Eğri oturalım doğru konuşalım, muhasebeci veya mali müşavir ne iş yapar? Kurumsal veya bireysel, ondan hizmet alan yurttaşın olabilecek en düşük vergiyi ödemesini sağlar. Buna karşılık, muhasebecilerin başat görevinin “vergi kaçırmak” olduğunu iddia edemeyiz. O ancak Amerikan mafya filmlerinde olur. Her “babanın” defterini tutan bir muhasebecisi, yasal yatırımlarını yöneten bir bankacısı, bir de savcılarla uğraşmak için avukatı olur. Bunların özellikle suç örgütünün faaliyetinden yalıtılmış olması da gerekir.

Söz konusu varsayılan taslağa göre muhasebecinin başlıca görevi “kitabına uydurmak” denebilir. Ancak muhasebecilerin görevinin “yasanın etrafından dolanmak” olduğunu dile getirmek herhalde haksızlık olur. Aynı düşünce doğrultusunda, hariciyenin ödevinin de askeriyesi ve istihbaratıyla “devletin rutin dışına çıkmasına kılıf uydurmak” olduğunu iddia etmek herhalde yanlış bulunur. Öyle dense, gümrük komisyoncularının “eşeği boyayıp ‘şimendifer’ diye geçirmesi” gibi, hariciyenin temel işlevi de yazım becerisiyle adeta “domuzun ağzına ruj sürüp, makyaj yapmaya” indirgenecektir.

Meslekteki ilk yıllarımda istemeden ayaküstü tanık olduğum bir telefon görüşmesinin ardından sevdiğim, saydığım bir ağabeyim olan komşu dairenin başkâtibinden aldığım ders “böyle tatlı tatlı geçireceksin şekerim” olmuştu. Eril dili yadırgayabilirsiniz filan amenna da, işin özü bence de doğruydu ve özellikle o dönemlerde pek kabıma sığamadığım için de kulağıma küpe olduydu. Geçenlerdeyse Macron’un Putin’le yaptığı o uzun telefon görüşmelerinden birinin içeriği sızdırıldı. İkinci tekil şahıs “sen” diye hitap tercihi bir yana, o “tatlı tatlı” biçemden eser yoktu. Bu da doğal, zira düzey ve konum farklı.

Öte yandan, günümüz çağdaş demokrasilerinde hariciyelerin işi “arkasını toplamak” veya “kitabına uydurmak” değil herhalde “o eski güzel günlerdeki” gibi “kendi talimatını kendi yaratmak” da değil, olmamalı. Hariciyecinin liyakatı bir bakıma itici güç ile araç arasında diferansiyel yahut şanzıman gibi ileri doğru güvenli yol almaya etkin katkı sunmak. Bunu yaparken “siyasal” çözümlerin mükemmel olmadıklarının da bilincinde olmak. Kendi kendimize meyhane psikanalizi yaptığımız günlerin birinde meslekten başarılı bir arkadaşım “ateist imamım ben” demişti. Aklımda kaldığı kadarıyla, ateist imamlıktan köçekliğe varan bir yelpaze üzerinden sohbeti sürdürmüştük.

Günümüzde yalnızca bizde değil köklü Batı demokrasilerinde dahi adına diplomasi denilen yok olmaya yüz tutmuş sanat bir numaraların etrafında dönüyor ve dışişleri bakanlıklarını karanlıkta bırakır ve devcileyin yazmanlıklara indirger de oldu. Kuşkusuz “bir numara” deyince de işin içine hatta önüne “profil çizmek” ve “duruş sergilemek” karışır, geçer oldu. Nasıl 19. yüzyıl sonu terbiyesi bugün geçerli değil ve o günün büyük ölçüde ağırlığı dolayısıyla iletişim usulleri de zoraki terk edilmişse, öyle. İtibarını gözeten ve ciddiyetini sorgulatmamak kaygısı güden devletler içinse “tutum belirlemek” farklı algılanıyor.

