Yazılarıma ara verdiğimde edebiyat gündemiyle ilgili neler kaçırmışım neler…

Ne yani, anlı şanlı edebiyatımızın gündeminin eril pespayeliklerle sınırlı olduğunu mu sanıyorsunuz? Teessüf ederim. Başka mühim meselelerimiz de var: Bizim adımız ne?

Öyle ya: Yurt dışına çıktığımızda yabancı meslektaşımıza kendimizi nasıl tanıtacağız? Türk edebiyatı mı demeliyiz, Türkçe edebiyat mı? Türkiye edebiyatı mı?

(dil dediğimiz “şey” de ne tuhaf aslında… Örneğin şu “yabancı” nitelemesi: Karşımıza çıkan Kanadalı yazar Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmadığı için “yabancı” addedilmeli… Ama eğer onu şahsen tanıyorsak, o bize yabancı olmayabilir… Ya da ülkemizden göç etmiş Kürt kökenli ama Fransızca dilinde eser veren bir İsviçre vatandaşı meslektaşınız, “yabancı” sayılmalı mıdır? Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı (yani anayasal olarak “Türk”) olmakla birlikte, İstanbul Ermenicesinde eser veren bir meslektaşınız “yabancı” edebiyat kategorisinde mi yer almalıdır? Sizi bilmem ama benim kafam şimdiden karıştı! Neyse, konumuza dönelim…)

Nerede kalmıştık? Tanışma faslı değil mi? Benim başıma geldi. Üstelik ilk kez yurt dışında bir edebiyat etkinliğine katıldığımda daha tek bir öykücüğüm bile başka bir dile çevrilmemişti. Henüz Fransızca öykü de yazmamıştım.

Bu durumda nasıl mı tanıttım kendimi?

Şöyle: “Merhaba, siz benim ne tür edebi eserler verdiğimi bilemezsiniz çünkü kitaplarım sizin dilinize çevrilmedi ama inanın bana, vallahi billahi ben de kendi halinde bir edebiyatçıyım… Pardon? Hayır, maalesef Nobel ödülüm yok, o başkası… Hapis? Yok hayır hayır, hapis de yatmadım, en azından şimdilik… Efendim? Yok, hayır, gerçi ezilen tüm ulusların haklarını savunurum ama ben hiçbir azınlığa mensup değilim. Dümdüz, sıradan bir ‘Beyaz Türk’ sayılırım… O da mı ne? Bizim buralara özgü bir deyim: “Ayrıcalıklı, üstün konumda” demek. Ben de tabii… Yani en azından kâğıt üstünde… Yoksa han hamam ya da rant sahibi değilim… Gerçi, yoksul bir semtte de oturmadım hiç. Doğru… Ama hayır hayır, iktidar yanlısı değilim, haşa. Anlamadım? Yok hayır, Fransızca ikinci anadilim ama ben Fransız yazar değilim. Yani Fransızca yazmıyorum hayır, belki ileride bir gün… Nece mi? E ben Türkçe yazıyorum… Niye mi? Nasıl açıklasam? Açıklasam mı? Ya da boş verin beni… Siz neler yazıyorsunuz?”

SİYAH / BEYAZ DEĞİL, KIZIL! Ah ah, siz bilmezsiniz memleketli yazarların yurt dışı çilesini! Eserleriniz yeterince tanınmadıktan, çevrilmedikten sonra isim ve kimliğin ne önemi var, “ha Türk ha Türkçe” demeyin. Ya Rab, bir kimlik meselesi yüzünden ne imparatorluklar battı bu coğrafyada… Ne kanlar dökülmedi!

Konuyu tartışan arkadaşların kaleminden zaten kan damlamış. Özellikle “Türk edebiyatı” taraftarı dostlarımız pek asabi davranmışlar yine: Hakaretler uçuşmuş, kurumsal krizlere yol açmış. Sevdiğim bir şair büyüğüm bayağı köpürmüş… Derken sevgili bir yazar dostum işinden olmuş… Çok sevdiğim, amca yadigârı bir başka şair büyüğüm ise haftalık kitap ekindeki yazılarına son vermiş.

