Günümüzdeki çocukluk tasarımı burjuvazinin fikriydi

Modern çocukluk konsepti anne ve babalığı erken emekliliği olmayan, rapor alınıp istirahate çekilme imkanı vermeyen bir etkinliğe dönüştürüyor . İşte bu görev anne-babada, bir yandan çocuğu çok severken, diğer yandan ondan kurtulma eğilimleri yaratıyor.

Okulun vardığı kurumsal haliyle hayatımıza girmesiyle çocuklukta belirgin değişiklikler oldu. Çocuk yaşamının merkezine okulun konması çocuklukların da okul merkezli olarak yeniden dizaynını sağladı. Böylece, modern çocukluk konseptlerinin yaygınlaşması ve okul merkezli konseptin çocukluğun yapısını belirlemesi, ebeveyn-çocuk ilişkisinin niceliğini ve niteliğini değiştirdi. Modern çocukluk konseptinde anne-babanın çocuğa yaşattığı şey: akşam kitap okumak, sinemaya gitmek, çocukla zaman geçirmek, sohbet etmek, onu eğlendirmek... Teknik anne-babalığın yanında sosyal ve psikolojik anne-baba da olma durumu... Bu ağır bir şey, çünkü anne ve babalığı yirmi dört saatlik, erken emekliliği olmayan, rapor alınıp istirahate çekilinemeyen bir etkinliğe dönüştürüyor. İşte bu görev anne-babada, bir yandan çocuğu çok severken, diğer yandan ondan kurtulma eğilimleri yaratıyor. Okullar ve kurslar, biraz da suçluluk duygusu yaşamadan çocuklardan kurtulma alanlarıdır.

Okul ayrıca ailede yapısal değişikliklere yol açtı. Daha önce üretimin dışındaki insanların (özellikle yaşlıların) çocuklara göz kulak olma görevi okula aktarıldı. Çocukların okulda toplanması ve tutulması annelerin çalışmasına imkan verdi. Okulun geleceği kurmak açısından çok önemli hale gelmesi ve öğrenciliğin uzaması, ebeveynlerin sorumluluk sürelerini de uzattı. Bu çocukların anne-babaya daha uzun süre bağımlı kalmaları anlamına da geliyor. Günümüzdeki çocukluk tasarımı kuşkusuz burjuvazinin fikriydi.[1] Bu fikrin başka toplumsal katmanlara yayılması 100 yıllık bir zamana mal oldu. Yetişkinlik önceleri biyolojik bir meseleyken, yani yaşlanmayla ilişkiliyken modern toplumda yetişkinlik ‘edinilen’ bir şey. Çocukluk önceleri yetişkinin mini modeli, küçüğü gibi görülüyordu ama şimdi yetişkinlik, çocukluk denilen sürede eğitimle ve meslekle edinilebiliyor.

Postman, eski oyunların gelişen teknolojiyle kaybolmasının çocukluğun bilinen anlamda kaybı demek olduğunun altını çizer. Konu bu oyunların kaybolması değildir sadece; aynı zamanda oyun kültürünün bütünüyle yok olmasıdır. Köy toplumundaki çocuk oyunlarının seyircisi yoktur; yetişkinlerin olmadığı, gençlerin kendi aralarında homoerotik ortamda oynadıkları oyunlardır. Yetişkin antrenör ya da hakem de olmaz... Kapitalizmin gelişmesiyle birlikte çocuk endüstrisi geliştiği gibi oyun endüstrisi de oluştu. Çocukların kentlileşme sürecinde oyunlarına uygun giysiler hazırlanıyor ve bunun da endüstrisi oluşuyor. Mesela köydeki çocuklar derede yüzerken bunun için özel bir giysi yoktur ya annelerinin diktiği donla ya da çırılçıplak yüzerler. Kasabada ya da şehirde fark etmeksizin futbol oynayıp ayakkabılarını yırttıkları için çocuklar babalarından epey fırça yemişlerdir…

Modernlik öncesinde çocuklukta çalışma ve “işe yarama” başlar ve yetişkinliğe geçiş daha erken olurdu. Eğitim ve öğretim çocukluğu özel bir kategoriye dönüştürdü ve çocukluk mecburi eğitim üzerinden uzatıldı. Mecburi eğitim çocukluğu okula taşıdı. Okul çocukluğun da yaşandığı bir mekân oldu. Okuldaki uygulamalar bazı oyunlara zaman sınırı (teneffüsle) ve bazı oyunlara yasak getirdi. Okulun kültürdeki değişime en önemli katkısı karşı cinsleri bir araya getirmesiydi. Bu farklı cinslerin ortak kültür edinmelerine ve birbirlerini farklı yönlerde tanımalarına imkân verdi.

