Fransızlar, Nazilerin yarı askeri örgütü ünlü Taarruz Bölüklerinin (kısa adı S.A.) üniformalarının kahverengi olmasından ötürü faşizmden söz ederken sıklıkla “peste brune” yani “kahverengi veba” imgesini kullanırlar: 1930’larda bir anda tüm Avrupa’ya yayılan faşizmi bir veba salgınına benzetirler.

Kahverengi Veba, Nazilerin iktidara gelişlerini en iyi anlatan yazarlardan biri olan Daniel Guérin’in kitabının da adıdır.

Mussolini’nin faşist milisleri “Kara Gömlekliler”e atıfta bulunarak kahverengi yerine “kara veba” da denebilirdi aslında. Gelgelelim “kara veba” zaten Orta Çağ’dan XIX. yüzyıl sonlarına kadar yineleneduran veba salgınlarına verilen genel ad.

Faşizmle salgın hastalığın imgelerde yan yana gelmesi rastlantı değil kuşkusuz. Aniden her yere yayılabilen, herkesi avcuna alıp dönüştürebilen -yazar İonesco’nun Gergedan oyunundaki gibi herkesi “gergedanlaştırabilen”- bir bulaşıcılığı var faşizmin. Faşizm de öldürücü bir hastalık aslında, toplumsal ve zihinsel bir hastalık.

Fransız parazitolog ve yazar Anne-Marie Moulin, faşizmin 1920’lerdeki yükselişinin, 1918-1920 yıllarında ortalığı kasıp kavuran İspanyol gribi pandemisinin hemen sonrasına denk düştüğüne dikkat çekiyor.

Toplumsal dokuyu ve örgütlenmeyi yıkıp parçalayan, insanları korkutan, çaresiz bırakan, umutsuzluğa sürükleyen, dar anlamda hayatta kalma mücadelesi vermek zorunda bırakan tüm büyük felaketler, ekonomik krizler, salgınlar, doğal afetler, savaşlar, faşizme ya da benzer bir yıkıma yol açma potansiyelini taşırlar kuşkusuz.

Ölüm korkusu insanın aklını başından alır. Akılcılığı, akıl yürütmeyi, karmaşık düşünceyi siler atar, “sürüngen beyin” denen en ilkel davranış ve korkuların yer aldığı merkezlerin beyin korteksini kenara itip dizginleri ele almasına yol açar.

Faşizm denen totaliter rejime giden yol da işte bu ilkellik zemininde, kendini kurtarıcı olarak sunan ve korku salan öldürücü bir siyasi güce teslim olmaktan geçer.

Faşizm korkunun ve çaresizliğin rejimidir, korku ve çaresizlik üretir. Ölümün rejimidir, ölüme tapar, ölümden beslenir, ölümle korkutur ve daima öldürür: İspanyol faşistlerinin “Viva la Muerte!” yani “Yaşasın Ölüm!” diye bağırmaları boşuna değildi.

Korona salgınının, yani Korona’nın saldığı korkunun ardından da bir “Kara Korona” salgınının gelmesi ihtimal dahilindedir kuşkusuz.

Zaten salgından önce de böyle bir gidişatın alametleri epeydir birikmekte değil miydi? Uzayan ekonomik krizler nedeniyle doğusundan batısına ve ortasına kadar neredeyse tüm Avrupa kıtasında, ABD ve Brezilya’da, Hindistan ve Filipinler’de faşizan popülist partilerin ve otoriter şaklaban liderler iktidara gelmemiş miydi? Benzerleri başka ülkelerde de iktidar adayı değil mi?

Üstelik olacaksa eğer, bu seferki faşizm, Fransız Bilimsel Araştırma Merkezi CNRS’in müdürü yazar Jean-Philippe Béja’nın tabiriyle “High-tech bir faşizm” olacaktır… Hem de Orwel’in 1984 romanını masum bir çocuk masalı gibi gösterebilecek korkunçlukta, ileri teknolojili bir faşizm…

Alametler şimdiden birikti: Çin’deki yüz tarama programları ve her köşeye yerleştirilen yüz taramalı kameralar… Kişilere “sosyal kredi notu” verilmesi ve bu yolla güvenilirliklerinin denetlenmesi sistemi… Çalışanların ya da çocukların nerede olduklarını anında bildiren yazılımlar… Bizde de şimdiden ve sessizce yürürlüğe giren, cep telefonu sinyaliyle kişinin yerinin tespit edilmesi sonucu otomatik çağrıdan uyarı yollayan yazılımlar ve böylece devletin bireylerin bulundukları yerleri izlemesini sağlayan sistemler… Uzaktan vücut ısısı ölçen polis kameraları… Tüm bedeni çıplak gösteren beden tarayıcılar… Tüm sosyal medya konuşma ve yazışmalarının tek merkezden izlenerek kaydedilmesini sağlayan izleme algoritmaları…

Gerçi, Orwel’in öngörü yeteneğini de yabana atmak adil olmaz: Sözcüklerin anlamını kendine göre keyfi biçimde değiştirip “yenisöyleme” dönüştüren ve bir kavramın hem kendisinin hem zıddının aynı anda geçerli olduğunu iddia eden “çiftdüşünce” şampiyonu liderler şimdiden işbaşında… Düşünce -daha doğrusu “düşündürmemece”- polisi de öyle… Propaganda ve beyin yıkama trollerini ve medyasını da unutmayalım… Düzenek kurulmuş bile.

