Dayanma gücü ve sinir bozucu olmak

Hepimiz acıların dar geçitlerinden yürüyerek ufku görebileceğimiz bir düzlüğe çıkmaya çalışıyoruz. Çok uzun zamandır yürüyoruz o geçitlerden. “Az kaldı” diyen seslere kulak kabartıyor, yorgunluktan kısılan gözlerimizi sesin geldiği yere açıyor ve “az kaldı, az kaldı” diyerek içimizin yorgunluğuna gayret yüklüyoruz.

Evet bunca şiddetten, adaletsizlikten, hukuksuzluktan ve en çok da kendilerine benzeştirmek için üstümüzü başımızı çekiştiren kibirden yorulduk.

Ve evet her şeye rağmen “umutlu olmak güzel şey” lakin umutlarımızı bir iradeye dönüştüremediğimizde, aldatılmak da kaçınılmaz oluyor. İnsanın umudunun aldatılması, her şeyden daha fazla kırılganlık, her şeyden daha fazla acı veriyor.

“Öldürmeyen acı beni güçlendirir” mi gerçekten? Güçlendiriyorsa neden oradan oraya savruluyoruz sorusunun içimizde kol gezdiği bir dönemden geçiyoruz. Perdelediğimiz iç sorgularımız, mecbur bırakıldığımız tercihler arasında kendine bir yol bulmaya çalışıyor. Her yol birbiriyle benzeşenlerin siyasetinde eziliyor.

Üstüne konuşmayı çok sevmediğimiz bir şey bu.

Sanki konuşmaya başlasak, açık açık ifade etsek her şey üstümüze çökecekmiş, hayatımız tepetaklak olacakmış gibi diken üstünde duruyor ruhumuz. Sorgulayan ve “acaba” diyen her cümleden nefret ediyoruz bu yüzden. Belki de sorumluluğu en önde olanların sırtına yükleyen ve olası tüm kötülüklerin bedelini hızla kenara çekilerek ortada kalanın üstüne yıkan uyanıklığımızın farkında oluşumuzdandır bu. İtiraz ettiği her şeye adım adım dönüştürülmüş olmanın fenalığı tırmalar insanın içini çünkü.

Dayanma gücümüzü borçlu olduğumuz hakiki mücadele insanlarının varlığı olmasaydı ne olurdu halimiz kim bilir? Her koşulda kırılan yerlerimizi onaran, omuzlarımızdan tutup, yukarı kaldıran “onlar” olmasa, bunca şeye dayanmak ne kadar mümkün olurdu gerçekten. Onlara büyük misyonlar yüklediğimden değil, hakkı verilmeyen her şeyin bir zulme, bir hapishaneye dönüştüğünü bildiğimden bu övgü.

Demirtaş’ın bulunduğu hücreden dışarıya taşıdığı seçim kampanyası bunu hak ediyor örneğin. Cezaevinin bir hücresinden dışarıya seslenen ve bunu dert edinen birini görmemezlikten gelmek mümkün mü?

İçeride ve dışarıda etrafımıza örülen duvarlarda bir delik açmanın yolunu, yordamını bulmanın ve onun heyecanını duymanın nesi kötü olabilir ki?

Can’ın, Mücella Ablanın, Hakan’ın ve içeriden dışarıya direncin sözlerini taşıyan tüm insanların inatla “biz” diyen seslenişlerinde kendimizi bulmanın nesi kötü olabilir?

İTİRAZ ETMEK VARLIĞIMIZIN ÖTEKİ YANINI HİSSETMEKTİR

Üzerimize boca edilen bunca kötülüğün arasından, sağ salim çıkabilme iradesine sahip olmamızı sağlayan her cümleyi korumak, kol kanat germek, bizleri kötülüğe mahkûm etmeye çalışanlar için sinir bozucu bir hal elbette ve evet, kesinlikle sinir bozucu tarafta durmalı.

“Hamlemizi yapar işi bitiririz” diyen ve hukuksuzluğun sopasını sırtımıza indirmekten keyif alanlar için sinir bozucu olmak, hayatın neşesini, kahkahasını kazanmanın da bir yoludur belki de.

İradelerimiz üzerinde hükmetme savaşı verenlerin attığı taklaları boşa çıkarabilir ve bize ait olanı onların elinden kurtarabilirsek, kendilerine mecbur bıraktıkları ve üzerinde tepindikleri hakikati yeniden kazanabiliriz.

Frantz Fanon, sömürgecilerin yarattığı en büyük yıkımı “zamanla sizin kendinize onların gözüyle bakmanızı sağlamalarıdır” diye tarif ediyor.

Günümüz Türkiye’si için belirtmek gerekirse, iktidarın 20 yıldır başarmaya çalıştığı şey budur diyebilirim.

Kendimize onların gözüyle bakmamızı sağlayabilmeleri, kendimize onların bize davrandığı gibi davranmamızı başarabilmeleri (!) muhalifmiş gibi yapandan gazetecisine, sanatçısından yazarına, belediye başkanından polisine, bekçisine, hâkiminden, savcısına, siyasetçisine kadar var olan yıkımın kodlarını, Fanon’un sömürgeciler için özetlediği cümlenin içinde bulmak bu nedenle mümkün.

Onların “terör, terörist” dediğine “terör, terörist”, onların “düşman” dediğine “düşman”, onların “hain” dediğine “hain” ve derken önüne “ama” koyduğumuz ve bahaneler yaratarak onay verdiğimiz cümlelerden oluşan devasa bir yıkımın parçası haline gelmek.

Ve elbette böylesi bir ortamda bunu başarmak isteyenlere karşı “sinir bozucu olmak” seçeneği var elimizde.

Tıpkı Demirtaş’ın yaptığı gibi.

Yarını kazanmanın ve onda inat etmenin bir yolu bu.


Akın Olgun: Siyasi nedenlerle 7 yıl tutuklu kaldı. 2002’de İngiltere’ye yerleşti. 2009-2015 yıllarında BirGün gazetesinde haftalık yazılar kaleme aldı. Gazete ve haber portalları aracılığıyla düzenli olarak okurlarıyla buluştu. Adları Saklıdır, Ecel Öyküleri, Karanfil Mevsimi, Kül Sesleri ve El Alem adlı kitapları kaleme aldı. Olgun’un “Sokaksızlar” (White) ve “İnat” “Farewell” (Veda) adlı öyküleri kısa metraj olarak beyaz perdeye aktarıldı ve senaryosunu yazdığı Fısıltılar (Whispers) adlı kısa metraj filmi Feel The Reel Uluslararası Film Festivali’nden üç dalda ödüle layık görüldü.

Önceki ve Sonraki Yazılar