— Baktım adam kediler için sokağa konan su kaplarını tekmeliyor, hemen düştüm peşine. Sonra elinde sopasıyla bir bey daha geldi yanıma, ikimiz birlikte kıstırdık bir köşeye, bir güzel hırpaladık…

—Oh, en güzelini yapmışsınız ablacığım, bu şerefsizlere biz hadlerini bildirmezsek iflâh olmazlar!

—Derken başka bir bey daha geldi yanımıza, delirmiş vaziyette. Meğer bu adam bizim sokaktaki kedi yavrularını yakalayıp yoldan geçen arabaların altına atıyormuş. Polis çağırdık. Adam da zaten Suriyeliymiş!

— Vatansız şerefsizler, Müslüman olacaklar bir de!

— O şerefsiz pisliğe de aynısını yapmak gerek: Arabalar altında kalsın, akıl hastası, psikopat!

—Deli demek. Elime geçirsem Acil bile kurtaramaz onu…

— Sabaha kadar bacağından asacaksın, bak ruhi bozukluk falan kalıyor mu aşağılık herifte.

— Ulan sen benim ülkemde benim kedilerime nasıl saldırırsın, ucube!

— Polise teslim etmek yerine dişlerini döküp gönderseydiniz keşke.

— Polis zaten serbest bırakmış, yine bizim mahallede dolanıyormuş. Esmer, kafasını kazıtmış, belinde bir çanta var…

— Madem polis sağlamıyor adaleti, sokak yasasını devreye sokmalıyız!

— Yakalayalım, ellerini bağlayıp gece götürelim, başka bir şehre bırakıp gelelim…

— Polise değil kendimize güveneceğiz. Sıkı bir dövsek, bak geliyor mu bir daha buralara.

— Ulan şu şerefsiz sapık herif bana da bir rastlasa keşke. Hemen ağzını burnunu birilerine kırdırırım!

Yukarıdaki diyaloglar bir absürt komedi ya da korku filmi senaryosundan alınmış değil: Türkiye’nin refah ve eğitim düzeyi en yüksek kenti İstanbul’un en “nezih” ve “uygar” semtlerinden birinin mahallelileri arasında sosyal medyada herkese açık bir sayfada birkaç gün önce yapılmış gerçek bir yazışmanın özeti.

Özüne dokunmadan, sadece kişilerin kimliği belli olmasın diye cümle yapıları çok az değiştirildi, bir de imla hataları düzeltildi.

Bu cümleleri yazan kişilerin profiline şöyle bir göz attığımızda, pekâlâ iyi eğitimli, kerli ferli ve belli ki hali vakti yerinde, kadınlı erkekli ve değişik yaş gruplarından “normal” insanlar olduklarını görüyoruz

%90’ın üzerinde bir oranla iktidara karşı oy kullanan bir ilçede yaşıyorlar. İktidara muhalifliklerini gizlemiyorlar. Ayrıca belli toplumsal sorunlara -örneğin çevre sorunlarına, hatta ABD’de siyahlara karşı yapılan ırkçı saldırılar konusunda- duyarlı denebilecek paylaşımlarda bulunuyorlar. Bir kısmında “sol” ya da “hümanist” içerikli paylaşımlar ağır basıyor, diğerlerindeyse milliyetçilik ön planda.

Göründüğü kadarıyla aralarında “zırcahil”, “eğitimsiz”, “işsiz güçsüz”, “lümpen”, “sokak serserisi”, “mahalle kabadayısı” ya da “yobaz” denebilecek pek kimse yok: “Sıradan” mahalle sakinleri.

“Sosyal medyada böyle sözel alevlenmeler olur, insanlar anlık tepki olarak atıp tutarlar, sonra normal hayatlarına dönünce unuturlar” varsayımıyla bu tür paylaşımları hafifsemeli miyiz?

Sonuç olarak, hayvanlara kötü davrananlara sinirlenmemek mümkün mü? Hele o adam gerçekten yavru kedileri arabaların altına atıp atıp öldürdüyse, böylesine bir caniliğe isyan edilmez mi?

Gerçi, sözel şiddette kantarın topuzunun biraz kaçtığını inkâr etmek zor. Araya karışan ırkçı sözcükler de pek “şık” durmuyor… Ama tüm bunlar kuru gürültüyse, göz ardı edilemez mi?