Postman “optik devrim”den söz eder. TV, ekran, reklam... Görsellik kültürü. 16. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar bilgi tekeli kitaptaydı. Yani bilgi kitap okuyarak ediniliyor ve biriktiriliyordu. Bu da çocuklara bilgiye ulaşma imkânını kapatıyordu; bilgi yetişkinlerin ve belli bir grubun ulaşabileceği bir şeydi. Optik devrim bilgiyi herkesin ulaşabileceği bir hale getirdi. TV, internet, sosyal medya vs. üzerinden kolaylıkla bilgiye ulaşılabiliyor. Kitapların sahip olduğu bilgi tekeli ortadan kalktı.

Kapitalizm daha sonra çocukluğu da paraya dönüştürebiliyordu. Çocukluk endüstrisi, çocukların tüketimin bir parçası haline getirilmesi... Küçük İbo, Küçük Ceylan, Küçük Emrah, Aman Çocuklar Duymasın, Barbie, Disney, bunlar tesadüf değil. Çocuk merkezli yaşam, çocuğa yönelik duygusal yoğunluk ve çocuk sevgisi, çocuk üzerinden çok da para kazanılabileceğini gösteriyor.

Bir başka değişim ve zorluk, anne-babanın hayatında, çocuğuna yaşatmaya çalıştığı çocukluğun olmamasıdır: Piyano kursuna gitmemiş annenin çocuğunu bu kursa götürmesi, babasıyla sinemaya gitmemiş babanın çocuğunu sinemaya götürmesi gibi... Bilmediği, uzmanı olmadığı, hiç tanımadığı, acemisi olduğu bir şeyi çocuğuna yaşatmaya çalışmak bu anlamda zor. Daha da ötesi, anne-babalar olarak çocuğun örnek aldığı kişiler olmaya çalışırken, acemiliğimizden ötürü örnek alınamayacak durumda olmamız ve bunun getirdiği narsistik bir incinme! “Urfa’da Oxford vardı da biz mi okumadık?” haklı bir söylem; aynı zamanda insanın kendisini gerekçelendirme çabası.

Acemi anne-babanın başkalarıyla rekabet ederken çocuklarıyla da rekabet ettiğine, onları kıskandıklarına da tanık oluruz: “Bizim zamanımızda tatil mi vardı?” sözü biraz da bu anlama gelir. Kendi yoksunluk ve yoksulluklarını çocuklarına yaşatmaya çalışmanın, “komşunun çocuğundan geri kalmasın, ona özenmesin” demenin (bu aynı zamanda çocuk üzerinden bir rekabet de demektir) problemli karşılığı şudur: Anne-baba geçmişteki kendi yoksulluklarını, kendi çocukluklarını çocuklarında onarmayı deniyorlardır.

Dişilik ve annelik yemek pişirebilmek, temizlik yapabiliyor olmak ve titizlik üzerinden tanımlanıyor sıkça. Bu tanım anneyi doğal olarak ‘teknik anneye’ dönüştürebiliyor. Anne çorba pişiren, elinde bezle dolaşan bir obje haline gelir. Bu yazdıklarım anneyi değersizleştirdiğim, kadını suçlu ilan ettiğim anlamına da varıyor, böylece kadın ve anne düşmanı gibi bir boyut alıyor ama erkek egemen toplumunun annelik ve dişilik konseptlerinin eleştirisi biraz da. Geleneksel rollerin yüceltilmesine itiraz, kutsallaştırılmasına eleştiri... Her ne kadar kutsalın arkasına gizlenerek gelenek, görenek ve inanç lafları etsek de kaçınamayacağız sorunlar var: Anne-babalığın ve çocukluğun yeniden tanımlanması, anne-baba ve çocuk haklarının tartışılması, anne-baba haklarının kısıtlanması gibi. Yani anne ve babanın çocuğun ‘beynini yıkama’ hakkını nereden aldıklarını tartışmak zorunda kalacağız. Çocukların bedenleri kime ait? Heterodişiliğin bebek yaşlarda çocuğun bedenine kazınması ve küpe taksın diye kulakları delmek gibi ya da erkeklik konseptinin çocukların sünneti üzerinden tanımlanması gibi...