“Türk edebiyatı” deyip geçmeyin, gün gelir “Türkçe edebiyatla” bile arasına husumet giriverir…

İşin kötüsü, herkes belli ki pek gönülsüzce katılmış bu tartışmaya, çünkü herkes aynı şeyden şikayetçi: Bu tartışma çoktan geride bırakılmış olmalıymış… Hâlâ bu konuları tartışıyor olmak çok sıkıcıymış…

Bence de öyle. Ama ne yapalım, madem konu açılmış… Ben de ucundan tutuvereyim…

Gerçi hakemlik taslamak niyetinde değilim. Tarafsız olup olmadığım tartışılırsa berhava oluveririm. Kaldı ki, hangi sözlüğün temel alınacağında bile anlaşamayan bir edebiyat camiasında hangi ortak değerler adına hakemlik yapılabilir?

Şeytan diyor ki, “hiç boşuna maydanoz olma, edebiyatımızın bekası sana mı kaldı?” Gel gör ki, siyasi ağırlıklı bir günlük elektronik gazetede “edebiyatçı” kontenjanından köşe sahibiyken nasıl üç maymunu oynarım?

Hem, huyum kurusun, kutuplaşan taraflar “Ak mı kara mı? Seç! Ya bizdensin ya bize karşı!” diye dayattıklarında, canım sıkılır ve hep “gri” diyesim gelir! Karşı soruyla yanıt verdiğim de olur: “Siyah ama hangi siyah?” Kömür karası mı, antrasit mi? Kara gömleklilerin rengi mi anarşist bayrağınınki mi? Ya da “Beyaz ama kar beyazı mı, kırık beyaz mı? Gelinliğin zifaf öncesi beyazı mı yoksa Asyalıların yas rengi olarak mı beyaz?” İnadına seçeneklerin dışına çıkmışlığım bile var: Kırmızı… Hem de al değil, kızıl!

Korkarım yine öyle yapacağım.

KİMLİK DALAŞLARI. “Türk edebiyatı” nitelemesinin neden rahatsızlık yarattığını anlıyorum elbette.

Kimliğini inkâr ettiğiniz, dilini hem yok sayıp hem aşağıladığınız, üstelik yasakladığınız insanların yaşadıkları kentlerin dağlarına taşlarına devasa harflerle “Ne Mutlu Türküm Diyene” yazarsanız, bunun bir tepki yaratması kaçınılmaz değil midir?

“Türk” sözcüğünü bir balyoz gibi insanların tepelerine indirirmiş olmanızın yarattığı haklı tepkiye kızmak yerine, aynaya bakmak gerekmez mi biraz?

Öte yandan, “Türk edebiyatı” yerine “Türkçe edebiyat” ya da “Türkiyeli edebiyatı” demekle meselenin özü değişiyor mu? Sorunun “Türk” sözcüğünün tanımından ve çağrıştırdığı asimilasyoncu politikalardan kaynaklandığı açıkken, bu sözcüğün sonuna “çe” eki koyunca sembolik düzeyde çağrıştırdıkları yumuşuyor mu gerçekten?

Semboller önemsizdir diyemem ama her fırsatta semboller etrafında itişmek biraz işin kolayına kaçmak değil mi? Her mesele bir sembol tartışmasına, bayrak sallamaya indirgendiğinde, dikkatler fazlasıyla sembole odaklanmıyor mu? Meselenin özü biraz bulanıklaşmıyor mu?

Meselenin özünü ise, “madun konuşabilir mi?” sorunsalının devamında, bir de “madun yazabilir mi?” meselesi olarak tanımlamak yanlış olur mu? Devamında, “madun” addedilen yazarlar yazdıklarında hangi dilde yazarlar? “Anadili” yerine “sömürgeci efendi”nin dilinde yazmak onları her koşulda kendi özüne yabancılaştırır mı? Birden fazla anadil olamaz mı? Yazarın anadili ya da hangi dilde yazdığı mı belirleyicidir, kendi kurduğu bireysel dil mi ve “ne” anlattığı mı?

Madalyonun bir de şu yüzü yok mu: İsim mi içeriği belirler, içerik mi ismi? Kendi dilini kurarak yazar olabilmiş bir edebiyatçının yazdıkları söz konusu “hâkim” edebiyatı, hatta kullandığı “efendi” dilini de dönüştürmez mi? (elbette kaleminin gücü oranında) Daha doğrusu dönüştürmemesi mümkün müdür?

Bugüne kadar dışlanan, hor görülen, susturulan değişik kesimlerden gelen yazarların kendi bireysel dilleriyle dönüşen, dertleriyle ufku genişleyen ve eserlerinin katkılarıyla evirilen bir edebiyatın adını değiştirmeseniz bile, içeriği tamamen değişmiş, başka bir düzeye geçmiş olmaz mı?