Macron’un veya benzerlerinin senli-benli biçemi ile 19. yüzyıl sonu terbiyesi karşıtlığı bir yana, halen geçerli olan bir iş yapma biçimi var. Kendime “guru” bellediğim ortaokul ve lise yıllarımda Fransız edebiyatı ve redaksiyon hocam cennetmekân Michel Tagan, “tablonun üzerine işememek gerekir” uyarısında bulunurdu. Çağımızın geçer akçe yabancı dili, lingua franca’sı İngilizce. Acaba NATO Madrid Zirvesi’nde hazır bulunan otuz müttefik ülke liderinden kaçı anadili dışında hiçbir dil bilmiyor ve/veya derdini anlatacak denli İngilizce konuşamıyordu?

Kendi güdük topu topu yirmi yıl sürmüş diplomasi deneyimimden örnek vermem gerekirse Cezayir’de Fransızcacı, İsveç’teyse İngilizceci diye görev yaptım, bu bakımlardan söz konusu ülkelerin doğası gereği de pek zorlanmadım. Oysa Bağdat’ta Arapça bilmeden, Erbil’de Kürtçe konuşmadan görev yapmak öyle olmadı. Zira çoğu muhatapların da profili, diplomatik değil politikti. Üstelik bu ikisi, Madrid benzeri çok taraflı diplomatik forumlarsa bambaşka hasletler gerektirir. Resmi toplantıların çevresinde dönen temaslar da öne çıkar. Çok taraflı memur, hariciyede dahi az bulunur.

Esneklik, yapıcılık, yaratıcılık ile rüzgârgülü gibi dönmek arasında da fark var. Yunanistan’la olan meseleleri ele alalım: Ege’de kıta sahası, karasuları, hava sahası, FIR hattı, adaların silahsızlandırılmış statüsü, aidiyeti belirsiz adacık ve kayalıklar ile karşılıklı azınlıklar ve Kıbrıs. Tahkime gidecek yürek ve siyasal destek olmadığına ve görülebilir gelecekte de olamayacağına göre ne yapılabilir, ne yapmalı? Herhalde öncelikle çatışma olasılığı sürekli iletişim yoluyla anatema kılınmalı. Ardından iki tarafın da çıkarına olacak bir tür modus vivendi/operandi kurulması araştırılmalı.

Başka deyişle masaya “tut kelin perçeminden” diye oturmak da olası, “şimdi şekerim neredeyse yüzyıllık anlaşmazlıklar bunlar, bakalım ortak hayatı kolaylaştırmak için neler yapılabilir” diye de. “Biraz daha az testosteron, biraz daha fazla akıl” da denebilir. Yunanistan’ın nüfusu yirmi yıldır kabaca aynı on milyon. Bizimkine aynı yirmi yılda onbeş milyon yurttaş ve beş milyon sığınmacı eklenmiş, komşunun altı katından sekiz katına çıkmış. Bakarsınız ticaret, turizm ve düzensiz göç üzerinden bir al-vere girilmiş, AB üyeliği artık hayal olsa da Yunanistan hiç yoktan vizesiz seyahatte AB içindeki en güçlü lobicimiz olmuş. Haliyle iletişim her şey değil. Somut temeller önemli. İktidardaki Venizelos ile muhalefetteki Venizelos’a, aynı biçimde Tsipras’taki değişime bakmak yeterli.

Böylesine bir tarihsel dönemeç anında tutup yumurta kapıya geldiğinde İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliğine taş koymaya kalkıp, sonra işi cilveleşmeye çevirmekse aynı değil. S-400 alıp, F-35 programından kendini zorla attırmak da. Çakmak bakışlar, çatık kaşlarla “Yunanistan ve PKK beka meselesi” diye tutturup kendi iktidar odağı, ortağı olma durumlarını ilelebet sürdürmeye oynayanlardan asıl tepkiyi F-35 için vermeleri beklenirdi. Aksi oldu. Çökertelim, koduk mu oturtalım, meydan okuyalım, davul kimin elinde olursa olsun tokmak bizim elimizde kalsın kafasıyla, megafon ve kamikaze diplomasisi yahut ya intihar ya hücum yelekli müzakere kafası tuhaf bir düzlemde buluştu.

