Saray nasıl taşlanır?

1929’da, Cumhuriyet’in resmi yayın organında “demokratik cumhuriyet”ten söz ediliyor. Aradan yüz yıl geçti, demokratikleştirmeyi bırakın, kara baskı döneminin içine düştük. Baştan beri neler yapılması gerektiği biliniyor ama bir türlü yapılmıyor.

3 gün önce 23 Nisan’dı….

Türkiye Büyük Millet Meclis’in 103. kuruluş yıldönümüydü…

29 Ekim 1923’de de Cumhuriyet ilan edildi…

Birkaç ay sonra da Cumhuriyet’in 100 yıldönümü…

xxxxxx

Sosyoloji Profesörü Hayati Tüfekçioğlu’nun “Kitle İletişiminin Soyağacı” adlı en son çıkan değerli kitabında, Cumhuriyet’in inşasında çok büyük rol oynayan Hakimiyet-i Milli Gazetesi’nin Türkçe harf devrimi ardından 13 aylık yayınlarıyla ilgili kapsamlı bir akademik çalışma var…

O çalışmaya kapılıp gidince, 2004 yılındaki seyahatimizi bir haftalığına ara verdim…

Hakimiyet-i Milliye yayınlarına daldım.

Baktım Genç Cumhuriyet, “Osmanlılığı” ağır eleştiriyor….

xxxxxxx

Tarih 30 Haziran 1929 ….

Hakimiyet-i Milliye Gazetesi’nin baş yazısı…

Siirt Mebusu Mahmut Bey yazıyor:

“Türkiye'de asırlardan beri devam eden fena idareler halk ve hükümet arasında doldurulmaz bir uçurum açılmasına sebep olmuştur.

Sanki hükümet halkın faydasına çalışan bir müessese değil ona zulmeden devletle olan muamelelerinde ona derecesiz müşkülat çıkaran bir heyetten ibarettir.

Filhakika bir şahsın veya bir hanedanın hayat ve menfaatlerini her şeyden üstün tutan, vatana ve halka karşı olan vazifelerle kendini alakalı saymayan saltanat idaresi elbette vatandaşlara ehemmiyet telkin edemezdi.”

xxxxxx

6 Mart 1929 tarihinde Yakup Kadri yazıyor:

“Eski devrin zalimane idaresi halkta, devlet ve hükümete karşı hiçbir itimat ve emniyet hissi bırakmamıştı. Devlet halkı yolmakta ve esir gibi kullanmakta devam ettiği müddetçe halkta bir nevi sinsilik, desisecilik, yalan ve dolandırıcılık itiyadı hasıl olmaya başladı.

Memur için miri malı çalmak nasıl mübah oldu ise, millet için de devlet hakkını yemek, hükümet otoritesini aldatmak öylesine mübah oldu. Zavallı saf Anadolu köylüsünün bile bu konuda öğrenmediği şeytanlık kalmadı.”

xxxxxxx

10 Haziran 1929 tarihinde Atatürk, Meclis bahçesinin yaz günleri halka açılmasını ister.

İdare heyeti, bahçenin havuz bulunan alt kısmının öğleden sonra dörtten itibaren halk için serbest olduğunu bildirir.

İki gün sonra, 12 Haziran 1929’da Hakimiyet-i Milliye'de A. G. imzalı İki Halk Yeri başlıklı aşağıdaki yazı yayınlanır :

“Evvelki devirde saray kuvveti ve onun ‘vüzera’ dediği uşak kuvveti vardı. Bu kuvvet için ‘halk’ın göbekadı ‘sıfır’dı. Yokluğu ve ehemmiyetsizliği bu derece ifade eden kelime yoktu. Sarayın önünden halk geçemezdi. Mebusların toplandığı sarayın kapısından halk bakamazdı. Kabine denilen vüzera loncasının içi, dışı ve işi halk için değildi. Bu devir demokratik cumhuriyet, yani cumhuriyet halk devridir. Bugün saray maray olmadığı için korkusuz ve serbestçe vatan içinde dolaşıyoruz. Bugün Millet Meclisi'nin adı üstünde, o sırf bizim kendi meclisimizdir. Bahçelerini halka açmıştır. Ve kadın-erkek, büyük-küçük onun içinde ferah bir serinlik buluyoruz.”

