Erdoğan diplomasisi: İstikrarlı başarısızlık

Cumhurbaşkanı, Washington'la Moskova arasında tenis topu gibi gidip geliyor. Hiç müttefiki yok, yaptığının tersini söylüyor ya da söylediğinin tersini yapıyor.

Değerli yalnızlık da artık kıymetini açıkça kaybetti. 31 Mart yerel seçimleri öncesinde -ki muhtarlarla belediye başkanları da devletin bekasının bölünmez bir parçası haline geldi- ekonominin çöken manzarasını gündemden çıkartmak ve terör/güvenlik/savaş yani Kürt meselesini öcü gibi seçim kampanyasında birleştirici bir tema olarak sunmak için çırpınıyor, yırtınıyor birisi. Ama netice hâlâ sıfıra sıfır elde var sıfır.

ABD'nin Suriye'den askerlerini geri çekme kararından sonra, ''Toplarım ben parsayı'' zihniyetiyle meseleye balıklama atlayan Ankara, Mınbiç'i almaya, yönetmeye aday olduğunu söyledi telefonda Trump'a. Sarı ama dağınık saçlı garip adam, zaten hükümet kapalı, zaten yakınları bir bir FBI tarafından gözaltına alınıyor, Erdoğan'la uğraşacak vakti yok. Kısaca No dedi.

Bunun üzerine Beyefendi, ''Hadi Beyler Putin dostuma gidiyoruz'' dedi, ekibini toplayıp Moskova'ya uçtu. İstatistiklere göre 2016'dan bu yana Erdoğan, 38'i telefon 17'si yüzyüze olmak üzere Putin'le tam 55 kez görüşmüş. Türk diplomasi tarihinde ne SSCB ne de Rusya döneminde var bu kadar sık görüşme. Derdi Güvenlik Koridoru için icazet. İkili görüşmede herhalde iletti bu talebini. Ama 24 dakika süren basın toplantısında hiç söz edilmedi bu konudan. Putin, dağınık defans ve kova kaleciyi görünce karşısında, çok fena goller attı mevkidaşına:

+ 1998'de Ankara ve Şam'ın imzaladığı Adana Mutabakatı'nı hatırlattı ki, iki ülke arasında güvenlik sorunlarını çözmek ve iyi komşuluğu geliştirmeye yönelik bir anlaşma bu. Türk heyeti, herkesten şişman değil ama belli ki dersini çalışmadan gitmiş Rusya'ya. Hoş, çalışmış olsa da pek bir şey fark etmeyecekti herhalde. Putin, Erdoğan'a adres gösterdi: Siz gidin bu sorunu Esad ile konuşun.

 

+ ABD çekilme kararı almış olmasına rağmen, Putin basın toplantısında, ''Bayram değil seyran değil enişte beni neden öptün'' babında, ''ABD, bölgeye davetsiz olarak gelmiştir'' deyiverdi. Türk heyeti mesajı almıştır herhalde.

 

+ Moskova'daki zirvede İdlib meselesi dahil sorunlar çözülmemiş olsa gerek ki, Putin, ''Çözüm için en iyi mekanizma Moskova-Ankara-Tahran zirvesidir'' dedi. İran, Suriye'de Ankara'yı mı destekliyor ki?

 

+ Erdoğan Moskova'da iken, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı Başkanı (Dört kelimelik bu ünvanda üç kez Başkan var, enflasyon!) Al Monitor'da bir yazı yayınladı: Bu minör Başkan ''ABD'nin Suriye'deki çıkarlarını en iyi Ankara korur'' derken, liseli aşıkların kıskandırma senaryosunu mu yazmıştı yoksa vahim bir iletişim kazasına mı imza atmıştı?

 

+ Putin, Ankara'yı ABD'den uzaklaştırmak için de sakin ve temkinli davranıyor tabii.

