Mehmet Hikmet 14 Ekim’de Fransa’da öldü. Nâzım Hikmet ile Münevver Andaç’ın oğluydu. Ölüm haberini aldığımızda, onun hakkında bu iki cümle dışında bilgimiz olmadığını fark ettik. Adı konusunda bile net değildik: Mehmet Hikmet mi Mehmet Nâzım mı?

Bilgi azlığının ana nedeni suskun kalmayı tercih etmesiydi. Ne yaşamı ne de babasıyla ilişkisi hakkında konuşmadı. Röportaj, fotoğraf vermedi. Yakınlarınca hazırlanan Gary Copper’lı ölüm ilanında bile bir anlamda kendini sakınmayı bildi.

Nâzım Hikmet 1951’de Türkiye’den ayrıldığında Mehmet Hikmet birkaç aylıktı. Nâzım “Yeşil gözlüm/ kucağında üç aylık bıraktım Memedimi/ gülmeyi az çok beceriyordu/ ona baba demeyi öğrettin mi?” diye yazmıştı.

Münevver Hanım, kızı ve oğluyla 60’lı yıllara kadar İstanbul’da yaşadı. Polis baskısı, geçim derdi; hayat kolay değildi. Önce deniz yoluyla Yunanistan’a, sonra Polonya’ya göçtüler. Ardından yaşamları Fransa’da devam etti.

Nâzım Hikmet araştırmalarıyla tanınan yazar, mimar Melih Güneş’le Kültür Servisi programının son bölümünde bilmediğimiz geçmişe küçük parantezler açtık. Mehmet Hikmet bizim için Nâzım’ın başucundaki fotoğraflarda gördüğümüz çocuktu; daha önemlisi, hasret şiirlerinde seslendiği oğlu. Sohbetimizin odağında daha çok o çocuk vardı: Babasına şiir yazan, resimler yapan.

Ceviz Ağacı şiiri

En başta ad karmaşasına açıklık getirirsek, mesele Melih Güneş’in anlatımıyla şöyle:

“Nâzım Hikmet doğduğunda ona verilen ad Mehmet Nâzım. O zamanki geleneklere göre babasının adıyla da anılıyor: Mehmet Nâzım Hikmet olarak. Soyadı Kanunu çıktığı zaman Ran soyadını alıyor ama bu soyadını günlük yaşamında ve eserlerinde kullanmadı. Yurtdışına çıktığında ve Sovyet pasaportunu aldıktan sonra kullandığı resmi ad Nâzım Hikmet. Evlilik kâğıdında da ölüm kâğıdında da böyle yazar. Mehmet Hikmet ise Ran soyadını zaten almamış. Resim yaparken, sergilerinde Mehmet Nâzım adını kullanmış olabilir. Ama resmi ve bilinen doğru adı Mehmet Hikmet’tir.”

Münevver Hanım, Rusya’ya gidişinin ardından Nâzım Hikmet’e yüzlerde mektup yazdı. Yazdığı her mektubu numaralandırıyordu. Melih Güneş’in aktardığına göre en son 765. mektubu gönderdi ve mektuplaşmalar onlar Varşova’ya gittikten sonra da devam etti.

Her mektup kültürel paylaşımın sahnesiydi. Münevver Hanım tiyatrodan, konserlerden, sinemadan, okuduğu-çevirdiği kitaplardan ve elbette hayatından söz ediyordu. Mektupları pek çok şiire konu oldu.

Örneğin İstanbul’dan bir mektubunda çocukları Gülhane Parkı’na götüreceğini anlatmıştı. Melih Güneş’in aktarımıyla, 1957 tarihli Ceviz Ağacı şiiri bu mektubun ardından yazıldı. Nâzım, bir cevaz ağacının üstünden sevgilisine, küçük Mehmet Hikmet’e ve İstanbul’a bakıyordu:

“Yapraklarım gözlerimdir, şaşarak bakarım / Yüz bin gözle seyrederim seni, İstanbul’u / Yüz bin yürek gibi çarpar yapraklarım / Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı’nda / Ne sen bunun farkındasın ne polis farkında.”

‘Canlanacak yavrusu, hayalinde babamın’

Mehmet Hikmet de babasına mektuplar yazıyor, yaptığı resimleri gönderiyordu. Bir mektubunda “Size Varşova Kalesi’ni çizdim, bakalım beğenecek misiniz?” diye soruyordu, bir diğerinde ona yazdığı şiir vardı:

“Şu küçücük zarfın içi/ Sözlerle dolu sıcak/ Biraz sonra uçakla/ Babama ulaşacak/ Götürecek gönlümü/ Satırlardan kanatla/ Dil dökecek babama/ Sevgi dolu bir tatla/ Canlanacak yavrusu/ Hayalinde babamın/ Mektubumu alınca.”

Paris’te yaşayan ressam arkadaşı Utku Varlık, Cumhuriyet gazetesine verdiği röportajda “babasına katiyen şiir yazmadı” dese de Mehmet Hikmet’in şiir yazmayı sürdürdüğünü anlattı: “Bir gün Mehmet ‘İlginç bir Rus şair var, çevirisini sana okumak istiyorum’ dedi. Okudu, ‘müthiş, bu şairi Türkiye’de tanıtmak gerekir’ dedim ve yüreklendirdim. Sonra 10-15 şiir daha getirdi ama Rus şair diyor hâlâ… Ben anladım onun yazdığını. ‘Mehmet bu şiirler senin’ dedim. Mehmet hemen uzaklaştı şiirden ve şiirlerini saklamaya devam etti.”

O şiirler ileride gün yüzüne çıkar mı?

Bir de resimleri var tabii. Mehmet Hikmet Fransa’da sanat akademisinde eğitim almıştı ve ölümüne dek resim yaptı: Mahkûmları resmetti; padişahlar, peygamberler serisi vardı. Melih Güneş’e göre “Günümüzün Mehmet Siyah Kalem’iydi”, Utku Varlık da eserlerinde ondan etkilendiğini anlatır. Ne var ki, resimleri de bize yabancı, onları derinlemesine görme imkânımız olmadı. Yakın dostu Gündüz Vassaf’ın kitaplarının kapaklarında tablolarından detayların yer aldığı pek bilinmez. Resimleri de yeniden Türkiye’de sergilenir mi?

En başta söylediğimiz gibi, susma hakkını kullandı Mehmet Hikmet. Herkesin dökülüp saçılmaya meylettiği bir çağda, yalnızca dostlarının hafızalarında iz bırakarak, sessizlik içinde gitti. Ardında büyük bir merak bırakarak. Merak, dünyaya mâl olmuş bir babanın oğlu olduğu için de değil.

(Yazıda kullanılan görseller ve mektup, Melih Güneş’in arşivinden. Kültür Servisi programının kaydını Artı Tv Youtube kanalından izleyebilirsiniz.)