Etmeli miyiz? Bundan mı ibaret dersiniz?

Yazışmaların devamı, “anlık bir öfke nöbeti” ile değil, çok daha derin bir zihniyet sorunuyla karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor:

— Bizim sokağa uğrarsa zaten bitiririz onu. Bildiğiniz oyarız! Ah şu kansızın bir fotoğrafı olaydı!

— Fotoğrafı varsa lütfen paylaşın. Herkese anladığı dilden konuşmak gerek. Geberemiyor bunlar.

— Aramızda nöbet tutup fotoğrafını çekmeli. Eğer bizim mahallede oturuyorsa, evini öğrenelim…

— Şunun eşgalini yayınlasak ya sosyal medyada…

— Bu sapık tam kedilere zarar verirken videosunu çekin ki haber kanallarında deşifre edelim. Şeytan soyu bu yaratıklar!

Görüldüğü üzere, mahalleli “örgütlenmeye” hazır. Modern görüntülü genç bir komşu kadın eyleme geçmiş bile:

— Bir arkadaşımla mahallede hemen bir saate yakın dolandık. Mama kaplarına ya da kedilere yanaşan şüpheli birini göremedik. Nöbetleşe devriyeler oluşturalım. Gören fotoğrafını çeksin.

İnsanın aklına ister istemez vahşi Batı’daki “ÖLÜ YA DA DİRİ ARANIYOR” afişleri geliyor…

Bu insanların bir başka ortak özellikleri, tavırlarının meşruiyetinden ve mutlak haklılıklarından en ufak bir kuşkuları olmaması. Hatta aksine, uyarıldıkları ya da sorgulandıklarında enikonu saldırganlaşıyorlar.

Örneğin ilgili kişiye sokak ortasında dayak atmış olmalarına itiraz dillendirmeye mi cüret ettiniz? Sizi de caniyle bir tutan hakareti yapıştırıveriyorlar:

— Vay sen nasıl hayvanların katledilmesinden bu kadar zevk alıp trollük yaparsın!

Aklıselime mi çağırdınız? “Bu işi yapan belli ki ruh hastası. Uygar toplumlar ruh hastalarını dövmezler, hapse de atmazlar, tedavi ederler” demek gafletinde mi bulundunuz? Tehdit dolu bir söylemle “ağzınızın payı” hemen verilir:

— Aynı sevgi dolu yaklaşımı çocuk tecavüzlerinde de gösteriyor musunuz? Pedofilleri de böyle heyecanla savunuyor musun? Beyefendi kendinize gelin!

Pedofil olduğundan şüphelendikleri birini yakaladıklarında da muhtemelen yargısız infaza tabi tutacaklarının ilamı gibi bir cümle bu…

Hatırlatmakta yarar var, tartışmayı başlatan hanımın kendi gözüyle gördüğü, ardından da kendi kararıyla şiddet uygulayarak derhal cezalandırdığı tek suç, “kediler için sokağa konan su kabını tekmelemek…”

“Yavru kedileri yakalayıp arabaların altına atarak öldürme” suçlamasını yapan tek bir kişi var, o da bu suçun nasıl işlendiğine dair hiç bilgi vermemiş. Yani kedileri yakalıyor ve tam arabalar geçerken tekerleklerin altına mı atıyor? Şoförler buna hiç mi tepki göstermiyor? Yoksa kedileri korkutmuş ve biri kaçarken arabanın altında mı kalmış? Kalmış mı? Yoksa böyle bir niyet mi atfedilmiş sadece? Yani her şeyden önce böyle bir olay gerçekten olmuş mu? Çünkü bu olayın başka tanığı yok, ortada yavru kedi cesedi de yok. Kimse olay yerine gidip çevredekilere bu olayın doğru olup olmadığını sormamış. Ve bu biricik anonim tanık, iş ciddiye binip polise şikâyet aşamasına gelince birden ortadan kayboluvermiş. Israrcı ve takipçi olmamış.

Ortalığı velveleye veren hanım ve hemen galeyana gelen komşuları için belli ki bu soruların hiçbir önemi yok. Şüpheye, sorgulamaya, kanıt aramaya da gerek yok. Hukuk kavramıyla, örneğin savunma haklarıyla ilgili değiller.

