Millet ittifakının mutabakat metninde hiç sözü edilmeyen, iması bile bulunmayan bir şey var ki 2023 yazındaki seçimin kilit noktalarından birini oluşturacak ve muhtemelen seçime kadar en çok konuşacağımız meselelerin ilk sırasında gelecek. Gelmesi de gerekiyor.

Söz konusu eksiklik, aslında masanın arkasında kim var önünde kim var, altında kim var onu bize gösteriyor. Hayır, HDP’yi ya da Kürt meselesini söylemiyorum, Kürtlerin Türklerin herkesin günlük yaşamını ve kaderini kökten belirleyecek bir meseleden söz ediyorum. Fazla uzatmayayım: Emek meselesi.

TAHRİBAT SOMUT, ÇARELER SOYUT

Mutabakat metninin baştan sona her bölümünde tek adam rejiminin toplum ve doğa üzerinde ağır tahribata yol açtığını dile getiriliyor, yerden göğe haklı biçimde. Tahribatın geri döndürülmesi için örgütlenme, ifade ve eylem özgürlüklerinin güçlendirileceği yine her fırsatta tantanalı biçimde vurgulanıyor. Doğa planında çevre ve doğa haklarına öncelik verileceği, canlı yaşamın, hayvan haklarının korunacağı taahhüt ediliyor.

Amenna. Ne var ki her iki tahribatın temelinde yer alan ekonomik anlayıştan hiç mi hiç söz edilmiyor. Sanki o tahribat yokluk ve yoksulluk olarak şu anda güncel hayatı en temelinden sarsmıyor. Sanki konu en temelde bir ekonomi politika sorunu değil de basit bir ahlak sorunuymuş gibi ele alınıyor. Bu heyet gidip yerine çalmayan, çırpmayan, çevreye, doğaya duyarlı, hayvan haklarını bilen, kadın haklarından haberdar, iyi, güzel, namuslu insanlar gelince her şey düzelecek sanki.

Aslına bakılırsa bu tutum AK Parti’nin iktidara gelirken ve iktidarının ilk yıllarındaki tutumuna çok benziyor. Bir yığın güzel söz var, tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır misali, ama 12 Eylül darbesinden bu yana her iktidarın “ağlatmak” için yarıştığı işçilerden, ekolojik yıkımın ilk ve en ağır mağduru köylülerden hiç dem vurulmuyor. Adı “millet ittifakı” ama milletin en üretken iki kesimine en ufak bir vurgu yok, ne vurgusu ima bile yok.

Mesela soyut örgütlenme hakkı kuvvetle vurgulanıyor ama işçi örgütlenmelerinden hiç bahis açılmıyor, eylem özgürlüğü deniliyor ama greve dair tek bir alamet bile yok. Başta işçiler ve köylüler olmak üzere yoksullaşma ve yoksunlaşmaya itiraz eden, kötü gidişata karşı mücadele yürüten kesimlere en küçük bir atıf bile söz konusu değil.

KEMAL DERVİŞ’TEN AK PARTİ’YE

Türkiye 2000’li yıllara girerken Kemal Derviş’in başlatıp AK Parti’nin sonuna kadar uyguladığı IMF destekli ilk program tamamına erdiğinde Süleyman Demirel’e sorulmuştu: “Siz ve Ecevit IMF programlarını hep yarım bıraktınız, bakın işte tamamladılar, siz niye yapamadınız?” Demirel şöyle şeyler söylemişti: “Programları bitirsek, biz de biterdik, tükürükle boğarlardı bizi.” O programların yol açacağı sonuçların, yani yoksulluğun, yoksunluğun üreteceği toplumsal tepkiyi kast ediyordu Demirel.

Derviş’in programlarını devam ettirirken, sonra kendi programlarını uygularken iktidar, Demirel’in ürktüğü tepkilere engel olmak için özel bir özen gösterdi. O tepkileri dile getirecek mekanizmaları yok etti. Sendikalar yozlaştırıldı, o kadar ki “sarı sendika”lar bile devrimci gibi durur oldu. Bugün koca konfederasyonlardan işitilir sesler duyulmuyor ama bağımsız sendikalardan ya da hatta sendikasız işçilerden itiraz yükseliyorsa sebebi bu.

Toplumsal kesimlerin kendi itirazlarını üretmesi engellenmedi sadece, o itirazların etkili olmasını sağlayacak dayanışma mekanizmaları da imha edildi. “Eylem”, “grev”, “sokak” kelimeleri siyasal lügattan adım adım çıkarıldı. Yoksullaştırma, borçlandırma, atomize etme bu iktidarın 2002’den bu yana yürüttüğü üç ana yöntem oldu. Yöntemin başarısı, yoksullaşma ve borçluluğun yol açacağı olası itirazları, isyanları bastıracak otoriterleşmeye bağlıydı. O da sağlandı. Bugünkü zorbalık iktidarı böyle kuruldu.

