İran-Türkiye “Fay Hattı”

Sarsıntılı toplumsal gelişme ve değişimlerle yeryüzündeki sarsıntılı değişimler arasında bir benzerlik olduğu düşünülebilir. İkisi de derinlerde biriken enerjinin ürünüdür; İkisi de değişimi ön sarsıntılarla haber verir aslında; bununla birlikte büyük depremin ya da toplumsal altüst oluşun zamanını kimse öngöremez; ikisinde de büyük sarsıntıdan önce yüzeye çıkan belirtiler görülür, örneğin yeraltında yaşayan bazı canlılar (diyelim ki karıncalar), büyük depremin hemen öncesinde normalde görülmeyen bir şekilde yeryüzüne çıkarlar; benzerlik kuracak olursak, büyük toplumsal sarsıntılardan önce uyuyor gibi görünen, toplumun derinliklerinde yaşayan bazı toplumsal öğeler dikkat çekici bir şekilde hareketlenir. Yerbilimci ya da sosyal veya siyasal bilimci olmadığım için kısıtlı bilgilerimle ancak bu kadar analoji yapabiliyorum. Muhakkak ki, bu bilimlerin insanları çok daha ilginç benzerlikler bulabileceklerdir.

ÖNGÖRÜLER GENELLİKLE YANLIŞ ÇIKAR

Ne var ki, yerbilimciler ve sosyal bilimciler gibi, her türden siyasi yorumcu da toplumun ya da siyasetin gelecekte ne seyir izleyeceği konusunda, mutlaka içinde doğruları da barındıran yorumlar getirirler ama gelecekteki gelişmeler onları büyük ölçüde yalanlar.

Kısaca söyleyecek olursam, ben, sosyal ve siyasal alanda agnostik (bilinemezci) bir tutuma daha yakınım. Yani, bir depremin, hele hele büyük depremin zamanını öngörmek nasıl mümkün değilse, büyük toplumsal altüst oluşun zamanını öngörmek de mümkün değildir. Hatta böyle bir sarsıntı ya da altüst oluşun gerçekleşip gerçekleşmeyeceği de bilinemez. Bu yüzdendir ki, geçmişte yapılan bu tür öngörüler, anlı şanlı ve azametli, pek bilmiş merkez komitelerinin yayınladıkları kararlar (öngörüyü yapanın kibri ölçüsünde bu, Nostradamus türü bir kehanet havasına bile bürünebilir) genellikle yanlış çıkmıştır.

“ELİNİ KORKAK ALIŞTIRMA”!

Buna rağmen, ben de dahil, köşelerinde siyasi tahlil yapmak durumunda olan siyasi ve toplumsal yorumcular yakın geleceğe ilişkin öngörülerde bulunmaktan vazgeçmezler. Aslında bu öngörüler, bir kehanet (ya da bir talimat) havasında ileri sürülmedikleri sürece, hiç de zararlı değildir. Düşünmeyi, duruma bir de o gözle bakmayı, tartışmayı teşvik eder. Geleceğin bilinemezliğini kabul etmek koşuluyla şu ya da öngörüde bulunmak olayları daha iyi tahlil etmeye yardımcı olabilir. Yanlış öngörüler de buna dahildir. Doğrular yanlışlardan çıkar. Bu yüzden de siyasi yorumcuların cesaretini, hatta cüretini kırarak “ellerini korkak alıştırmamak” daha yerinde olur.

TAHRAN’IN DÜZ DAMLARI

Bu uzunca girizgâhtan sonra yakın geleceğe ilişkin ben de bir şeyler söyleyeyim. Bana kalırsa Türkiye ve İran, uzun süredir toplumsal olarak aynı “fay hattı”nın üzerinde bulunuyor. Derin bir “yarık” oluşmuş bu “fay hattı”nda büyük bir enerji birikmiş durumda ve şu anda her iki ülkede de ,“fay hattı”ndaki toplumsal levhalar birbirine sürtünerek biriken enerjiyi küçük küçük dışarıya veriyorlar ve ön sarsıntılara yol açıyorlar.

