karşı mücadelede kullanılmasının doğal ve haklı olduğunu iddia edilebilir; bunu, iktidarın şiddetine, baskısına, aşağılamasına duyulan tepkinin meşru bir ifadesi olarak sunanlar vardır. Tepkisellik, her zaman “doğru” ya da “akıllıca” olmasa bile, anlaşılabilir bir şeydir elbette.

Gelgelelim, iktidarın çirkin ve ötekileştirici dilinin iktidardakilere cevap vermede bir tür “bumerang” olarak kullanılmasının yararları bile başlı başına tartışılabilir bir konuyken, bu dilin muhalif kesimlerin kendi iç fikir tartışmalarında kullanılmasını neyle açıklayacağız? Nasıl meşru göstereceğiz? Sanat ve edebiyat tartışmalarında bile bu hoyrat, saldırgan dilin kullanılmasını hangi haklı gerekçeye dayandıracağız?

“Bizler”, yani iktidar karşıtları, aramızda tartışırken, görüş bildirirken, eleştiri yaparken neden bu dili kullanıyoruz? Neden kendi içimizdeki her tartışmayı bir "savaş" gibi yaşayıp, “savaş diliyle” yürütüyoruz?

Neden hoşumuza gitmeyen her fikir beyan edenden mutlaka "vay, nasıl böyle düşünürsün?" diye hesap soruyoruz? Hangi gerekçeyle "böyle düşünmeye hakkın yok!" diye yasak koymaya kalkışıyoruz? Neye dayanarak "böyle düşünüyorsan sen demek ki şunlardansın, bunlardansın" diye yafta yapıştırmaya kalkıyoruz?

Ne münasabetle "derhal bu düşüncenden vazgeç, inkâr et, özeleştiri yap, günah çıkar" diye saygısızlık ediyoruz? Ne hakla "böyle düşünmeye devam edersen sonuçlarına da katlanırsın" türünden tehditler savuruyoruz? Niye içeriğine katılmadığımız düşüncelerin dile getirilmesinin mutlaka aşağılanması ve hesabı verilmesi gereken bir "suç" olduğunu varsayan hırçın, saldırgan bir üslup kullanıyoruz?

Niçin aramızda tartışırken bizler bile muhatabımızın düşünceleriyle değil de "kişiliğiyle" ya da "gizli niyetleriyle" uğraşmaya kalkıyoruz? Hatta nasıl oluyor da sıkışınca belden aşağı vurmaktan bile çekinmeyecek kadar ahlaksızlaşabiliyoruz, yakınlarımıza bile düşmanca davranabiliyoruz?

Yoksa fikir alışverişi yaptığımızı zannederken bile aslında “savaşıyor muyuz”? Bu savaşı ille de kazanmak mı istiyoruz, hem de ne pahasına olursa olsun? Yoksa bizim de derdimiz, tıpkı iktidardakiler gibi, farklı düşünenleri "susturmak", "dersini vermek", "ipliğini pazara çıkarmak", "defterini dürmek", "madara etmek" ya da kısaca yok etmek midir? (…)

Bu durumda, iktidarıyla muhalefetiyle, ezeniyle ezileniyle, bu ülkede herkes mi sadece “kendine demokrat”? Herkes mi totaliter bir zihniyete sahip? Herkes mi potansiyel bir polis, potansiyel sansür memuru, potansiyel bir cellât, potansiyel bir "DGM savcısı"?

Tartışmalarda iktidarın hoyrat dilini kullanan herkesi ille iktidar hırsıyla yanıp tutuşan bir “gizli muktedir”, potansiyel bir “totaliter diktatör” olarak damgalamamız her durumda geçerli değildir elbette. Sonuçta ne de olsa hepimiz yeri geldiğinde bu çirkin iktidar diline teslim olabiliyoruz: en yakınlarımızla tartışırken bile bu dili kullanabiliyoruz.

Eğer kendimiz dâhil “tüm” insanların doğuştan “kötü” olduklarına hükmedip, kesif bir karamsarlıkla içimize kapanmak istemiyorsak, iktidar dilinin kendi içimizdeki uzantılarının kökenini sorgulamalıyız.