Vahşi Batı’da eskiden iki şahitle adam asarlarmış. Bu uygar mahallede kimliği belirsiz bir “gizli tanığın” tek muğlak suçlaması dahi sorgusuz sualsiz linç etmek için yeterli besbelli.

Dahası, bazı mahalleliler bu söylentiden yola çıkarak işi daha da büyütüyorlar. Biri hemen anımsıyor:

— Geçen gece kaskatı olmuş biçimde vefat etmiş bir kedi görmüştüm. Şimdi taşlar yerine oturdu: Kesin onu da arabanın altına atarak bu öldürmüştür! Adamın resmi var mı birinizde?

Bir komşu itiraz edecek oluyor:

— Kaskatı kesilmişse o kedi büyük ihtimalle kalpten ölmüştür… Bizim bahçede bir kedi geçenlerde öyle ölüverdi mesela…

Ama muhatabı, kendi farazi kuşkusunun gerçeğin ta kendisi olduğundan emin:

— Yok yok, vallahi bu yapmıştır. Ah bana bir denk gelse bu herif…

Belli ki bu uygar mahallenin bu duyarlı insanları, sırf bir söylentiye dayanarak eski Frankenstein filmlerindeki zıvanadan çıkmış kasabalılar gibi derhal meşalelerini kapıp “kedi katili ucube Suriyelinin” peşine düşecekler, kıstırdıkları yerde önce bir güzel “hırpalayacaklar”, sonrasında da…

Suriyelilere yönelik ırkçı sözler de kazara çıkmış değil ağızlardan…

Gruptakilerden güngörmüş bir hanımefendi bunu fütursuzca itiraf ediyor:

— Irkçı değilim ama bu Arapları da hiç sevmiyorum. Hele o Suriyeliler… Tövbeler olsun!

Irkçılık konusunda duyarlı bir komşusu itiraz etmeyi deniyor:

— Bütün bir ulusu, bir halkı sevmiyorum diyorsanız, bu demektir ki ırkçısınız.

Hanımefendi bu çatlak sesli haine derhal kesiyor raconu:

— Sizi ilgilendirmez! Benim sözüme laf yetiştireceğinize, bu kadar kötülük yapanlara, hayvanları katledenlere nefes tüketseydiniz keşke!

Sağduyu sahibi komşu hemen pes etmiyor gerçi:

— Hem hayvan katledenlere hem de ırkçılara söyleyecek sözüm var. Irkçılık da bir kötülüktür.

Bu ısrar çok daha öfkeli ve aşağılayıcı bir yanıta yol açıyor. Kestirip atıveriyor Hanımefendi:

— Hahahah! Siz galiba Arap sevicisiniz. O zaman bir zahmet o taraflara gidin. Arap sevmiyorum, bitti! Bunu zaten tüm Arap arkadaşlarımın yüzüne de söylüyorum, tasası size mi düştü! Bir daha cevap yazmayın bana, sizi ne ilgilendiriyor? Konumuz benim düşüncem değil, kedi!

Demek ki söz konusu olan kediyse, gerisi teferruattır…

Gel gör ki burada söz konusu olan sadece kedi değil.

Düpedüz nefret söylemi ve linç kültürü olarak tanımlayabileceğimiz bu söylem ve davranış kalıbının yukarıdaki sınırlı sosyal gruba özgü olmadığını ve toplumda kök salarak yaygın kesimlerin temel refleksine dönüşmüş olduğunu görmek için gazete sayfalarında biraz göz gezdirmek yeterli.

Zaten bu linç kültürünün az çok neye benzediğini yakından görmek isteyen herkesin oturduğu yerden yapabileceği çok basit bir deney var: Sosyal medyadaki “temalı” gruplardan ya da “aidiyet” temelli kimlik gruplarından herhangi birini seçin. Sağcı solcu, ilerici gerici, dinci ya da aydınlanmacı, şu yöreli ya da bu yöreli, şu ya da bu sosyal sınıftan, yaş grubundan, cinsiyetten olmasının hiç önemi yok. Hatta dilerseniz kendinize yakın hissettiğiniz, kendinizi ait hissettiğiniz bir grubun sosyal medya sayfası da olur.

Bir süre tartışmaları izleyin ve o tartışmalarından birinde, grubun temel aidiyetiyle ilgili olarak ya da “kutsal” addettiği bir değeri/ortak yargısı konusunda, oradaki ifade edilenlere “aykırı” bir düşünceyi dile getiriverin… Bakın derhal başınıza neler geliyor!