MÜKEMMEL ÇOCUKLUK/ FAŞİST BİR EĞİTİMCİ

Modern toplum öncesinde dinler insanlara güzel bir dünya vaat ediyordu: İnsanlar inançlarının gereğini yeterince yerine getirilerse dünya daha güzel olacak ve inanan insanlar huzur içinde yaşayacaklar. Bunun koşulu olarak dinler insanlara ‘iyi insan’ olmalarını emrediyordu. İyi bir dünya iyi insanlarla (inançlı insanlarla) kurulacaktı. Bu dinsel anlatı ‘modern’de sürdürüldü. İdeolojiler de insanlara kendi iktidarlarında iyi bir dünya vaat ediyor, önkoşul olarak da iyi insan olmayı koyuyorlardı. 1900’lerde doğal bilimlere mesela biyoloji, tıp ve öjeni (bu öğreti üzerine faşizm üstün ırk kuramını geliştirdi) öne çıkıyor ve bilim insanlarını etkiliyordu. Pozitivizm ve evrim teorisinin etkisi çocuk eğitimine ve çocuk tasarımlarına da yansıdı.

Mükemmel çocuklar yetiştirilince mükemmel insanlar üretilecek ve böylece de dünya mükemmel insanların yaşayabileceği bir yer olacaktı.[2] Mükemmel olmayanlar temizlenecekti (yok edilecekti). ‘Mükemmel Çocuk’ düşüncenin en önemli temsilcisi ise Maria Montessori’ydi (1870-1952). Günümüzde kreşlerde ve ilkokul eğitiminde çok yaygın bir biçimde kullanılan ve iyi bir eğitim yöntemi olan Montessori Pedagojisi, birçok alanda bu faşizan yanı görmezden gelerek ve başka bir yönelim göstererek başarılı oluyor. Montessori ölene kadar kendi faşizan düşüncelerinden vazgeçmedi ve faşizmle arasına mesafe koymadı. Faşizm döneminde İtalya’da ve Nazi döneminde de Almanya’da kendi eğitim kurumlarını kurdu, konferanslar verdi. Ona göre normal olmak için anormal olanının elemine edilmesi gerekmekteydi. Hastalar, zihinsel engelliler bu anormaller sınıfına girmekteydi. Montessori Katolik biriydi ve dinsel öğeler öğretisinin merkezindeydi. Ona göre iyi bir eğitimle üstün insan ve üstün ırk sağlanabilirdi. Doğal seleksiyon desteklenerek sağlıklı, üstün insanlar yaratılabilirdi. Bu üstün insan ise üstün ırk olan beyaz insan olabilirdi.[3]

Biyolojik ve pedagojik ideal üstün ve mükemmel çocuk… İşte faşizmin temelindeki düşünce bu: ‘mükemmel’lik savunusuyla sapıklığa ulaşmak. Mükemmel çocukları anormallerden ayırmak gerekir. Bunun nedeni normal çocukların gelişimine katkı ya da ‘anormal’ çocukların gelişme temposuna uygunluk değil de normal’i ‘anormal’den korumak.[4] Montessori çocuk eğitiminde ayrıca militarist bir dil kullanır. Mesela çocuk oyunu ona göre oyun değil de talim/egzersizdir. Neyse ki günümüzde bu faşizan yanlar Montessori eğitiminde epey azalmıştır. Bu bağlamda mükemmel çocuk, mükemmel anne, mükemmel eğitim gibi kavramlar ve buna bağlı konseptler çok sorunludur ve eleştirel bakmak gerekir.