İşin daha kötüsü sanki artık o düzlem, muhalefeti de içererek cumhuriyetin organik ana akım kimlik ve yönelimine dönüştü. Oysa bakınız bir diğer komşumuz Gürcistan’da geniş halk kitleleri “neden sen de Ukrayna ve Moldova gibi AB’ye adaylık alamadın” diye kazan kaldırdı. Bizdeyse Gezi’de dahi AB bayrağı sallanmadı. Bu konuyu en iyi bilenlerden Büyükelçi Selim Kuneralp’in yazısını özellikle öneririm. Aynı bağlamda esasen İsveç’in bize terör örgütü üyeliği diye bir suç olmayışı, terörizmin tanımı ve ifade özgürlüğü konularındaki yanıtlarından ders çıkarmamız gerekirdi. Finlandiya’nın üç imzalı andıç sonrasında PYD’ye insani yardımın süreceği açıklamasından da öyle.

Gerçek var kalma sorunu olan bir ülke İsrail. Suriye’de İran uzantılarını vurma ayrıcalığını korumak adına Rusya’nın Ukrayna’yı işgalini havaya bakıp, ıslık çalarak geçiştiriyor. Büyükelçi Daryal Batıbay, 12 Eylül darbesi döneminde Yunanistan’ın NATO’nun askeri kanadına dönüşünün perde arkasını araladığı yazısında dönemin dışişleri bakanı Büyükelçi İlter Türkmen’in “Türkiye’nin Batı dünyasındaki yerinin temelini NATO ve Avrupa Konseyi üyeliklerinin oluşturduğunu” vurguladığını aktarıyor. Bölerek yineleyelim: Batı dünyasındaki yer ile NATO ve AK üyelikleri. Ülkemizin haritadaki yerini, büyüklüğünü, geçmişini ve gücünü de eklersek, İsrail gibi bir “var kalma” deli gömleğine dış politikamızı hapsetmeyi nasıl gerekçelendirelim?

Kimilerine göre “total futbol” yaklaşımını Rinus Michels icat etmemiş, elindeki (Cruyff vs.) zengin kadro onu böyle oynamaya itmişti. Belki doğruluk payı vardır. Ancak Michels’in düşme hattında aldığı Ajax’ı peş peşe Avrupa şampiyonluklarına taşımış olmasını da unutmamak gerekir. Sürekli Yugoslav faulü yapmaya, kontralarla atağa çıkmaya, “önce durdur sonra vur” demeye, tempoyu düşürüp hakemle uğraşmaya alışmış bir kadro düşünelim. Savunmacıları kalıplı ama hamlesiz, adam kaçıran; hücumcuları burnu yerde çalım çalım gidip taca çıkan, bal yapmayan arı tarzında topçular olsunlar ama “acar futbolcu” diye göklere çıkarılsınlar.

İşte ezeli ihtilafları ebedi kılarak üzerlerine şanlı kariyerler inşa etmek, el freni çekip gaza basıp motoru bağırtmak, motoru garajda çalıştırıp “Taksim’e gittim geldim” hikâye anlatmak da buradan bakış sürekli mırıldanıp durduğumuz o “liyakat” anlatısının biraz parçası oluyor ister istemez. Diplomaside liyakat, hezimet ve zafer konularına bu pencerelerden de bakılabilir diye düşündüm. Umarım ifadelerim maksadını aşmamıştır. Amacım bıyık altından gülmek, dalga geçmek değildi. Eğer gerçekten yüzüncü yılında cumhuriyetimizi demokrasiyle taçlandırmak gibi bir hedefimiz varsa, onun dış politikasını ve hariciyesini sizlerle birlikte düşünmekti.