Nefret dalı

18 Eylül günü, İstanbul’da, yurttaşların bir bölümünün doğrudan varlığına kasteden, iktidar destekli LGBTİ+ karşıtı eylem sıradan bir tertibat değil, meşruiyet krizi içindeki iktidarın tutunabileceğini düşündüğü ve son derece planlı kurgulanarak hazırlandığı anlaşılan dallardan biri olarak görünüyor.

Nefret dalına tutunarak muhalefetten gelecek olası tepkileri beklemek ve bunun üzerinden yeni bir söylem alanı açmak için didinen iktidar için LGBTİ+ bireyler kolay harcanabilecek bir kesim olarak görülüyor. Zira LGBTİ+’ların hedef alınması, Alevi, Kürt vs, karşıtlığından farklı olarak iktidar açısından oy kaybı yaratmayacak bir "nefret söylemine giriş" alanı olarak kabul ediliyor.

Ayrıca muhalefetin de LGBTİ+’ların yasal, anayasal haklarını bile savunamayacağı, kimsenin sahip çıkamayacağı düşünülen bu kesime yönelik nefretin yeni bir siyasi hamle alanı olarak kullanılabileceği düşünülüyor.

Kaldı ki, herhangi bir meşruiyet alanı kalmayan iktidar "aileyi koruma" adı altında birtakım grupları devreye sokup nefret suçuna alan açarken, muhalefetten gelecek olası tepkiler üzerinden de karşı hamle fırsatları devşirmeyi, bunu bir tuzağa dönüştürmeyi planlıyor olabilir. Peki esas tuzak bu tür toplu nefret eylemlerine karşı sessiz kalmak mı, bir söz kurmak mı?

İktidar muhalefetin sessizliğinden mi, tepkisinden mi kâr devşirir? Şimdiye kadar muhalefetin sessizliğinin iktidarın adım adım ilerlemesini kolaylaştırdığı ve işgal ettiği söylem alanından kolay kolay çıkmadığı biliniyor.

Dolayısıyla LGBTİ+ karşıtlığına sessiz kalınmasının iktidar açısından yeni adımlara vesile olacağı, birtakım yasal düzenlemelerle topluma korku salmanın yeni araçlarının inşa edileceği düşünülebilir.

Zaten iktidar bir süredir muhafazakâr cenahın homofobisini deşerek bu nefret alanını ufak ufak genişletmeye çalışıyordu. İstanbul Sözleşmesi’nden çekilirken de bu kesimlerdeki homofobinin arkasına sığınıldı. Fakat iktidar homofobi dâhil çeşitli nefret alanlarını seçim sürecinde daha fazla kullanmaya çalışacak gibi görünüyor.

Seçimlere yaklaşıldıkça homofobiyi bir silaha dönüştürmek, karnı doyurulamayan kesimleri korku ve nefretle doyurmaya çalışmak bir seçenek olarak değerlendiriliyorsa, muhalefetin buna karşı bir planının olması beklenir. Fakat 18 Eylül’deki nefret mitingine karşı HDP ve bazı sol partiler dışında sessizlik hâkimdi.

Oysa iktidar destekli nefret söylemine sadece yasal dayanaklarla bile karşı çıkmak mümkündü.

Örneğöin 18 Eylül’deki nefret eyleminin Türk Ceza Kanunu’nun 216. Maddesinde düzenlenen "Kamu Barışına Karşı Suçlar" bölümündeki Halkı Kin ve Düşmanlığa Tahrik ve Aşağılama Suçu kapsamında olduğu açık.

216. Maddenin ikinci paragrafında "halkın belli bir kesimini, sosyal sınıf, ırk, din, mezhep, cinsiyet veya bölge farkılılığına dayanarak alenen aşağılayan kişi, altı aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır" hükmü, 18 Eylül’deki eylemin yasadışılığını net bir biçimde teyit ediyor.

Keza söz konusu eylem Anayasa’nın 34. Maddesine de aykırıydı. Toplantı ve Gösteri Yürüyüşü Düzenleme Hakkı’nı çerçeveleyen 34. Maddede her ne kadar "herkes, önceden izin almadan, silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir" dense de, bu hak "başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amacıyla ve kanunla sınırlanabilir" hükmü içeriyor.

Yine Anayasa’nın 17. Maddesi, "Herkes, yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir" derken, Toplantı ve Gösteri Yürüyüşü Hakkı Madde 3, bu hakkı "kanunların suç saymadığı belirli amaçlarla" diyerek sınırlıyor. Yani 18 Eylül’deki eylem Anayasa’nın "başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amacıyla" hükmü gereği, TCK 216’yı ihlalden dolayı zaten yapılamamalıydı.

Bir kere bahse konu nefret eylemi herhangi bir hak talebi içermiyor. Eylemin kendisi de demokratik bir hak değil, demokrasi karşıtı bir saldırı çağrısı. Eylemde herhangi bir mağduriyetin giderilmesi konusunda kamu otoritesinden hesap sorma amacı güdülmüyor. Aksine, eylemi yapan grup belli bir kesimin var olma hakkının ortadan kaldırılmasını, toplumun belli bir kesiminin kamu otoritesi ve toplum tarafından hedef alınmasını, mağdur ve hatta yok edilmesini talep ediyor. Dolayısıyla bu fiil belli bir kesime yönelik nefret duygularının dışavurumuyla da sınırlı değil, açıkça bir şiddet çağrısı.

Fakat zaten yasanın dışına çıkma konusunda bir kaygısı olmayan iktidar çevrelerinin seçimler yaklaştıkça bu türden eylemlere daha da ağırlık verme tehlikesi bulunuyor. Peki muhalefet seçime kadar kulağının üstüne yatarak bu tür hamlelerinin yaratacağı etkiyi minimize edebileceğini mi düşünüyor?

İktidar temel insan haklarına karşı girişimler yoluyla muhalefeti sınamaya devam ediyor. Muhalefet demokratik bir Türkiye hedeflediğini söylüyor ama iktidarın bu tür "tuzaklarına" düşmekten de korkuyorsa, sessizlik yerine kanuna da mı sığınamıyor?

Herhangi bir ülkede iktidar yasanın dışında bir seçim sürecine hazırlandığında muhalefet bunu teşhir etme girişiminden bile geri duruyorsa, iktidarın farklı sahalara doladığı iplerin bir şekilde o muhalefetin ayağına dolanmayacağı mı zannediliyor?

Önceki ve Sonraki Yazılar