BU ÜLKEDE (ERKEK) ÇOCUK OLMAK

Terapi esnasında çocuk tatil için gittiği yerde kurban kesimine tanık olduğunu, hatta ailesinin çocuğu bu kurban etme anını görmeye zorladığını anlatıyor. Aile, inançlarının ritüellerini ve çocuğun bu ritüellerle tanışmasını, üstlenmesini sağlamak için çocuğu bu ana tanık yapmak istiyor. Çocuk için bu ritüel anlatısı, uygulanışı travmatik etkiler bırakıyor. Buradaki sorun babanın ve çocuğun özdeşleşmeleri ve aradaki uçurum. Kurban anlatısında baba anlatıdaki babayla, yani İbrahim’le özdeşleşirken, çocuk da anlatıdaki çocukla, yani İsmail’le özdeşleşiyor. Baba tanrıya verdiği sözü tutmak ve ona olan sevgisini kanıtlamak için çocuğunu kurban etmek isterken çocuk da İsmail’e gönül olarak yakın duruyor ve kendisini koruması gereken babasının kendisini kurban etme gerçeğiyle yüz yüze geliyor.

Çocuk babasının gönlünde gerilere itildiği gerçeğini görüyor. Yani baba kutsalı, otoriteyi çocuğundan daha fazla seviyor ve hatta otorite için çocuğunu öldürmeyi göze alıyor. Babanın otoriteye teslimiyetine çocuğun yanıtı kendi otoritesi olan babaya teslim olmak. Kuşaklar arası dizilimde baba kendi otoritesine (baba konumu) boyun eğer, teslim olurken çocuk da babasının otoritesine boyun eğiyor. Burada öldürmek bile söz konusuyken, uç noktada çok radikal bir durumken bile kimsenin ‘hayır’ı yok. Bu kültür sorgulamaya, itiraza, başkaldırıya izin ve hak tanımıyor. Bu tür toplumlarda otoritenin kolay biçimde kendini kabul ettirmesinin kültürel, dinsel alt yapısı var. Ruhsal donanım buna çok uygun. Burada mesele dinden öte erkek egemenliği. Erkek egemenliği erkek kültürü (fallik kültür) ve kutsalın denetimi ve desteğiyle güvenceye alınıyor. Bu sistemde kadın da erkek egemenliğinin işbirlikçisi olmak durumunda bırakılıyor.

Babaya karşı sorgulama isteği sünnet ritüeli üzerinden erkek çocuğun bütünüyle teslimiyle mümkün. Sünnet bir yanıyla sembolik ama reel bir kastrasyon eylemi. Ve erkek çocuğun teslim alınması ve çocuğun teslim olmasıyla bitiyor. Yani hiçbir Müslüman çocuk sünnetten kaçamıyor. Kabul etmek ve sünnete teslim olmak zorunda. Bunun psikanalitik anlamı ise erkek çocuğun babanın otoritesine teslimiyeti. Baba/otorite erkek çocuğun vücuduna unutulamayacak en mahrem anında bile karşılaşacağı, anımsayacağı bir iz bırakır. Otorite kendisinin gücünü ve erkeğe neler yapabileceğini kalıcı kılar. Kısacası erkek çocuk babanın çocuğunu kurban etme/öldürme hakkını ve hatta kastre edebileceğini, dişileştirebileceğini çocuğa anlatır.

Erkek egemenliği erkeklik tasarımları ve kutsalın denetimi, kollamasıyla güvence altına alınıyor. Bu tür toplumlarda isyan etmek, itiraz etmenin çok oturmuş bir geleneği yok. İtirazlar da kutsalın arkasına gizlenerek oluyor. İslamcıların kim daha fazla Müslüman tartışmasıyla sürüyor sıkça. Yani kutsal ve erkek egemenliği tartışmanın dışında tutuluyor. Böyle bir tartışma da çok yapay ve yüzeysel oluyor çünkü otorite ve iktidarı sınırlı sorgulanabiliyor. Müslüman ülkelerde uzun süredir gözlenen İslamcı nasyonalist çatışmasında iki taraf da kutsala sığınarak kendine politik alan açmaya çalışıyor. Kutsal, yasa, şeriat, sorgulanmıyor. Halbuki iktidar gücünü buraya dayandırıyor. Bu çatışma, Türk-İslam sentezi hikâyesi de aslında bu iki eğilimi yakınlaştırma çabası değil mi?

