Doğan Özgüden

Doğan Özgüden

Geççek ama yerine ne gelecek?

Dün sabah Info-Türk'ün Facebook sayfasında tam 50 yıl önce faşizmin kurşunlarıyla katledilen genç devrimci Ulaş Bardakçı için bir anma notunu paylaşırken, bilgisayar ekranına cuntalar, koalisyonlar ve ittifaklarla ardı arkası kesilmeden yarım yüzyıldır sürdürülen devlet terörü karanlığında umut çentiği açan Tarkan'ın Geççek'i üzerine iki dostumun yazıları düştü...

Hasan Cemal, t24'teki yazısında "Perşembe akşam vaktinden beri Tarkan'la birlikteyiz. Şıkıdım şıkıdım oynuyor millet... Nereye başımızı çevirsek GEÇÇEK GEÇÇEK! Bugün köşemi Tarkan'a bırakıyorum" diyordu.

Ragıp Duran da, Geççek'in sözlerini ve toplumda yarattığı büyük coşkuyu Fransızca olarak tüm dünya ile paylaştığı yazısında şöyle diyordu: "Pop müziğin mega yıldızı, Türkiye'nin Elvis Presley'i Tarkan'ın yeni şarkısı 'Geççek' bu hafta sadece sosyal medyada değil, vatandaşların büyük çoğunluğunun günlük yaşamında da büyük ses getirdi. Sokaklarda, fabrikalarda, bürolarda, okullarda ve evlerde herkes bunu konuşuyor... Şarkı halk direnişinin yeni manifestosu ve marşı olarak algılanıyor."

Gerçekten de, Tarkan'ın olağanüstü güzellikteki Geççek'ini dinleyip de etkilenmemek, içinden geçtiğimiz bu zulmet döneminde, hele de bu iktidarın çökertilmesini mümkün kılabilecek seçimler yakınlaşmışken, umutlanmamak mümkün değil...

İlk de değil... Ülkemizin sözde çok partili rejime geçtiği 1946'dan bu yana 76 yıllık dönemde, her seçim öncesi ya da askeri darbesi sonrası kitlelerde umut veren, coşku yaratan müzik yapılmıştır, bazıları muhalefet mitinglerinde, meydanlarda, yürüyüşlerde hep bir ağızdan haykırılmıştır. Hepsi saygı ve sevgilerimizle anılarımızdadır.

Bu konuda Sinan Kadir Sayan'ın "Yetmişlerden bugüne protest müziğin dönüşümü" başlıklı incelemesi son derece yararlı bilgiler veriyor.

Tarkan'ın Türkiye'de popüler bir müzik sanatçısı olarak ismini duyurması her iki darbeden çok sonraya rastlıyor.

Almanya'da göçmen olarak bulunan Tevetoğlu ailesinin çocuğu olarak Renanya-Palatina eyaletindeki Alzey kasabasında Tarkan'ın dünyaya geldiği yıl, Türkiye'de 12 Mart cunta rejiminin sola ve Kürt ulusuna karşı devlet terörünü en azgın şekilde uyguladığı yıldı.

Tarkan'ın Almanya'da doğduğu 17 Ekim 1972 tarihinde, Türkiye'de İstanbul Sıkıyönetim Mahkemesi, başta genel başkan Behice Boran olmak üzere Türkiye İşçi Partisi'nin 21 yöneticisini, Kürt ulusunun özgürlük ve hak eşitliği istemlerini savunan bir kongre kararından dolayı ağır hapis cezalarına mahkum ediyordu.

Sadece o mu?

Aynı yıl, Ulaş Bardakçı'nın İstanbul'da kurşunlanarak öldürülmesinin ardından 30 Mart'ta 10 devrimci genç, Mahir Çayan, Sinan Kazım Özüdoğru, Hüdai Arıkan, Erkan Saruhan, Saffet Alp, Sabahattin Kurt, Nihat Yılmaz, Ahmet Atasoy, Ömer Ayna ve Cihan Alptekin Kızıldere'de katledilmiş, 6 Mayıs'ta da Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan, TBMM'nin de onayıyla, Ankara'da idam edilmişti.

23 Şubat 1972: Türkiye Öğretmenler Sendikası'nın 53 yöneticisi Ankara Sıkıyönetim Mahkemesinde,

3 Mayıs 1972: 14 genç deniz subayı İstanbul Sıkıyönetim Mahkemesinde,

16 Temmuz 1972: Hacettepe Üniversitesi'nin 602 öğrencisi Ankara Sıkıyönetim Mahkemesinde,

23 Kasım 1972: Dev-Genç'in 27 üyesi Diyarbakır Sıkıyönetim Mahkemesinde,

12 Aralık 1972: Doğu Devrimci Kültür Ocakları (DDKO)'nun 86 üyesi Diyarbakır Sıkıyönetim Mahkemesinde,

15 Aralık 1972: Türkiye Komünist Partisi üyesi olmakla suçlanan 16 kişi İstanbul Sıkıyönetim Mahkemesi'nde ağır hapis cezalarına mahkum edilmişti.