Bu yazıda özellikle “demokratik cumhuriyet” sözü ilgimi çekti. 1929’da, Cumhuriyet’in resmi yayın organında “demokratik cumhuriyet” kavramından söz ediliyor. Bu kavram biliniyor.

Ama ne gariptir ki bu ülke aradan bunca yıl geçmesine rağmen “demokratik bir cumhuriyet” inşa edemiyor.

Xxxxxxx

“Halk için bir kâbus” olarak nitelendirilen Osmanlı saltanatı ve hilafet devirleri Siirt Mebusu Mahmut'a göre “Türk tarihinde menfur ve haysiyet kıran bir ağalar devri, zorbalar devri, softalar devri”dir.

Yine aynı yazar “tembellik”, “uyuşukluk” ve “karanlık” içinde geçen Osmanlı devirleri için “Biz atalet ve zulmet içinde geçen bir maziye ebediyyen veda etmeyi düşünüyoruz” demektedir.

xxxxxxx

Osmanlı’ya yönelik ateş devam eder. Siirt Mebusu Mahmut Bey Batılılaşma siyasetinin yetersizliği için eleştirir:

“Saltanat idaresi hayat ve politika aleminde kendileri ile dövüşeceği anasırın medeni seviyesine ulaşmak, memlekette umumi bir ıslahat yapmak ihtiyacına düşmüş değildi. Onun ıslahat işlerindeki gayesi yalnızca şekli bir mahiyetten ibaret kalıyordu. Çünkü iş başında olanların memleketle olan alakaları vicdanı değil zahiri idi. Onlarca, harici alemin ‘Türkiye artık ıslahat yapıyor’ demesi kâfi geliyordu.”

Çağdaş uygarlık da Cumhuriyet’in ana meselelerinden biri, büyük bir reform ihtiyacından söz ediliyor.

Ama bu hedefe de bir türlü ulaşılamıyor.

xxxxxxx

Kadın da Hakimiyet-i Milliye yazarlarına göre Osmanlı idaresi altında en çok ezilenlerdendir.

Aka Gündüz, “Türk Kadını İçin” başlıklı yazısında şöyle demektedir:

“Büyük inkılap gününe kadar Türk kadını beşer tarihinin en çok, en fena haksızlığına uğramış yegane kadındır. Bu zulmün en feci tarafı tecavüzün içimizden daha çok gelmiş olmasıdır. İffet, fazilet, hak, hatta nefes alacak hava kadına yasaktı. Bu faciayı bu zaviyeden mütalaa etmelidir.

Evet, mazi madde-i asliye olarak şunu kabul etmiş görünürdü: iffet yok, fazilet yok, hal yok, hava yok.”

Aradan yüz yıla yakın zaman geçti Türkiye hala kadınlarını vuran, öldüren, ezen bir ülke.

xxxxxxx

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılışının 103. yıldönümü…

Yıl sonuna doğru da Cumhuriyet’in 100. Yıl dönümü…

Cumhuriyet’i demokratikleştirmeyi bırakın, korkunç bir kara baskı döneminin içine düştük…

Baştan beri neler yapılması gerektiği biliniyor… Demokratik bir cumhuriyet kurulacak, reformlar gerçekleşecek, kadınlar ezilmeyecek.

Biliniyor ama bir türlü yapılamıyor…

Niye?

Galiba asıl cevabını aramamız gereken soru bu…


Mehmet Altan: İlk imzası 15 yaşında yayınlandı. 20 yıl Sabah,6 yılda Star gazetelerinde baş yazarlık ve yazarlık, televizyon programcılığı ve yorumculuk yaptı. 30 yıl boyunca İstanbul Üniversitesi'nde hocalık yaptı.1993 yılından beri profesör. Yayınlanmış 40 civarında kitabı var.15 Temmuz sonrası Anayasa'nın 19.,26. ve 28. maddeleri yok sayılarak tutuklandı.21 ay cezaevinde kaldı. AYM,AİHM ve Yargıtay kararları ile hak ihlaline uğradığı saptandı. 29 Ekim 2016 tarihinden beri KHK'lı.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Mehmet Altan Arşivi