Cumhurbaşkanı, Moskova'dan döndükten sonra iki açıklama yaptı ki, ikisi de evlere şenlik. Önce ''Bizim Suriye'de işgal gibi bir niyetimiz yok'' dedi. Peki öyleyse İçişleri Bakanı Soylu'nun açıkladığı Suriye'de TSK denetimindeki yerleşim birimi ve alanlara Kaymakam, Emniyet Müdürü, Jandarma İlçe Komutanı atamaları ne oluyor? Afrin'den yağma edilen zeytinler? ''Fırat'ın doğusunu temizleyeceğiz'' nutukları? 500m2 bahçe içinde iki katlı TOKİ evleri? Sanki Cumhurbaşkanı değil müteahhit. Üstelik Erdoğan daha önce Misak-ı Milli sınırlarının yetersiz olduğunu da söylemişti. Putin ikili görüşmede söylemiş olsa gerek ama Suriyeli bir yetkili açıkça beyan etti: ''Topraklarımızda Türk askerinin varlığına sürekli olarak sabır gösteremeyiz''. Afrin'i Şam'a belki de SDG'ye iade etmenin de zamanı gelecek sanki.

İkinci açıklama da Moskova zirvesinin başarısızlığının açık itirafı: ''Gerektiğinde güvenlik koridorunu biz kendimiz kurarız.''

Söylemesi kolay ama gerçekleştirmesi hiç de basit değil. Global medyayı şöyle bir karıştıran herkes, Şam, Moskova, Tahran ile İsrail ve hatta Washington'un, Suriye'de Amerikan askerleri çekildikten sonra Ankara'ya bir rol verilmeyeceğini biliyor. Çünkü Suriye'nin kuzeyinde, Fırat'ın doğusunda bir boşluk filan yok. Orası Suriye vatandaşı Kürtler, Araplar, Ermeniler, Süryaniler, Türkmenler ile diğer etnik ve dini gruplardan insanların memleketi. Oranın silahlı gücü var: Suriye Demokratik Güçleri. Orayı yöneten siyasi bir mekanizma var: Suriye Demokratik Meclisi. Ankara bu yapıları terörist olarak niteliyor. Ama başka hiçbir başkent bu görüşte olmadığı gibi tam aksine SDG'yi hem IŞİD'e karşı mücadelenin en önemli ve en sağlam gücü hem de kendi müttefikleri olarak görüyor. SDG birçok bölgede Rus askeriyle de ortak devriyeye katılıyor. Erdoğan bu konuda dostu Putin'e herhangi bir serzenişte bile bulunamadı bugüne kadar.

Suriyeli Kürtler, güvenlik koridoru kurulacaksa bunun BM denetiminde ya da uluslararası bir gücün denetiminde olmasını talep ediyor. Pek manidar bir o kadar da doğru bir açıklamaları daha var: ''Biz Türkiye ile iyi geçinmek istiyoruz. Afrin işgaline kadar Rojava'dan Türkiye'ye ya da TSK'ya bir tek kurşun sıkılmadı. Ama Türkiye ille de güvenlik koridoru kurmak istiyorsa, bu şeridi kendi toprakları üzerinde kurabilir!''

Mezhep temelli, fetihçi ama esas olarak tüm stratejiyi kör bir Kürt karşıtlığına oturtan Ankara'nın, başından beri Suriye'de barış ve özgürlük temelli herhangi bir başarı kazanması zaten imkânsızdı. İstikrarlı başarısızlık, her diplomatik zirvede, her açıklamada teyit ediliyor.

Son bir nokta: Geleneği traşlanan ve devre dışı bırakılan Hariciye, önemli bir zirvede, altında kendi imzası bulunan bir mutabakatın varlığını muhatabından öğreniyor/duyuyor. Saray'da Dahiliye işleriyle uğraşanlar, Menderes ve Demirel'in Moskova'yla ilişkilerinin seyrini ve vardığı noktayı biliyorlardır inşallah!

Önceki ve Sonraki Yazılar
Ragıp Duran Arşivi