Dünyada başlıkta belirttiğim gibi bir ülke kalmış mıdır acaba, niye bitakım şeyleri bu kadar geç takip ediyoruz yada bitürlü medeni ülkeler seviyesine yükselemiyoruz. Sanırım bikaç olayı hep yanlış algılamamızdan kaynaklanıyor ve bu sadece cumhuriyetin kurulmasıyla bağlantılı değil, Osmanlı’dan günümüze yansıyan bir sorun.

Siyaset bilimciler ve sosyologlar daha iyi bilir ama göçebe toplum olmanın çok büyük bir payı olduğuna inanıyorum. Diğer etken de büyük olasılıkla İslamiyet ve matbaayla geç tanışmamız. Göçebelikle bilmeden inanılan din birleşince ortaya böyle bir toplum çıkmış oluyor.

Bilimsel değişimleri takip edemeyen bir toplum düşünün ve kitabını okumadan (Yada çok az kesimin Arapça yada uydurma dil olan Osmanlıca’dan dinini okuyabilen) inandığı bir din karşısında isyan etme şansını hemen hemen hiç bulamıyor. Çağ ilerledikçe o hep kendisine anlatılan geçmişte kalıyor.

Burada ikinci ama en önemli sorunla karşı karşıya kalıyoruz, “Çağdaş” sözcüğünün herşeyi çözdüğüne inanıyoruz. Evet, Çağdaşız ama kimle ve nasıl çağdaşız. Mozart’la da çağdaşız, Leonardo Da Vinci ile de, Moliere’le de çağdaşız, Goethe ile de. Ancak çağdaş olmak sadece aynı zamanda yaşadığımızın kanıtı, onlar kadar çağcıl olamıyoruz, çağa ayak uyduramıyoruz.

Sonra başka bir dönem geliyor ve onların buldukları ve kullandıklarını kullanmaya başlıyoruz ve yine çağcıl olduğumuzu sanıyoruz. Oysa yaptığımız sadece onların bulduğu aletleri, onların dediği gibi kullanmaktan ibaret, bunlardan birini de biz bulup dünyaya yeni bir reçete sunamıyoruz.

Aynı sorun cumhuriyet ilan edildiğinde de oluyor, cumhuriyeti demokrasi diye yutturduklarından ve eğitimsizlikten bitürlü demokrasiye geçemiyoruz. Demokrasinin hiç yaşanmadığı ülkede “Cumhuriyet elden gidiyor” diye bağırıp mitingler yapıyor ama ufak bir esintide sorunun yerli ve milli olduğunu söyleyip anti-demokratik ne varsa yapmak için bir araya gelebiliyoruz.

Sonuç ortada, Kürtlerin dünyaya gelmesine bile nefretle bakan bir grup MHP’lileşiyor, herşeyi Allah’a bağlayan bir grup AKP’leşiyor ve biraraya gelip ülke kurtarmaya yada yönetmeye çalışıyorlar. Oysa bilimle alakaları olmadığı için bunu kendi başlarına yapamadıklarından mutlaka kendilerinden olmasa da bu işin okulunu okumuşlara gereksinim duyuyorlar ve bu kez bisüre sonra orada kavga başlıyor.

Bilimle birlikte hareket etmeyince yan kollara sarılmak zorunda kalıyorlar, sağına mafyayı, soluna da derin devleti alıyorsun ve bu gruptan sözümona bir hükümet çıkıyor ortaya.

Sedat Peker’den sonra Alattin Çakıcı da yurtdışına gönderildi. Kendisi nasıl ikna edildi bilmiyorum yada ne zaman geri döneceği sözü verildi, onu da bilmiyorum ama bildiğim tek şey ciddi bir çözümsüzlük içinde kıvranıyoruz esasında.

Yaşadığımız çok basit esasında, yeni bir 17-25 Aralık yaşıyoruz ama bu kez Erdoğan’ın yada Bahçeli’nin ikna yeteneğinin yok olduğunu görüyoruz. Bunun sonucunda bir demokrasiye geçiş planı yok, hâlâ çok ciddi bir darbe yapmak isteyen ve bekleyen grup var, hâlâ seçimle olası bir değişimle demokrasinin geleceğine inananlar var ama bunun için tam olarak ne yapılması gerektiğini ortaya atan kimse yok.

Kürtler, sosyalistler ve gençler gerçeklerin daha çok farkında ama onlar çözüm olasılıklarını söyledikçe daha çok terörist oluyorlar.

Şöyle bir tolum var karşımızda, Osmanlı’yı okuyup emperyalizmi sevmiş, hâlâ fetih günleri kutluyor ama anti-emperyalist mücadele veren Mustafa Kemal’e de âşık. Bugün emperyalist diye ABD’ye isyanda ama kendi Kürdüne yada sınırdaki Kürtlere düşman, o yüzden oralara da asker gönderip savaşıyor. Anti-emperyalist ama Osmanlı’dan kurtulan -başta Araplar- olmak üzere herkese düşman ve küçümsüyor. Eğitimsiz olduğu için esasında anti-emperyalist bir emperyalist kendisi, o yüzden Kürdistan’ın fethedildiği 1071, Istanbul’un fethedildiği 1453 ve Cumhuriyetin kurulduğu 1923 çok önemli onun için ve siyasetçinin palavradan söylediği 2023, 2053 ve 2071, çok önemli geliyor kendisine.

Kurtuluş Savaşı’nı Sabahattin Selek’in Anadolu İhtilali kitabından okumanızı öneririm, Ali Nesin 30’lu 40’lı yaşlarımızdayken bir konuşmamızda söylemişti ve 2005 yılında Paris’te bir arkadaşta bulup okumuştum. Gerçekten 4 nala koşmuş muyuz o savaşa, yoksa başka şeyler de mi olmuş, en azından bunu bilirsiniz. Bir de benim Düşün Yayınevi’nden çıkardığım Frunze’nin Anıları’nı okuyun.

Sedat Peker bu Pazar konuşur mu, Alaattin Çakıcı ne zaman başlayacak konuşmaya? Benden, bizden değil, onlardan dinleyin, daha heyecanlı oluyor.