Pek yakında da sıra herhalde “terörist” addedilen kişilerin, yüz taramasıyla tanınıp uzaktan kumandayla çalışan silahlı insansız hava araçları aracılığıyla “etkisiz hale getirilmesine” gelecek. Gerçi, muhalifleri salgında hapiste tutmak ve bu sayede “itlaf etme” işini virüse havale etmek de etkili bir yargısız infaz yöntemi olabilir… Gaddarlığın ve yok edici yaratıcılığın sınırı yok.

Bu gidişle Blackmirror ve benzeri filmlerle diziler geleceği anlatan bilimkurgu distopyaları olmaktan çıkacak, yakın tarihi anlatmış olan sıradan öykülere dönüşecek…

Zaten bu tür distopik kurguların gerçeğe dönüşmesi için geriye bir tek ortalığa zombilerin saçılması kaldı! Öte yandan, virüsten çok korktuğu için aynı apartmanda oturan hekimleri bile kovmaya kalkan faniler ya da hiç korkmadığını iddia ederek ortalıkta fink atan ve maske tak diyenleri sopalayan meczuplar zaten korku filmlerindeki zombileri hiç aratmıyorlar. Bir korku filmi setinde yaşar gibiyiz maşallah…

Gerçi aslında işin çok da şakaya gelir tarafı yok: “Kara Korona şimdiden burada ya da yolda eli kulağında” desek yeridir. Tarihteki örnekleri üstelik belleklerimizde henüz tazedir.

Lakin tarihin bize öğrettiği başka dersler de var.

Her pandeminin, geçmişin kara vebasının bile bir başı bir de sonu vardır. Etkin önlem… Doğal bağışıklık kazanılması… Aşı… Olmadı ilaç.

Vebaya neden olan yersinya pestis adlı bakteriyi 1884’te ilk izole eden ve tedavisinin bulunmasını sağlayan Fransız bilim insanı Alexandre Yersin, aslında yazar Patrick Deville’in “Veba & Kolera” adlı romanına konu olan bu keşfi biraz da tesadüfen yapmış: Hong-Kong’daki salgın yerine geç giden ekâbir Yersin, rakip Alman ve Japon araştırmacılar tarafından hastaneye alınmamış, morgda çalışmaya mecbur bırakılmış. Ateşli hastalarda varlığı bir türlü tespit edilemeyen bakteriyi de işte orada, soğuk cesetler üzerinde izole etmeyi akıl etmiş.

Geçmişteki Kara Veba ve faşizm nasıl alt edildiyse, bugünün korona pandemisinin ve yarının olası bir Kara Korona’sının, yani çokça alametleri biriken “high teck faşizmin” de çaresi bulunur elbet.

Unutmayalım ki yüzyıllar boyu milyonlarca insanı kırıp geçiren veba, koronadan çok daha öldürücüydü. Milyonlarca insanın hayatına mal olan 1930’ların soykırımcı faşizmi de dönemin en gelişkin ekonomilerinden birine sırtını dayamıştı; dönemin en ileri teknolojilerini kullanıyordu ve yine dönemin en güçlü ordularından birini yönetiyordu; üstelik bugünkü popülistlerin hayal dahi edemeyecekleri devasa ve aktif bir kitle desteğine sahipti…

Peki nasıl mı çare bulunacak? Nedir mi çare?

Bu soruların yanıtı bu kadar kolay olsaydı, bilebilseydim, reçeteyi hemen yazmaz mıydım?

Gelgelelim, işimizin mucizelere kaldığını da söyleyemeyiz.

Bütün dünyada yüzlerce / binlerce bilim insanı işin biyolojik cephesinde çare arayışında. Er geç bulacaklar.

Henüz bulamadılar diye maskelerimizi çıkarıp virüse teslim oluyor muyuz?

Toplumsal cephede de tüm dünyada bu işlere kafa yoran, yıllardır canını dişine takıp her yerde, sokakta, fabrikada, mahallede mücadele eden kadınlı erkekli yüz binlerce / milyonlarca insan var.

Bu mücadelenin, bu çabanın eninde sonunda başarıya ulaşacağından umudu kesme ve mücadeleden vazgeçme lüksümüz var mı?