BU İKTİDAR KENDİLİĞİNDEN GİTMEZ

Şimdi, “bu ekonomik kriz bunları götürür” inancı, artık hiçbir analitik karşılığı olmayan bir mistik inanç görünümünde, çünkü “götürme”yi sağlayacak hiçbir itiraz mekanizması çalışmıyor, ne grev mümkün, ne yürüyüş mümkün, ne de olan biteni kamuya anlatabilecek güçlü medya mekanizmaları bulunuyor. Dahası, “muhalif” partilerin siyasetleri, sadece iktidarın ahlaki düşüklüğü, kendilerinin yüksekliğini ifade eden nutuklara dayalı.

İktidarın ekonomide beceriksiz olduğu tezi de bu boşluktan kaynaklanıyor: Aynı ekonomik politikaya sahip muhalefet, tek farkının iktidarın ahlaksızlığı ve beceriksizliği olduğunu öne sürüyor, o kadar ki daha düne kadar iktidarın içinde olan Davutoğlu ve Babacan bile aynı şeyleri söyleyebiliyor.

AHLAKSIZLIK BİR GÜNDE OLUŞMUYOR

Bir önceki yazıda dile getirmeye çalıştığım, “seçimi seçim olmaktan çıkarma, referanduma çevirme tehlikesi” tam bu noktada beliriyor: Evet, hiçbir hukuki, ahlaki norma saygı duymayan bir iktidar ile karşı karşıyayız fakat bu kendiliğinden bir hukuk düşmanlığı ve ahlaksızlık değil, temel bir tercihin peyderpey getirdiği bir sonuçtur. Bu tercihlerden hiç söz etmeden, bu tercihlerin sonuçlarından etkilenen toplumsal kesimlerin derdi, sıkıntısı ve mücadelesi seçim sürecinin eksenine yerleştirilmeden hareket edildiğinde geriye “rejim hakkında bir oylama” ve “ahlaksızlarla ahlaklıların yarışı” kalacaktır elde.

Mithat Cemal Kuntay ‘Üç İstanbul’da, “İnsanların birdenbire namussuz ol­ması lazım gelseydi, az adam namussuz olurdu” der. Benzer biçimde iktidar heyetindekiler birdenbire hukuksuz, ahlaksız, namussuz olmaya karar vermediler, ekonomide 12 Eylül’ün ebeliğini yaptığı neoliberal politikaları bilerek seçtiler, bu seçimlerine uygun biçimde işçiyi, memuru, çevreyi en özetle toplumu ve doğayı tahrip edecek hukuksuzluğu adım adım ürettiler, girdikleri yolda pürüz yaratacak bütün örgütlenmeleri tasfiye ettiler ya da yozlaştırdılar. İktidarın altılı mutabakat fotoğrafına bakıp, “Masanın altında HDP var” ve mutabakat metnine bakıp “HDP etkisiyle yazılmış” demesinin sebebi de bu: Orada kimin olduğunu iyi biliyor.

Gelinen noktada metinde sık sık tekrarlanan “toplum ve doğa tahribatı” doğruysa eğer, bu tahribata karşı, iktidarın bütün gücüyle engellemeye çalıştığı mücadeleleri yürütenlere, işçilere ve köylülere umut verecek şey “liyakat” nutuklarından fazlası olmak zorunda.

MASANIN ALTINDAKİ HDP Mİ?

Söz konusu eksiklik, bize masanın altında, önünde ve arkasında HDP’nin değil, bizzat mevcut iktidarın kendisi ve yurt içindeki dışındaki işbirlikçilerinin bulunduğunu gösteriyor aslında. Altılı koalisyonun en büyük partisi “sosyal demokrasi” iddiasına sahip, diğer beşi ideolojik olarak, politik olarak mevcut iktidarın iyi kötü birer kopyasından fazla değil. Mutabakat metninde standart burjuva parlamenter sistemi var ama onun işçi mücadeleleriyle dönüştürülmüş sosyal demokrat versiyonundan eser yok. Metinde yer alan anayasal prensipler içinde “sosyal devlet” vurgusu yok denecek düzeyde.

Elbette iktidara karşı güçlü bir ittifak oluşturma çaba ve becerisi altılı ittifakın başarısı fakat bu başarının seçim başarısına dönüşmesi için, yokluğa yoksulluğa karşı mücadele eden işçilerin, ekolojik yıkıma karşı mücadele eden köylülerin, toplumsal yıkıma karşı mücadele eden başta kadınlar olmak üzere bütün toplumsal kesimlerin güç ve enerjisini seçim sürecinde seferber etme zarureti kaçınılmaz. Mutabakat metninde 1921 Anayasasına atıf var ama onu gereği olan “demos”un öğelerine hiçbir atıf yok.

Metindeki bu boşluk, altılı koalisyonun en temel zaafı aslında. Söz konusu boşluğu dolduracak bir üçüncü ittifak gerekli. HDP başta olmak üzere, diğer sol-sosyalist parti ve hareketlerin önemi burada. Bir sonraki yazıda bu meseleye değinmeye çalışacağım.