“Türkçe edebiyat” kapsamında görmek istediğiniz yazarların da dahil olduğu bir “Türk edebiyatı,” beylik “Türk edebiyatı” olarak kalabilir mi? Onların Türkçesiyle döllenen bir Türkçe, eski Türkçe olarak kalabilir mi? Bu şekilde dönüşmüş bir dilin ve edebiyatın “efendiliği” hâlâ söz konusu olabilir mi?

Asıl mesele isimlendirme mi, bu sürecin önünü açmak mı? Bu süreç, bastırılmış anadilin de yolunu açmaz mı?

DİLİN MİLLİYETİ? Gelelim isim meselesine. “Türk edebiyatı” denmesinde ısrar eden dostlar, “yazar hangi dilde yazıyorsa o dilin milliyetiyle anılır” diyorlar. Üzgünüm ama bu doğru değil!

Borgez İspanyol edebiyatına mı dahil? Ya da Cortazar? Marques? Allende? Galeano? Onlar da mı İspanyolca yazdıkları için İspanyol edebiyatçısı sayılmalı? Koca Latin Amerika edebiyatı İspanyol edebiyatına sığar mı?

Simenon Fransız edebiyatçısı mı? Ya da Nancy Houston? Dürrenmatt’ı Alman edebiyatı kapsamında mı anıyoruz? Faulkner ya da Joyce İngiliz edebiyatına mı aittir? Jorge Amado’yu Portekiz edebiyatına mı dahil ediyoruz? Ya Kundera? Çek yazar mıdır Fransız yazar mı? Becket’i hangi edebiyatın hangi hanesine yazacaksınız?

Flamanca ya da Fransızca yazıldığından bağımsız olarak bir “Belçika edebiyatı” yok mudur? Ya bugün artık olmayan Yugoslavya’da 1990’lara kadar tek bir dil olarak kabul edilen “Hırvatça-Sırpça” dilinde yazılmış eserlerin “milliyeti” ne? Sırpların, Hırvatların, Boşnakların ve Karadağlıların konuştuğu bu dil, Yugoslavya dağıldıktan sonra siyasi ve yapay nedenlerle Sırpça, Hırvatça, Boşnakça ve Karadağca olarak ayrıştı diye, o tarihten önce yazılmış eserleri de bugün bu milletlerin edebiyatları arasında rastgele dağıtacak mıyız? Bu ayrımı reddeden Mirko Kovaç gibi bir yazarı hangi kutuya hapsedeceksiniz?

Hem Azerbaycan dilinde (Azerice ya da Azerbaycan Türkçesi diye de adlandırılmıştır) bir divan hem Farsça divan, ayrıca Arapça şiirler yazmış olan Nesimi’yi ya da Fuzuli’yi “yazdığı dili temel alarak” sığdırabileceğiniz tek bir “milliyet kutucuğunuz” var mı?

Okyanusun ortasındaki toplam 200.000 nüfuslu 83 adacıktan oluşan ve 1980’e kadar İngiliz ve Fransızların ortak sömürgesi olan Vanuatu’nun en önemli şairi Grace Mela Molisa’nın ülkenin mevcut üç resmi dilinden İngilizce yazdığı Blackstone şiirini İngiliz edebiyatına katsanız tuhaf olmaz mı? Ve bu durumda aynı şairin, bu ülkenin bir diğer resmi dili olan Bismala dilinde yazdığı şiirleri hangi milliyetin hanesine yazacağız?

“Dillerin milliyeti” terimi bile sorunlu değil mi? İbraniceyi ya da Ladinoyu hangi “millete” atfedeceksiniz? Ya Arapçayı? Tek bir Arapça ya da tek bir “Arap milleti” var mı? Afrika’da bugün farklı ülkelere dağılmış milyonlarca insanın konuştuğu Svahili dilinde XVII. Yüzyılda yazılmış şiirleri hangi millete mal edeceksiniz?

Babası Sudanlı annesi İngiliz, kendisi doğma büyüme Londralı (ama sonra Barselona’ya, ardından da Amsterdam’a taşındı), İngiliz vatandaşı ve İngilizce yazan edebiyatçı dostum Jamal Mahjoub’un (yoksa Cemal Mahçup diye mi yazmalı?) kitaplarının Fransızca çevirilerinde, orijinal dil hanesine “İngilizce, Sudan” ibaresi konması normal mi? Bu onun kimliğine saygı mıdır, yoksa ayrımcılık mı?