Kurban ritüelinde çocuklar anlatıdaki çocukla, yani İsmail’le özdeşleşir ve ona empati gösterirler. Yani babalarının kurban etmek için boynuna bıçak dayadığı çocuk. Terapilerde çalıştığı çocuk tarafında olmaya çalışan her terapist de bu bıçağın soğukluğunu boynunda hisseder.

İbrahimi dinlerin kurban anlatısında tanrı gökten kurban gönderir. Tarihte böyle bir anlatı çok önemli bir devrime işaret eder aslında. Önceleri insanlar tanrılara kurban edilirken bu anlatıyla tanrının böyle bir kurbanı kabul etmeyeceğine, insan yerine hayvanların kurban edilmesinin yeterliliğine işaret eder. Aslında tarihsel gelişimde bir sıçrama olarak da kabul edilebilecek bir gelişimdir (günümüzde hayvan hakları açısından bu ritüelin sürdürülmesi ciddi tartışma konusudur). Yani bu ritüeli insanlığın gelişim sürecindeki bir kırılma ve dönüşüm olarak, yani bir metaforik, öğretici ya da gökten sahiden kurban indiği biçiminde anlayabilirsiniz.

Erkek egemen toplumun anlatılarında çocuk ve kadının nerede durduğu bellidir. Bu anlatıda baba, otorite (tanrı, peygamber, baba=kural koyucu=otorite) çocuklarına istediğini yapabileceğini, çocuğun buna itaat etmesi gerektiği, boyun eğmesi gerektiği sonunda da İsmail gibi teslim olması gerektiği öğretilir. Çocuk için en önemli kişi olan anne/kadın, erkek egemen anlatıda önemsiz bir konumdadır. Yani bu anlatıda anne çocuğunu korumaz, baba=otoriteye itiraz etmez ve babanın kuralını kabul eder, hatta sistemin savunucusudur.

Erkek egemenliği çocuk için en önemli olan kişiyi işlevsizleştirir. Annenin burada kenara itilmesi (sembolik yok edilmesi) konuyu baba/oğul ilişkisine yani ödipal bir ikili ilişkiye dönüştürür. Baba oğul arasındaki ilişkilide şiddet ve yok etme arzuları var. Bu topraklarda yetişkinler, babalar, otorite (devlet, kutsal) çocuklarına (gençler) birçok zulüm yapıyor. Bu zulmün kabulünün, onayının çocukluktan başlayan ve anlatılarla güçlendirilen bir geleneği var. Otorite istediğini yapar ve itaat etmeliyiz. Öğretilen budur. Anneden annelik görevinin alınmasıyla baba (otorite, devlet, baba, iktidar) ilişkideki şiddet önlenemez hale de gelir.

Kısacası oğlunun öldürülmeye götürülmesine sessiz kalan anne gibi bu ülkede kadınlar da zulmün işbirlikçisi olabiliyorlar. Zalim baba ve bu zulme sessizlik. Burada kadın hareketinin son yıllardaki güçlü itirazının altını çizmek gerekiyor. Sanıyorum bu zulmün önlenebilmesindeki en güçlü hareket ve karşı duruş bu. Kısacası umut da bu harekette ve bu harekete destek verilmesinde. Otoritenin (kutsal, devlet, baba) kadınla bu kadar uğraşması, hayatı kadına zorlaştırmasındaki asıl dert de bu: Kadınlar binlerce yıllık erkek düzenine son vermek istiyorlar.

ÇOCUKLARI SEVİNİZ!

Kolektif kültür ayakta kalabilmek için bireysel olanı yontmak, en aza indirmek zorunda. Mesela ailede herkes vazifelerini yaptığı sürece aile varlığını sürdürebilir. Bu ailelerde katı bir görev dağılımı var. Erkeğin ve kadının vazifeleri. Daha önce Türk Kültüründe Erkeklik Konsepleri’nde yazdım. Erkek bu dağılımda bayağı avantajlı. Ailenin birim olarak varlığını sürdürmesi için de herkes bu vazifeleri yapmaya zorlanır. Yani kolektif kültürde ‘canım istemiyor’a çok dar bir alan bırakılır. İnsanlar canın istediklerinden çok vazifelerini yaparlar.