Üstelik dile getirdiğiniz düşüncenin o grupta ifade edilenlerle taban tabana zıt olması ve hele hakaret içermesi katiyen şart değil, “aykırı” olması yeter! Bu deneyi dilerseniz birbirine taban tabana zıt farklı gruplarda da yineleyebilirsiniz.

Gelgelelim, böyle bir deneyi yüz yüze bir ortamda tekrarlamaya kalkmamanızı -kendi beden bütünlüğünüz, sağlığınız, hatta can güvenliğiniz açısından- hararetle tavsiye ederiz.

İşlerin bu hali almış olmasının birçok nedeni var kuşkusuz.

Bu zehirli iklimden en başta siyasi iktidar sorumludur.

Bir ülkede “adalet” kavramını tamamen keyfi bir oyuna dönüştürürseniz…

Üstelik bunu alenen yapıp hele insanların gözüne soka soka ve alay edercesine gerekçelerle ortaya koyarsanız…

İnsanları uzun bir süre her tür adalet duygusundan mahrum bırakırsanız ve hak arama yollarını tümüyle kaparsanız…

Yetmezmiş gibi bir de toplumu sürekli gerip kutuplaştırırsanız, sizden olmayan herkese sabahtan akşama kadar ve günde birkaç kez hakaret eder ve tüm değerlerini aşağılarsanız…

İşte o toplum şirazesinden çıkar, öfkeden başka hiçbir şey hissedemez olur, her an cinnet geçirecek hale gelir.

Böylesine galeyana gelmiş ve herkesin sürekli “haksızlığa uğramış olma” duygusuyla sakatlandığı bir toplumda hukuk devleti kavramı buharlaşır, kimse artık sorunları ve çözümlerini ortak bir “hukuk” parametresiyle, ortak akıl ve ortak değerler çerçevesinde ele almayı düşünemez hale gelir.

Linç kültürü işte bu zeminde yeşerir.

Ve eğer o toplumda tüm mağdurları bir araya toplayabilme ve tüm kesimlerin sözcülüğünü yapabilme, ortak değerler etrafında buluşturup ortak çıkarlarını temsil etme kapasitesine sahip derli toplu bir muhalefet yoksa…

Yani her koyun kendi bacağından asılır hale gelmişse…

O zaman o toplum sonunda tamamen “atomize” olur, küçücük sosyal grupçuklara bölünür, tarikat mantığıyla hareket eden, kendi inancını tek Hakikat olarak gören, kendine özgü kutsallarını fanatikçe ve gerekirse şiddete dayalı olarak savunan, akıldan uzak ve kendi sesinden başka hiçbir sese tahammülü olmayan, başka kimseye hiçbir hak tanımayan, kendinden başka herhangi birini düşünmekten aciz, öfkesi burnunda alt katmanlara ayrışır.

Ne de olsa hiçbir toplum, faşizmi ya da benzer bir akıl dışı yönetim biçimini durup dururken ve bir günde benimsemez, hiçbir ülkede iç savaş bir anda çıkmaz. Oraya giden bir süreç yaşanır ve bu gidişatı gösteren ön alametler belirir. Bunlara zamanında tanı koymak önemlidir.

Sonuç olarak, bir ülkenin tuzu kuru ve eğitimli, kentli “modern” kesimleri dahi yargısız infaza, şiddete ve linçe bel bağlamışsa…

“Muhalif” saflarda yer alanlar dahi her tür hukuktan ve ortak akıldan tümüyle vazgeçmiş görünüyorsa…

Kendini “duyarlı ve sevgi dolu” sananlar dahi tartışma yetisini tümüyle yitirmişlerse ve kendileri gibi düşünmeyenlere öfke dolu hakaretler dışında söz söyleyemiyorlarsa…

Herkes herkesi sürekli ötekileştiriyorsa ve ötekini yok edilesi bir böcek olarak görmeye başlamışsa…

O zaman bu hale gelmiş bir ülkede basit ekonomik önlemlerle ya da salt iktidar değişimiyle çözülemeyecek derecede ciddi, acilen tedavi edilmezse ölümcül olacak bir hastalık var demektir.

Ve bu hastalığın tek bir “uygar” mahalledeki küçük bir olayda dahi ortaya çıkan bulguları yeterince ürperticidir.