Aynı yıl sıkıyönetim tarafından birçok gazete ve dergi kapatıldığı, kitap, plak ve kaset toplatıldığı gibi, yüzlerce gazeteci, yazar, bilim insanı, sanatçı ve müzisyen tutuklanmış, işkenceden geçirilmiş, çoğu mahkum edilmişti.

Tüm bunların ayrıntılı dökümü ve işkence belgeleri, sürgündeki Demokratik Direniş Örgütü'nün 1973 yılında yayınlamış olduğu Turkey On Torture adlı 154 sayfalık belgede mevcuttur.

İlk ve orta öğrenimini Alman okullarına gören Tarkan 1986'da ailesinin kesin dönüş yapması nedeniyle lise öğrenimini Türkiye'de sürdürürken önce Kocaeli'nin Karamürsel ilçesinde İleri Musiki Derneği'nde, daha sonra da İstanbul'daki Üsküdar Musiki Cemiyeti'nde müzik eğitimi almış, ilk südyo albümünü de 1992'de çıkartmıştı.

Protest müzik yapmadığı halde Tarkan da 1999 yılında ilk kez Türk Devleti'yle askerlik sorunundan dolayı sorun yaşamıştı. Konser için Almanya'da bulunduğu sırada Türk vatandaşı olarak 18 ay askerlik yapmak üzere hakkında celp çıkartıldığında, Kürt illerinde Türk Ordusu'nun sürdürdüğü katliamı tasvip etmediği için "Kendi vatandaşımı öldürmeyi reddediyorum" diyerek Türk vatandaşlığından atılma riskine rağmen Türkiye'ye dönmemişti. Ancak daha sonra bedelli askerlikten yararlanarak 2000 yılında Malatya'daki Altay Kışlası Ulaştırma Er Eğitim Alayı'nda 28 gün kısa süreli askerlik yapmıştı.

Askerlik hizmetinden sonra uzun yıllar Türk Devleti'yle büyük bir sorun yaşamayan Tarkan, 2013 yılındaki Gezi direnişi sırasında ilk kez aşağıdaki bildiriyi yayınlayarak baskı rejimine karşı net tavır koymuştu:

"Doğanın, toplumun ve bireyin, varlığın, hayatın ve vicdanın birbirinden ayrılamaz tarafları ve birbirlerinin tamamlayıcıları olduğunu düşünürüm. Her birinin diğerinin aklına, duygusuna ve vicdanına sürekli ihtiyacı vardır çünkü.

"İstanbul Taksim Meydanı Gezi Parkı için de durum aynen böyledir bence. Kentin soluk almasında önemi olan Gezi Parkı’nda şimdi ağaçlar kesiliyor ve doğa yok ediliyor! Bu parkın yerine yapılması düşünülen projeye karar vermeden önce bu kentin insanlarının ‘oyu’na başvurulmalıydı; bu toplumsal ve demokratik bir gerekliliktir.

"Bireyin direnmesi, üst düzey değerleri koruması için seslenmesi, pasif eylem yöntemini seçerek çadır kurması, müzik yapması kadar doğal bir şey yok. Buna karşılık yönetim kaba kuvvet kullanarak bu insanların çadırlarını yakıp, üzerlerine biber gazı sıkarak hem vahim sonuçlara yol açmış, hem de bireyin hak ve özgürlüklerini çiğnemiştir. Bir doğa tutkunu ve İstanbul’u çok seven biri olarak bu insanların, bu masum direnişçilerin yanında yer alıyorum."

Geççek'le Tarkan artık dönüşü olmayan bir yola girmiş, AKP-MHP diktasına karşı mücadelenin ulusal ve uluslararası planlarda etkin bir sözcüsü olmuştur.

Muhalif partiler de, Tarkan'a derhal destek vermiş bulunuyor.

CHP Parti Sözcüsü Faik Öztrak, "Tarkan, dünyanın, memleketinin, kendisinin içinde bulunduğu sıkıntıları, sanatçı duyarlılığı ile notalara dökmüş, insanlara umut verecek çok güzel de bir şarkı yapmış. Kimse öküzün altında buzağı aramasın" demiş.

İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener de, Geççek şarkısını Twitter'da paylaşarak "Çoğu gitti #AzKaldı" ifadesini kullanmış.

Geççek'in de yarattığı coşkuyla muhalefetin önümüzdeki seçimlerde AKP-MHP diktasını devirme ihtimali daha da artmış bulunuyor.

Ancak, bu ihtimal gerçekleşse dahi, ardından gelecek olan nedir?

Geçen yazımda da belirtmiştim... Önümüzdeki seçimde AKP-MHP İttifakı çoğunluğu yitirse bile güçlendirilmiş parlamenter sisteme geçiş hemen gerçekleşemeyecek, en azından birkaç yıl, yeni bir seçimle gerekli çoğunluk elde edilinceye kadar Türkiye cumhurbaşkanlığı sistemiyle yönetilmeye devam edecek.

Önümüzdeki ivedi soru, güçlendirilmiş parlamenter sisteme geçiş gerçekleşinceye kadar, örneğin Kılıçdaroğlu'nu cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturtacak, onun kuracağı hükümette de bakanlıkları paylaşacak olan CHP ve müttefiklerinin Türkiye'yi ne denli demokratik şekilde yönetebilecekleridir.

İşte demokratikleşmenin ilk ivedi, asla ertelenemez görevi... Cumhurbaşkanı'nın koltuğa oturur oturmaz çıkartacağı kararnamesiyle mi olur, Meclis çoğunluğunun yasama döneminin ilk oturumlarından birinde kabul edeceği bir yasayla mı olur, Türkiye zindanlarındaki onbinlerce siyasal mahkum ve tutuklu derhal serbest bırakılmalı, Türkiye siyasal yaşamında özgürce yerlerini alabilmeli, sınır içi ve sınır dışı tüm askeri operasyonlara, insan avlarına, İHA'lı, SİHA'lı can kırımlarına son verilmelidir...

Selahattin Demirtaş'lar, Figen Yüksekdağ'lar, Abdullah Öcalan'lar, Osman Kavala'lar, yerlerine kayyum atanarak zindana atılan Kürt belediye başkanları, yüzlerce gazeteci, akademisyen, binlerce demokratik örgüt üyesi, sosyal medya kullanıcısı bir gün dahi vakit kaybetmeksizin özgürlüğüne kavuşturulmalıdır.

Bunun o kadar da kolay olmadığı, üç gün önce TBMM Anayasa ve Adalet Karma Komisyonu'nda HDP Milletvekili Semra Güzel'in yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına AKP'lilerle birlikte CHP milletvekillerinin de kabul oyu vermesiyle anlaşılmıştır.

Tarkan çok güzel söylüyor, yüreklere su serpiyor:

 

Bu kaçıncı darbe ilk değil ki

Düştük evet ama kalkmadık mı?

Biz hep hayata meydan okumadık mı?

Sen ferah tut içini

Biz neleri atlatmadık ki

 

Geççek geççek elbet bu da geççek

Gör bak umudun gününü gün etçek

Oh oh zilleri takıp oynıycaz o zaman

O çiçekten günler çok yakın inan

 

Tarkan'ı dinlerken, onun doğmuş olduğu 1972 yılındaki TBMM oylamasında Deniz, Yusuf ve Hüseyin'in idamına oy veren CHP milletvekillerini, tüm solu ardına takarak iktidar olduktan sonra 1974 Kıbrıs fütuhatını yapan, 1979'da yeniden başbakan olduktan sonra 1 Mayıs'ta Taksim Meydanı'na inen TİP'lilerin tutuklanmasına ses çıkartmayan, yine üçüncü kez başbakan iken 1999'da Abdullah Öcalan'ı Kenya'da tutuklattıran, 2000'de zindanlardaki 30 siyasal tutuklu ve mahkumun "Hayata Dönüş Operasyonu" ile katledilmesine onay veren Ecevit'i düşünüyorum.

Dahası, günümüzde "hellalleşme" operasyonuna yoğunlaşmış bulunan CHP'nin bugünkü lideri Kemal Kılıçdaroğlu ve ortağı İYİP lideri Meral Akşener'in şimdiye dek Tayyip'in sınır ötesi saldırılarına Meclis'te nasıl oy birliğiyle destek verdiklerini anımsıyorum.

Ve de Tarkan'ın dizelerini tekrarlayarak, dün ve bugün olduğu gibi yarın da mücadeleden geri kalmama kararlılığımızı vurguluyorum:

 

Bu kaçıncı darbe ilk değil ki

Düştük evet ama kalkmadık mı?

Biz hep hayata meydan okumadık mı?

Önceki ve Sonraki Yazılar