Sonra modern çocukluk, aile, küçük aile modelleri gelişti. Okuduk, duyduk. Ve pedagojik olarak doğru bilineni yapmayı deniyoruz. Çoğu kez olmuyor. Mesela ‘çocukları sevin, çocuklara sevgiyle yaklaşın’ diyorlar. Haklılar. Ama sevginin okulu yok ve o kadar çok sevgi türü var ki! Sevmek çoğu kez seviyor rolü yapmak, seviyor görünmek olabiliyor. Ve bu durumlarda çocuklar bu hileyi çabuk fark ediyor. Otorite ve vazifeler üzerinden tanımlanan bir aile… Böyle bir eğitim konseptinde büyüyen çocuklar kendileri anne/baba olunca problemli yaşanmış kendi çocukluklarını çocuklarında onarmak istiyorlar. Çoğu kez olmuyor. Halbuki içlerindeki bu yaralı çocuğu kendi çocuklarıyla arkadaş edebilseler ve bu arkadaşlık süresince de anne/baba olduklarını unutmasalar belki daha iyi olabilir. İnsan kendi çocuklarında aslında kendi içlerindeki çocuğu da büyütme şansı kazanır…

Çocukları önemsiyor, onların isteklerini de ciddiye alalım istiyoruz. Önemsenmemiş çocuklar büyüdüklerinde önemsemeyi bazen olması gerektiğinden daha fazla önemsiyorlar ya da özdeşleştikleri anne/babaları gibi davranıyor kendi çocuklarını önemsemeyi yine önemsemiyorlar. Yani önemsemenin ölçüsü ne, bilmiyoruz… Şiddettin eğitimde kötü olduğunu televizyonlarda uzmanlar anlatıyor. Bu bilgi bizi sevgi dolu insanlar olmaya motive ediyor. Ama sevgi genelde motivasyonla ilişki değil. Bu bilgi bizi sevgi dolu olmak yerine suçluluk duygusuyla dolmuş insanlar yapabiliyor. Ne yapsak yanlış sanki.

Psikologlar yanlışlar kataloğuyla karşımıza çıkıyorlar. Double bind durumu yani. Şiddetsiz antiotoriter eğitim… Bir çocuğun ağzından agressif çıkan her kelime bile ebeveynlerde panik yaratabiliyor. Şiddetin bütünüyle çocuğun hayatından çıkarıldığı steril bir hayat yani. ‘Şiddet kötü, çiş, kaka yavrucuğum’. Çocuklarla uzun uzun konuşmak, ikna etmek ve sevgi dolu çocuklar yetiştirmek… Kısacası günümüz çocuk eğitim tasarımında ‘çatışmasız/çelişkisiz’ bir ilişki tanımlanıyor adeta… İmkânsız yani… Çelişki ve çatışma gelişmenin en önemli motoru. Bir ilişkinin kalitesi o ilişkinin sorun çözebilme kapasitesi ve becerisiyle ölçülmez mi? Sorun ilişkideki sorunda değil de o sorunu çözebilme becerisinde. Çatışmasız ve agresyonsuz ilişki işte bu yolu tıkamaz mı? İnsanlar arasındaki her ilişki agresyon yaratıyor. Agresyon yasağı bu sorunu ortadan kaldırabilir mi? Çocukken çok duydum: Çocuğun mu var derdin var. Buna ekleyebiliriz: Çocuğun mu var derdin var…

“Şimdi koparsa iplerini
Kaçsa bu ıvır zıvır şeyler limanından
Kaçamıyor...
Çocukları...
Ayağının çiçekten prangaları.”

Sol bacağı ameliyatla kesilen şair Metin Demirtaş ayak prangalarından söz etmiş, sanki sol ayağı varmış gibi. Şair işte…

Geleneksel toplumda ‘canım istemiyor’un’ dar bir alanı vardı. Günümüzde ‘can’ çok önemli. Canın sıkılması, canın istemesi… Bazen canımızı önemserken unutuyoruz. Modern toplumlardaki can meselesi önemli bir sınıra işaret eder: Çocuklar günümüzde yapmak istedikleri şeyi canları isterse yaparlar. Yetişkinler ise genelde canlarının çok istemediği şeyleri yaparlar. Yetişkinle çocukluğu can sıkıntısıyla baş edebilme becerisi ayırır yani. Hayattaki monoton, gündelik işler çoğu kez yapmak istemediğimiz işlerdir ve canımıza isteyip istemediğini hiç sormayız.