Sonuçta her dilin, her ülkenin bağlamı, tarihi, sorunları farklı. Çözümler de farklı olacak elbette.

TÜRK ÜST KİMLİK Mİ? Bizdeki sorun “Türk” sözcüğünün resmi anlamıyla fiili anlamı arasındaki uçurumda. Eğer “Türk edebiyatı” yanlısı dostlarımızın iddia ettikleri gibi “Türk” gerçekten bir “üst kimlik” yani bu ülkenin tüm vatandaşlarının ortak adı, birleştirici kimliği olsaydı, olabilseydi, zaten bu sorunlar hiç yaşanmazdı.

İnsanlar deli mi ki durup dururken “kimlik sorunu” yaratıyorlar? Sorun ille azınlık kimliklerinin ayrılıkçılığı mıdır?  Mesele “üst kimliğin” birleştirici değil, ayrıştırıcı bir işlev görmesinde olamaz mı?

Anayasada eşitleyici bir tanım olduğu yalan değil… Gel gör ki anayasamızda kadın-erkek eşitliğinden de söz ediliyor olması her gün yüzlerce kadının şiddet görmesine, hatta öldürülmesine engel olamıyor.

Mesele şu ki, belki anayasal olarak hepimiz eşit ve “Türk”üz ama bazı Türkler yine de “daha Türk” ya da “daha eşit”…

Örneğin eğer “Türk” sözcüğü aynı zamanda diğerlerini ezen ve aşağılayan ırkçı tınılar taşımasaydı, bazı “Türkler” (Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları) “affedersin Ermeni” olmazlardı. Ecdatlarının başlarına geleni resmi söylemden farklı tanımladılar diye “ecdadımıza hakaret etmekle” suçlanıp “hain” ilan edilmezlerdi.

Başka bir örnek, eğer tüm Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları Etnik kökenlerinden ya da dinlerinden bağımsız olarak “Türk” ortak adı altında eşit olabilselerdi, bazı Türkler kendi anadillerinde eğitim görürken, bu temel hak anadili farklı olan diğer “Türklerden” (Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarından) esirgenmezdi. Hele bu ülkede dünün işgalci emperyalist devletlerinin resmi dilinde eğitim verilebilirken!

“Türk” sözcüğü kökenlerimizden bağımsız olarak hepimiz için gerçekten ortak bir “üst kimlik” olsaydı, “ulusal çıkarlar” bile daha farklı tanımlanırdı, çünkü o zaman Kıbrıslı Rumlar, Karabağlı Ermeniler, Rojavalı Kürtler ya da İsrailli Yahudiler de tıpkı Kıbrıslı Türkler, Azeriler, Türkmenler ya da Gök Türkler kadar “kardeşimiz” ve “soydaşımız” olurdu.

Bu konuya daha önce değindiğim için fazla uzatmak istemiyorum.

Başka bir deyişle eğer “Türk edebiyatı” dendiğinde bazı meslektaşlarımızın bundan rahatsız olmalarını istemiyorsanız, önce “Türklük” adına bu topraklarda başka kadim halklara neler yapıldığıyla yüzleşebilmeniz, onların da acılarına ortak olmanız, kendinizi onların da yerine koyabilmeniz, ortak tarihimize onların da penceresinden bakabilmeniz gerek…

Yani hiç olmazsa “Türk” sözcüğünü diğer yurttaşlarımızın algılarındaki dışlayıcı, ötekileştirici, aşağılayıcı, asimilasyoncu, ırkçı tınılarından, çağrışımlarından kurtarmak için çaba sarf etmeniz gerek.

Aksi halde dilediğiniz kadar “Türk edebiyatı” diye ısrar edin, bunun “Vatandaş Türkçe Konuş!” demekten bir farkı olmayacaktır.

TÜRKOFON DA KURTARMAZ! Son olarak tartışmalarda gündeme gelen bir de “frankofon” meselesi var tabii. İşte buna Fransız kalamazdım!

Bu konularda kafa karışıklığı bize özgü değil.

“Littérature francophone” (“Fransızca Konuşanların Edebiyatı”) işin başında Fransızca dilinde eser veren tüm edebiyatı (“Fransız edebiyatı” dahil) kapsayan genel bir terimdi. Frankofon da zaten “Fransızca konuşan” demek.

