17 mayıs’ta başlayan yolculuk



Artı Gerçek

feminizm, bu topraklarda mayalanmaya başlamasının üstünden on yıl dahi geçmeden sokağa çıkmış, bir politik hareket olarak varlığını ortaya koymuştu. morçatı o kampanyanın sonucunda kuruldu.


türkiye’de kadın kurtuluş hareketinin ilk sokak eylemi, 17 mayıs 1987 tarihinde gerçekleşen dayağa hayır yürüyüşü oldu. bu, aynı zamanda, 1980 darbesi sonrası gerçekleşen ilk yasal gösteriydi ve aynı yılın kış aylarındaki üniversite öğrencilerinin yürüyüşünün ardından gelen ikinci eylem olmuştu. feministler daha önce, birleşmiş milletler’in, kadınlara yönelik ayrımcılığın önlemesi sözleşmesi’ni (cedaw) türkiye’nin kabul etmesi için bir imza kampanyası yürütmüştü. dayağa karşı yürüyüş de, eviçi şiddet karşıtı bir kampanyaya dönüştü, aynı yılın kasım ayında kariye müzesi’nde dayağa karşı şenlik düzenlendi.  o da türkiye’nin ilk politik şenliğiydi ve sonraki yıllarda şenlik adı atında düzenlenen konserlerden farklı olarak, tartışmalar, sohbetler, yazarların kitaplarını imzalaması, konserler gibi çeşitli etkinlikler içeriyordu; çocuk bakım hizmeti de sağlanmıştı.  feminizm, bu topraklarda mayalanmaya başlamasının üstünden on yıl dahi geçmeden sokağa çıkmış, bir politik hareket olarak varlığını ortaya koymuştu. morçatı o kampanyanın sonucunda kuruldu.

feministler bu kampanya hatta bu yürüyüş öncesinde de sığınak fikrine aşinaydı, batı’daki örneklerinden haberdardı ama işte herhangi bir alanda yürütülecek feminist çalışma, bir kurum oluşturmakla başlamaz, o konuyla ilgili tartışmalar, yayın (nitekim şenlik’te toplanan parayla, kadınların posta aracılığıyla gönderdikleri tanıklıkları bir araya getiren bağır herkes duysun adlı bir broşür yayınlanmıştı), kamuoyu çalışması ve daha akla gelebilecek çeşitli faaliyetlerin ardından, eğer ihtiyaç varsa bir kurumsallaşmaya gidilir.

bugün feminizmin kurucu dönemi üzerine tekrar düşünmenin zamanı, bence. o dönemle ilgili dikkat çeken birkaç şey var. bunlardan ilki hareketin, omuzlarında ağır bir baskı rejiminin yüküyle yola koyulmuş olması. açık alanda, açık biçimde örgütlenmenin, toplantı yapmanın, en basit protestonun dahi yasaklandığı, hapisten işkenceye kadar uzanan bedeller anlamına geldiği bir dönemde, göle yeni bir maya çalmanın imkânları ve araçları bulunmuş, maya da tutmuştu. bu, sadece bir avuç kadının basireti, yaratıcılığı ve becerisiyle açıklanamaz, örneğin duygu asena’nın yönettiği kadınca gibi bir yayının anaakım dergicilikte kendisine yer bulmasını sağlayan toplumsal koşullar da en az bunun kadar önemliydi.

ikinci önemli nokta, feministlerin kendi yollarını açarken tek tek bireyler ve topluluklar olarak, geçmişteki siyasi ve düşünsel deneyimleriyle, öncelikleriyle hesaplaşarak ilerlemesi oldu. şunu hatırlamak gerek; 12 eylül öncesinde başta ilerici kadınlar derneği olmak üzere, çeşitli sol örgütlerle bağlantılı, kadınlar arasında partinin/örgütün çalışmasını yürüten, kadın komsomolları kategorisi içinde ele alınabilecek örgütlenmeler vardı, yaygın ve güçlüydü. toplum ve kendi örgütleri içinde ilişkiler, bu örgütlerde çalışan kadınların, kadın özgürlüğü ve eşitliği üzerine düşünmelerine sebep olmuştu. bu paha biçilmez bir deneyimdi, sonraki yıllarda, o deneyimlerin içinden toplu halde çıkıp feminizmi benimseyen kadın grupları da oldu. ama feministler bu deneyimlerle, o fikirlerle aralarına bir mesafe koyarak, hatta bir kopuşla yola çıktı. çünkü dönüp o deneyime bakmak için bile önce bağımsız bir varlık olmak gerekiyordu, öyle de oldu. bu bağımsızlık sadece kendi gündemini takip etmek değil aynı zamanda kendi örgütlenme ve siyaset biçimlerini hayata geçirmekti. bunların içinde bana en çarpıcı gelen şu; o gün tam olarak bu terimlerle ifade edilmemiş olsa da, hareketin yönelimini şu şekilde tanımlayabiliriz: feminist siyasetin hedefi siyaset yapmak değil, dönüşüm yaratmaktır. bu dönüşüm yasalarda olur, toplumun kolektif vicdanında olur, o çalışmaya katılanların bilincinde olur, spesifik bir baskıya maruz kalmış kadınların hayatında olur… herhangi bir konuda, hiçbir sonuç vermeyecek ama insanların örgütlenip bir araya gelmesini sağlayacak çalışma tarzı feminist değildir. yani feministler örgütlenmek için örgütlenmez, harekete geçmek için eylem yapmaz. bugün bunun muhalefetin tamamı için öğretici olabileceğini düşünüyorum.