Öncelikle unutmamalıyız ki, iktidarsızlığın “mutlak” olduğu durumlara ender rastlanır. Belirli bir konumda “iktidarsız” olan kişi, bir başka toplumsal konumda “iktidar sahibi” oluvermektedir. Hemen her iktidarsızın, aslında kendinden daha zayıf konumda olan başka bir “daha iktidarsız” üzerinde iktidarı vardır. Aziz Nesin'in, “kedinin niye kapı dışarı edildiğini” anlattığı öyküsündeki gibi, amirinden fırça yiyen erkek karısına, karısı çocuğa, çocuk da kendinden daha küçüklere ya da hayvanlara iktidar dili hitap edebilmekte, “tekmeyi basabilmektedir”.

Böylece iktidar dilini hem konumu gereği, hem de kendi maruz kaldığı aşağılamanın bir “tesellisi” olarak kullanmaktadır. İktidar dili kademe kademe tüm toplum katmanlarına yayılmakta, bir tür “olağan” iletişim dili haline gelmektedir.

İktidarın dilini bu derece içselleştirip benimsememizin elbette daha derin, karmaşık nedenleri de vardır. Ancak bu bağlamda asıl can alıcı sorun, muhalif kesimlerin bile iktidar dilini kullanmalarının, toplum ve toplumsal mücadeleleri üzerindeki yıkıcı sonuçlarıdır. (…)

İktidarların herkesi birden bu kadar uzun süre susturmaları pek mümkün değildir. Ama ya bizzat muhalifler iktidara bu konuda yardımcı olurlarsa, yani birbirlerini sustururlarsa?

“İktidara karşı” olduklarını söyleyenler, kendi aralarında bile saldırgan bir üslupla tartıştıklarında, aslında iktidarsızların söze karışmasına engel olarak onların dışlanmasına bizzat katkıda bulunmuş olmuyorlar mı? Muhalif kesimler bile diğerlerini “susturmaya”, “alt etmeye” yönelik bir üslup kullanarak farklı düşüncenin ifadesini, yani kendilerinin dışındaki tüm diğer muhalif kesimlerin sesini bastırarak özünde mevcut düzenin sürmesine hizmet etmiş olmuyorlar mı?

Farklı, hatta aykırı bir düşünce ifade eden her kişi zaten iktidarın tepki vermesine bile fırsat kalmadan bu görüşü ilk ifade ettiği kişiler (yani diğer "muhalifler") tarafından hırçın bir üslupla saldırıya uğrayarak sindirilip susturulduğunda (ya da kendini benzer bir üslupla savunmaya kalkıp aynı çamurda kirlendiğinde), düzenin işi hayli kolaylaşmış olmaz mı?

Acaba muhalefet bu yüzden mi bu kadar cılız kalıyor? Eğer düzene “muhalif” olduğumuzu iddia ediyorsak, öncelikle kendi aramızdaki tartışmalarda iktidarın dilinden, saldırgan üslubundan arınmasını öğrenmemiz gerekmez mi?  (…)

Ne de olsa, çeşitli iktidar odaklarına karşı dayanışmanın gerekli olduğu muhalifler arası ilişkilerde, “eşitler arası” bir diyalog dilinin ve üslubunun benimsenmesi beklenirdi. Bu ilişkilerde bile tepeden bakan, dışlayan, hor gören ve ötekileştiren bir dilin kullanılması, hem muhalifler arası dayanışmayı zedelemekte, hem de toplumda söze karışması zaten geleneksel olarak engellenen kesimleri (kadınlar, gençler, azınlıklar, emekçiler, eğitimsizler, vb.) enikonu dışlamakta, susturmaktadır.

