birkaç yıl oldu, mısır’dan gelen bir gazeteciye çevirmenlik yaptım, birlikte kasımpaşa’da dolaştık, en ünlü kasımpaşalı’yı tanıyanlarla konuştuk. çok övdüler onu, hakkında çok güzel şeyler söylediler, din bilgisinin derinliğini, liderlik vasıflarının yüksekliğini ve vefasının paha biçilmezliğini anlattılar. dediklerine göre, gençliğinde yanında bulunan, yakını olan kimseyi geride bırakmamıştı, hepsine çeşitli imkânlar sunmuştu! anlatılananların bir kısmı dilden dile dolaşırken büyüyen efsaneleri andırıyordu. başka bir bakış açısıyla büyük eleştiri alabilecek şeyler saklanmıyor, tam aksine abartılıyordu! denildiğine göre, herkesi ama herkesi ihya etmişti.

Bir yandan da, kimi yöneticilerin sadece iyi tanıdıkları, yaptıkları işle ilgisi bulunmayan bağları da bulunan insanlara güvenmesi sadece siyasette değil, iş hayatında da karşımıza çıkan bir olgu.  çocukluk arkadaşları, ilk dava arkadaşları, akrabalar derken iş çocukların arkadaşlarına kadar gider.

türkiye varlık fonu genel müdürlüğü’ne atanan selim arda ermut’un bilal erdoğan’ın kartal imam hatip lisesi’nden arkadaşı olması da tesadüf olabilir mi?

malum, bütün imam hatip liseleri bir değil, bu okullar türkiye’nin din görevlisi ihtiyacını karşılamak için, birer meslek lisesi olarak kurulmadı, dini eğitim verecek okullar olarak düşünüldü. çoğu imam hatip, öğrencilerinin üniversiteye girmesini kolaylaştıracak kalitede eğitim verdi ve özellikle taşrada bu sebeple tercih edildi. bir de, islami elitin çocuklarını göndermeyi tercih ettiği imam hatipler var;   kartal imam hatip de bunlardan biri, ismet özel’in de çocukları için tercih ettiği okul! selim arda ermut, bu lisenin ardından boğaziçi üniversitesi siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler bölümünü bitirir bitirmez, başbakanlık basın ve halkla ilişkiler müdürü olarak çalışmaya başlamış! herkese nasip olmayacak bir kariyer başlangıcı. 

mhp’nin koltuk değneği olmasıyla ayakta kalan akp iktidarının bir yüzü, bir yönü bu. bu destek için mhp’ye nasıl imtiyazlar sağlanıyor?

cumhur ittifakı kurulurken mhp’nin gözünün bakanlıklarda değil bürokraside kadrolaşmakta olduğu yazılmıştı. işin bu kısmını ankara gazetecilerine bırakalım. ama yargının iktidarın denetiminde olduğunu hemen herkesin teslim ettiği şu dönemde en önemli imtiyaz suç işleme hakkı değil mi?

geçtiğimiz günlerde levent gültekin’in başına gelenin tam tersi bir kurgu yapalım. diyelim, daha önce solcu ya da kürt hareketi içinde yer almış, sonra daha farklı görüşleri savunmaya başlamış bir yazar, selahattin demirtaş’a yönelik eleştirilerde bulunduktan sonra, hdp’nin genel başkan yardımcılarından biri onun hakkında esse gürlese ve ardından bu yazar, 25 genç erkek tarafından dövülse...

civardaki hdp ilçelerine baskın yapılmaması ihtimali var mı mesela? civardaki bütün kürt gençlerinin karakola çekilip hırpalanmama ihtimali? hdp yöneticilerine yönelik hakaret ve iftira kampanyaları olmaması? ya çeşitli şehirlerdeki hdp ilçe binalarının taşlanmaması?

böyle bir durumda, sakin, hukuk sınırları içinde yürüyen bir soruşturma ve hukuka uygun yargılama bekleyen var mı?

türkiye’nin 1990’lı yıllarını hatırlıyoruz, hatırlamayanlar da biliyor. o yıllara damgasını vuran yöntemlere, kaçırmalara, kaybolmalara tekrar şahit oluyoruz. aynı zamanda, 1980’li yılların işkencelerinin yapıldığını da duyuyoruz. ama hepsi bu değil. 1970’li yıllar “sağ-sol çatışması” olarak anlatılır ama aslında gerçekleşen faşist saldırılar ve bunlara karşı savunmadır. o saldırıların da geri döndüğünü görüyoruz.

tek başına olsa erkekliğin onda dokuzunun hakkını verecek olan, yalnız kaldıklarına rüya niyetine mafya dizilerini gören, münasip suçları işlediklerinde sırtlarının sıvazlanacağını bilen erkekler, bu suçları devlet adına işlemeye -hele de ücret karşılığında olursa- dünden hazır... o kadarına güçleri yetmezse ellerinin altındaki kadınları hizaya sokmaya niyetli.

bu ülkede onlara ihtiyacı olanlar var.

türkiye’de ırkçılık ve milliyetçilik terimleri sanki eşanlamlıymış gibi kullanılıyor ama aslında öyle değil. türkiye cumhuriyeti’nin tarihi boyunca ikisine de rastlanıyor. istanbul büyükşehir belediyesi’nin maltepe’de bir parka adını verecek kadar değerli bulduğu nihal atsız örneğin, süzme ırkçı; kafatası ölçüyordu ve kürtlerin türklerin hizmetinde olması gerektiğini falan yazıyordu! kürtlerin varlığını inkâr etmek yıllar boyunca makul milliyetçilik oldu, şimdi siyasal temsillerini reddetmek vatanını sevmek sayılıyor. milletin çıkarları ve refahıyla hiçbir ilgisi bulunmayan milliyetçilikle ırkçılık iç içe siyasal arenayı kaplıyor, bu fikirlerin mucitlerini memleketin değeri olarak gösterdikçe bu alan genişliyor, bir suç zemini olarak güçleniyor.  

bu ülkede, bazı suçlar cezasız kalır, en fazla kınanır. sadece şimdi değil, her zaman. ve bunu tersyüz etmeden ne demokrasi olur ne barış. ihya edilenler, bürokraside kadrolaşmakta gözü olanlar, sözü olanlar değişir. dün levent gültekin’e yönelen, yarın başka birine yönelebilecek tekmeler değişmez. 

iyi partililer de, 8 mart’ta dahi meral akşener’in adının pervin buldan’la anılmasından rahatsızlık duysun, akşener de onlara hak versin, peki.