ikinci bir nokta, gündemin bağımsızlığı. zaten herhangi bir toplumsal hareket bağımsızlığını ve varlığını böyle sağlar; anaakım siyaset alanında kopan kıyametleri kendi bakış açısıyla tahlil etse de, bütün o toz duman içinde kendi gündemini takip ederek yol alır.

17 mayıs 1987 günü, kadınları yoğurtçu parkı’na toplayan, yürüyüşleri sırasında pencerelerden alkışlanarak çıkılan yol, her türlü toplanmanın, en basit bir eylemin dahi zor gerçekleştiği 2020’de, en kalabalık gösteriyi feministlerin düzenlemesiyle açılmaya devam ediyor.

bunlar işin görünür kısmı ama en önemli öğesi değil. feministler tek bir gösteri bile yapamasalar da toplumun dokusunu değiştirdiler, islam tacirlerinin gündemini dahi en fazla meşgul eden konuların kadınların eşitliği ve özgürlüğü olması boşuna değil. 

şunu bir kere daha hatırlatmak gerek; akp bir neoliberal dönüşümün partisi ve bunu da büyük ölçüde başardı. siyasal islam, çoğunluğun kendini müslüman olarak tanımladığı bu topraklarda bu projenin kolaylıkla hayata geçmesini sağlayan bir ideolojik zemin oluşturdu. ama bugün akp iktidarı eliyle gerçekleşen her şeyin temelini “kitap”ta bulamayız. kendi burjuvazisini oluşturmuş olan akp, aynı zamanda çok doğrudan bir biçimde –anayasadaki eşitlik ilkesini cinsiyetler açısından da gözardı ederek- erkeklerin iktidarını temsil ediyor. bu ideoloji, ekmeğini, işini elinden aldığı erkek emekçiler başta olmak üzere tüm erkeklere üstünlük ve ayrıcalık vaat ediyor! bu gerçeği bu şekilde tahlil etmese bile, el yordamıyla dahi olsun görebilenler, feministlerin mücadelesini de görür oldu.

ilk ortaya çıktığında solun parçası sayılmayan hatta düşmanı görülen feminist hareketle ilgili bugün bu şekilde bir düşmanlaştırmaya nadiren rastlanıyor. artık karşımıza, bundan ziyade, el koyma çabası olarak tanımlanabilecek bir yaklaşım çıkıyor. ama feminizm, -solun gündeminin merkezinde olmasının dahi tartışılır olduğu- akp karşıtı bir politik hatla sınırlanamaz. bu yaklaşım onun bütün devrimci özünü, yıkıcılığını ve dönüştürücülüğünü boşaltıp çöpe atmak anlamına gelir. başka ülkelerde benzer bir şeyi, feminizmi kapitalizme karşı mücadelenin bir varyantı olarak tanımlayarak yapmak isteyenler var; oysa kapitalizme karşı mücadele, tabii ki kadın erkek birlikte yürütülür, tarihin her devresinde benzer isimler almıştır ve bunların arasında feminizm yok.

feminizmi bir başka gücün hanesine yazmak isteyenler, feminizmi yedeklemek niyetinde olanlar, kendi siyasi pratiğini ve geçmişini herhangi bir değerlendirmeye tâbi tutmadan, yakın tarihin en başarılı hareketlerinden birine akıl vermeye çabalayanlar… bu cümleyi her feminist kendi meşrebince tamamlar ama şunu unutmayalım: ilk kez 17 mayıs 1987’de, dostun düşmanın gözüne görülen şey, birden bire şişeden çıkmış, “dile benden ne dilersen” diyen cin değil, haklı bir dava, kanlı canlı bir hareket. çünkü vardık, varız ve tabii ki var olacağız!

YAZARIN TÜM YAZILARI