Türkiye’ye göre İran’da bu daha belirgin. İran, 44 yıldır Mollalar rejiminin diktatörlüğü altında yaşıyor. Bu rejim, diktatörlüğünü, “Devrim Muhafızları” adı altında örgütlenmiş, artık iyiden iyiye ayrıcalıklı bir tabaka haline gelmiş, mensupları kendi özel sitelerinde yaşayan zorba, paramiliter örgüt aracılığıyla dayatıyor. Tabii, bunun yanı sıra, Şah dönemindeki istihbarat örgütü Savak’ın devamı olan Savama’yı da unutmamak gerekir.

İran’daki diktatörlüğün acısını en çok, örtünme zorunluluğu dayatılan kadınlar çekti ve en sonunda başını örtmeyi reddeden Mahsa (Jina) Amini’nin 16 Eylül 2022’de Ahlak Polisi tarafından öldürülmesi üzerine kadınların başını çektiği toplumsal ayaklanma başladı ve o günden beri de, idamlara rağmen, küçük iniş çıkışlarla ama hiç tükenmeden devam ediyor. Hava kararınca Tahran’ın neredeyse bütün evlerinde ışıklar yanıp sönüyor, İran’a özgü düz damlardan “diktatöre son” sloganları yükseliyor. Görünen o ki, İran halk toplulukları, neredeyse bütün kesimleriyle molla diktatörlüğüne son vermeye karar vermiş bulunuyor. Kısacası, “fay hattı”nın yarılıp enerjinin büyük bir yer sarsıntısıyla açığa çıkmasına az zaman kalmış gibi görünüyor.

14 MAYIS NEYİN BAŞLANGICI?!

Bu “fay hattı”nın devamı Türkiye’de. Bu ülkede de, yer altında büyük bir enerji toplanmış bulunuyor. Çok farklı tabakalardan insanlar en yakın zamanda, halkın yoksullaştırılması pahasına semirmiş “yeni sınıf”a dayanan saray diktatörlüğüne son verme arzusunda. Bu büyük enerjinin seçim anketleriyle saptanması mümkün değil; anketlerin en iyimseri bile iktidar partilerindeki büyük düşüşü saptamaktan aciz. Bu enerji de eninde sonunda ve yakın bir gelecekte (14 Mayıs’ta yapılacağı açıklanan seçimlerde ya da hemen sonrasında) büyük bir yer sarsıntısıyla yüzeye çıkacak gibi görünüyor. İktidar, 14 Mayıs tarihinde sembolik bir anlam görüyor olmalı. Ne var ki, bu tarih, DP’nin iktidara gelişinin yanı sıra, 30 yıllık tek parti iktidarının da sonunu temsil ettiğinden, sembolik anlamda bile diktatörlük açısından pek hayırlı bir tarih olarak görünmüyor.

Bu yüzdendir ki, “Altılı Masa” ya da bu masanın liderlerinin şu ya da bu hatalı tutumlarının, iç çekişmelerinin, yaklaşan yer sarsıntısına çok da fazla olumsuz bir etkisi olacağını sanmıyorum. Yani, ortaya muhalefeti temsilen çok etkili bir aday çıkmasa da, muhalefet liderleri şöyle de yapsalar böyle de yapsalar, bu, sonucu fazla değiştirmeyecektir. Veya HDP kapatılsa da, dışlansa da sonuç yine aynı olacaktır. Büyük yer sarsıntısı, İran’daki Molla rejimini yıktığı gibi, Cumhur İttifakı rejimini de, tetikçileriyle birlikte silip süpürecek gibi görünüyor. Hatta belki de domino etkisiyle eşzamanlı olarak.

Bir toplumsal yorumcu olarak öngörümün doğru çıkmasını çok isterim. Buna belki “wishthinking” de denebilir. Mümkündür. Şu üç buçuk ayı bir yaşayalım bakalım.

Yazı nasıl olsa yerli yerinde duruyor. Öngörüm yanlış çıkarsa, yazının uzun giriş bölümünde sığınacağım cümlelerim var!!!


Gün Zileli: 24 Ekim 1946, Ankara doğumlu. 1968 gençlik hareketinde yer aldı. 1990 yılında İngiltere’de sığınmacı oldu. 1992 yılında anarşizmi benimsedi. 2000’li yıllarda altı kitaptan oluşan otobiyografisini yazdı. Romanları, özellikle Sovyetler Birliği’ndeki Gulag kampları hakkında biyografik çevirileri var.

Önceki ve Sonraki Yazılar