Zaman içinde bir kesim bu tanımı “Anadili Fransızca olmayıp Fransızcayı yazınsal dil olarak kullanan yazarların edebiyatı” şeklinde daraltmaya başlayınca, ciddi tepkiler oluştu. Çünkü “Frankofon yazar/Fransız yazar” ayırımı, kitapçılarda kitapların hangi raflara konacağını da -yani hangisinin daha çok okunacağını- belirlemeye başladı. O zaman “frankofon edebiyat” yerine “Littératures en langue française” -yani “Fransızca Dilinde Edebiyatlar”- demeyi önerenler oldu. (tıpkı “Türkçe edebiyat” gibi, evet!)

Bu ayırımlar birçok saçmalığı içeriyordu. Örneğin anadili Fransızca olan Quebec’li Réjean Ducharme ya da Aimé Césaire, Patrick Chamoiseau ve Édouard Glissant gibi Fransa’nın “okyanus-ötesi” vilayetlerinden gelen (ama anadilleri Fransızca olan Fransız vatandaşı) yazarlar, “Frankofon yazar” sayıldılar, ayırımcılığa uğradılar.

Başka bir deyişle, “Türkçe edebiyat” ya da “türkofon edebiyat” gibi adlar benimsenmesi bambaşka bir ayırımcı tuzağa dönüşebilir: “Has Türk edebiyatı” karşısına konumlandıran “Türk olmayan Türkçe edebiyat” gibi alt bir kategori yaratarak bazı yazarların ötekileştirilmesine bile neden olabilir!

Ayrımcılığın temelindeki mekanizmaları ortadan kaldırmadığınız sürece, hele karşınızdakinin niyeti bozuksa, isimleri on kez de değiştirseniz, “siyaseten çok ama çok doğru” kalıplara da dökseniz işin özü değişmez: “Negro” yerine “Afro-American” denmesi, hatta Başkanın bu topluluk mensubu olması, ABD polisinin öncelikle açık tenli olmayanları öldürdüğü gerçeğini pek etkilemiyor…

Fransa’da iş bizdeki gibi savruk bir milliyetçi tartışmaya dönünce, 2007 yılında aralarında Le Clézio, Didier Daeninckx, Jean-Marie Laclavetine, Muriel Barbery, Amin Maalouf, Erik Orsenna, Tahar Ben Jelloun, Jean Rouaud, Alain Borer, Roland Brival, Maryse Condé, Édouard Glissant, Nancy Huston, Dany Laferrière gibi isimlerin yer aldığı toplam 44 yazar, Le Monde gazetesinde ortak bir bildirgeye imza attılar.

Bildirgedeki temel vurgulardan biri, “yazarların ayrımcı tasniflere tabi tutulmasının düş gücünü belli sınırlara hapsediyor oluşuna” karşı çıkmaktı. Yazarlar, “dilin münhasıran ulusa bağlanması fikrinden vazgeçilmesi” gerektiğini savundular: “Düş gücü, zihnin sınırlarından başka sınır tanımamalıdır!”

Sonuç olarak, keskin görüşlerini pek şedit bir dille savunan dostlarımız alınmasınlar ama dil ve edebiyat gibi konular, milliyetçiliğin (ya da “solcu” adıyla ulusalcılığın) daracık siyah beyaz kutucuklarına sığmayacak kadar geniş konulardır.

Edebiyat ve dille ilgili meseleler, milliyetçi bir partinin seçim mitinginde slogan atarcasına değil, daha ciddi bir derinlikle, daha serinkanlı bir üslupla ve daha kapsamlı bir şekilde tartışılmayı hak ediyorlar.

Sizden farklı düşünen herkesi cehaletle, hainlikle ya da ırkçılıkla suçlayarak konuyu kapatmak o kadar kolay değil… Siz anlamaya gayret etmeden kestirip atıyorsunuz diye kimse dilini kesip oturmaz. Dilinizi ağırlaştırmayınız, dil kavgalarıyla dilinizi kurutursunuz sonra!

Diliniz böyle zifir olursa, her tartışmayı polisiye bir olaya ya da “ihanet/cehalet” suçlamaları sığlığına hapsederseniz, bu ülkenin insanlarını bu derece kutuplaştırırsanız, edebiyatçılar arasında bile birbirine hakaret etmeden edebi tartışma yapamaz hale gelirseniz, ülkenizin edebiyatının adı “Türk edebiyatı” olsa kaç yazar, “Türkçe edebiyat” olsa neye yarar?

Eğer kalemlerinizden sadece kan, kin ve irin damlayacaksa, böylesi bir edebiyata “Türk” ya da “Türkçe” değil, bambaşka bir isim yaraşır: Nefret edebiyatı!