Böylece en kitleselinden en marjinaline kadar, iktidara karşı tüm ezilenleri bir araya getirme iddiasındaki tüm muhalif örgütlenmeler, iktidardan çok kendi içleriyle kavgalı görüntüsü veren kısır iktidar savaşlarıyla zaman ve güç yitirmeye mahkûm olurlar. Muhaliflerin birbirlerini yıpratması ise doğal olarak iktidarın gücünü pekiştirir. (…)

Yakınımız/yandaşımız olarak gördüğümüz kişilerin bizimle iktidar diliyle tartışmaya başlamaları, yani onların da bize hırçın ve dışlayıcı bir üslupla, iktidarı anımsatan bir dille hitap etmeleri halinde, onları artık "dost" olarak değil, bir "karşı cephe", bir iktidar olarak algılamaya başlıyoruz. İktidar için beslediğimiz olumsuz duyguları o andan itibaren onlara da yöneltiyoruz. Hatta düş kırıklığının, "ihanete uğramışlık" algılamasının ürünü olan ek olumsuz duyguların da etkisiyle, bu tür tartışmalarda yakınlarımıza belki iktidara davrandığımızdan çok daha sert, çok daha hırçın ya da acımasız davranabiliyoruz.

Bu kısır döngülerden kurtulmanın biricik yolu, özellikle muhalifler arası iletişimde ve tartışmalarda, iktidarın öğrettiği dilleri tümüyle terk ederek yepyeni bir iletişim dili kurmayı başarmaktır: dışlamayan, hor görmeyen, ötekileştirmeyen, incitmeyen, kestirip atmayan, susturmayan; aksine söz alıp kendini ifade etmeye teşvik eden, dayanışmayı pekiştiren, bilgiyi paylaşan, uzlaşmaya ve ortak akıl üretimine katkıda bulunan, buluşturan, birlikte yol almayı sağlayan ve özgürleştiren yeni bir dil.

İktidar dilinden arınmak, iktidarın hırçın üslubunu tartışmalarımızdan söküp atmak, yalnızca bizleri içselleştirdiğimiz iktidar hastalığından “tedavi etmekle” ve bizi iktidarın kendi içimizdeki uzantılarından kurtarmakla kalmayacaktır. Aynı zamanda iktidar karşısındaki dayanışmamızı/paylaşımımızı yeniden mümkün hale getirerek iktidarı en temel dayanaklarından birinden, yani bizleri suç ortağı olarak kullanmaktan mahrum bırakacağı için, iktidara karşı mücadelemizin başarıya ulaşmasının en geçerli ve etkili yöntem olacaktır.

Kendi içimizdekiler dâhil tüm iktidarları alt etmenin yolu, işte böyle bir dil yaratmayı ve kullanmayı öğrenmekten geçer.

Bunu başarmak kolay değildir elbette; ama iktidarla baş etmek kolay olsaydı, her türlü iktidardan çok uzun süre öncesinden kurtulmuş olmaz mıydık zaten?

Hamiş: İktidarsız dergisinde 2006’da yayımlanan eski bir yazısını çekmecesinden çıkarıp tekrar tedavüle sokmaya çalışan yazara: “Hayrola Efendi, eskimiş ayları kırpıp kırpıp yıldız mı yapacaksın? Eskiye rağbet olsaydı bitpazarına nur yağardı” diye hesap sormak mümkün kuşkusuz. Bunu duyan yazar iki ayrı açıklamayı (https://diskbasinis.org/index.php/tr/basin-aciklamalari/1208-art-tv-ve-art-gercek-te-gazeteci-k-y-m ve https://amp.artigercek.com/haberler/arti-tv-ve-arti-gercek-ten-zorunlu-aciklama) işaret edip başka bir atasözüne sığınarak kendini savunabilir: “Başkasının gözündeki çöpü görüp, kendi gözümüzdeki merteği görmez duruma düşmek istemedim…” Ardından da bir başka atasözünü hatırlatabilir: “Bu tartışmalara taraf olan tüm dostlar lütfen ellerini vicdanlarına koysunlar ve iğneyi kendilerine, çuvaldızı başkasına batırsınlar… Başka bir dille iletişim kurarak tüm sorunları çözmek mümkün olabilmeli.” Gerçi, bunu diyen yazar kendisine “hariçten gazel okumayı kes!” diye tepki gösterilmesini göze almak zorundadır. Öyle ya… Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar: Ne de olsa bülbülün çektiği dili belasıdır! Ama unutmayalım ki asıl dostun bir fiskesi yaralar bizleri…