Son olarak şunu söyleyebilirim. Günümüzde ödipus kompleksi gibi ‘tersine ödipuskompleks’ten de (Umkehrund des Ödipuskoplexes)[5] söz edebiliyor: Çocuklar anne babalarından öğrenip onları geçmeye çalışırken tekniği ve dijitali çok iyi kullanan çocuklara yetişmeye çalışan anne/babalar. Oysa çocuk yaşamın başka alanlarında (ekonomik, psikolojik, sosyolojik) hâlâ anne/babaya bağımlı. Günümüzde anne/babanın görevi çocuğun hayatında kendisini lüzumsuz hale getirmektir. Bebeklikte başlayan varoluşsal bağımlılıktan çocuğun bağımsızlaşmasının önünü açmaktır.

BİTTİ

Kaynakça

Altmeyer, M. (2016) Auf der Suche nach Resonanz, V&R Verlag.

Ariès, P. (2019) Geschichte der Kindheit, Deutscher Taschenbuch-Verlag.

deMause, L. (2004) Das emotionale Leben der Nationen, Drava.

deMause, L. (2018) Hört ihr die Kinder weinen, Suhrkamp Verlag

Elias, N. (1991) Der Prozess der Zivilisation, Suhrkamp Verlag.

Foucault, M. (1992) Überwachen und Bestrafen, Suhrkamp Verlag.

Giddens, A. (1993) Wandel der İntimität [Mahremin Değişimi], Fischer Verlag

Haag, A. (1993) “Ein Beitrag zum Wandel der Familie im 20. Jahrhundert”, Die Erkundungen des Irrationalen içinde, der. Siegfried Zepf (Vandenhoeck & Ruprecht,

Janus, L. (2003) ‘Psychoanalytische Überlegungen zum 11. September in New York’, İçinde: Auchter, T. & Büttner, C. & Schulz-Venrath, U. & Wirth, H.-J. (Ed.) Der 11. September, Psychosozial-Verlag.

Mahler, M.S. (1992) Studien über die drei ersten Jahren, Klett-Cotta.

Mahler, M.S. & Pine, F. & Bergmann A. (1993) Die psychische Geburt des Menschen, Fischer-Taschenbuch Verlag.

Postman, N. (2014) Das Verschwinden der Kindheit, Fischer-Taschenbuch Verlag.

Richter, H.E. (1972) Eltern, Kind und Neurose, Klett-Cotta.

Sahlins, M. (2017) Menschen Bild des Abendlandes-ein Missverständnis? (Mattes und Seitz Verlag.

Seichter, S. (2024) Der Lange Schatten Maria Montesssori,Belz Verlag.

Spitz, R.A. (1996) Vom Säugling zum Kleinkind, Klett-Cotta.

Stren, D.N. (1996) Die Lebenserfahrung des Säuglings, Klett-Cotta.


[1] Neil Postman, Das Verschwinden der Kindheit (Fischer-Taschenbuch Verlag, 2014), s. 57.

[2] Sabine Sechter, Der lange Schatten der Maria Montessoris (Belz Verlag, 2024), s. 9.

[3] age, s. 20.

[4] age, s. 27.

[5] Martin Altmeyer, Auf der Suche nach Resonanz, (V&R Verlag,2016), s. 226


Şahap Eraslan: 1980'de cunta öncesi Almanya'ya gitti. Berlin Teknik Üniversitesi’nde psikoloji bölümünü bitirdi. Daha sonra Humbold Üniversitesi’nde etnoloji okudu. Eş ve aile terapisi, klinik hipnoz eğitimlerini bitirdi. Daha sonra uzun bir eğitim sonrası psikanalist oldu. Uzmanlık alanı kültür psikanalizi ve psikanalitik kültür karşılaştırmaları. Analist/psikoterapist olarak Berin'de çalışıyor.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Şahap Eraslan Arşivi