diyelim bir futbol takımı yönetiyorsunuz, bulunduğunuz ligdeki takımların oynadığı sahada bir problem var ve oyuncuların sakatlanmasına sebep oluyor. bu konuda açıklama yaparken, “oyuncumuz sakatlandı” demezsiniz, “oyuncular sakatlanıyor” dersiniz, değil mi?

karar gazetesinden akif beki, ali bayramoğlu ve mustafa karaalioğlu, enis berberoğlu, leyla güven ve musa farısoğulları’nın milletvekilliklerinin düşürülüp gözaltına alınmalarını yorumlarken hdp’li vekilleri de andı, karaalioğlu kayyumlara dahi değinmiş.

bu kıyaslamaları niye yaptığımı biliyorsunuz ama şunu da söyleyeyim, chp’nin bir futbol takımı yöneticisinde dahi hoş görülmeyecek tavrını konuşmanın bir yararı olmadığını düşünüyorum. bu ayıp artık verili durum, ona rağmen neler olabilir, bunu konuşmakta yarar var.

bir kürt gencine işkence edildiğine dair kayıtların sosyal medyaya servis edilmesi ve tabii üç milletvekilinin vekilliklerinin düşürülmesi bir milat sayılabilir. bunları, geçtiğimiz haftalarda muhalif olduğu bilinen insanlara –en son gülfer akkaya- yönelik jitem adlı hesaplardan yapılan tehditleri de ekleyelim.

bunlardan birkaç sonuç çıkartıyorum. öncelikle iktidar, ciddi bir tepkiyle karşılaşmayacağı koşullarda gücünü göstermek istiyor. bu sadece muhalefeti sindirmeye değil aynı zamanda taraftarlarını konsolide etmeye yönelik bir hamle. çünkü özellikle mhp tabanının çok çekici bulacağı şeyler bunlar. ramazan bile geçmişken, ayasofya’nın müslümanların ibadetine açılmasının gündeme sokulması da benzer bir çaba; hükümet ekonomik krizle kaybettiği oyları bu türden “jest”lerle geri almaya çalışıyor. 

hdp’den kurtulma çabası da söz konusu değil bence, öyle bir niyet olsa, şu dönemde kapatma seçeneğine başvurulmaması için bir sebep var mı? uzak ya da yakın herhangi bir seçimde hdp’yi yan yana gelinemez, yan yana gelinmemesi gereken bir parti olarak gösterme ve böylece karşısına çıkacak gücü daraltma çabası daha baskın, bence. karar yazarlarının farkında olduğu (sadece yukarıda andığım yazıları kastetmiyorum, karar tv’de ahmet taşgetiren, elif çakır ve yıldıray oğur geçen haftalarda mithat sancar’ı ağırladı) bu çabaya kemal kılıçdaroğlu’nun şahsında chp destek veriyor çünkü böylece sağdan oy alabileceğini sanıyor. chp, adeta iktidara bakmadan muhalefet yapmaya çalışıyor. oysa ekrem imamoğlu başta olmak üzere chp’li belediye başkanlarının hdp seçmeninden de oy alarak seçildiği malum. o seçmenin türkiye’nin geleceğiyle ilgili daha bilinçli olduğu ve daha sorumlu davrandığı da malum ama yine de, bir kere daha bağırlarına taş basmamaları ve chp’nin dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olması da ihtimal dahilinde.

bu oy hesaplarının anlam ifade edeceği bir seçim yakın mı? bununla ilgili pek çok varsayım var; iktidar ekonomik kriz sürerken seçim yapmak istemeyebilir ama aynı zamanda içinden çıkan partiler olgunlaşmadan seçim yapmayı tercih edebilir. oylara sahip çıkma konusunda muhalefet git gide daha becerikli hale geliyor ama bu, oyları “sayan”ların becerilerinin ve yöntemlerinin artmayacağı anlamına gelmiyor. bu ihtimali bir kenara bıraksak bile, iktidarın herhangi bir seçim yenilgisi üzerine çekileceğine –özellikle istanbul seçimlerini hatırlayınca- çok fazla ihtimal veremiyorum. ama yine de seçimin, duraklardan biri olacağına şüphe yok.

anketler, ittifak önerileri, ittifak imaları her gün önümüze düşüyor. bunların yakın ya da uzak bir seçime yönelik sonuçlarının olacağı muhakkak. ama hdp ve birincil müttefiki sayacağımız sol grupların bu tartışmalarda, bu çabalarda yer alması şart mı? diyelim ki, hatta diyelim ki de değil, muhtemeldir ki, bir tür “bileşim” ilk seçimde iktidar bloğunu alt edecek. ama bunun hemen ardından gelecek, hiçbir ciddi değişimin olmamasının yarattığı hayal kırıklığında pay sahibi olmak gerekiyor mu? seçim siyasetine mahkum muyuz, başka bir şey yapmak mümkün değil mi?

“sine-i millete dönmek” terimiyle ifade edilen, meclis’ten çekilmek gibi bir şeyi kastetmiyorum, elimizde ne varsa onu tutmalı bence. ama tabana dönmek, tabanı dinlemek ve tabanla konuşmak mümkün değil mi?

taban, yani oy veren, oy vermese bile çıkarı, kaderi, geleceği solla birlikte olan insanlar. ölümü göze alarak çalışan ve karşılığında ancak karnını doyuran, ölümüne çalışıp karnını doyurabileceği bir işi dahi olmayanlar. halk, gerçekten açlık sınırında yaşıyor, bunun sebepleri kısa vadede değiştirilebilir gibi durmuyor ve bu şartlarda insani yardım ve onun en insani biçimi olan dayanışma hayat kurtarıyor. diğer yandan ekonomik krizler çok iktidar götürdü, yine götürür ama sonrasını kimin, nasıl şekillendireceği bugünden oluşur. bunun için, yoksullukla ilgili, dayanışmanın dışında bir şeyler yapabilmek, bir mücadele alanı açmak gerekmez mi?

örneğin, artık temsiliyeti son derece tartışmalı hale gelmiş demokratik kitle örgütlerinin ve tanımında dahi temsiliyet iddiası olmayan sivil toplum kuruluşlarının dışına bakmak gerekmiyor mu? kapısı çalınmamışların kapısını çalmak, halini sormak kürt hareketinin ve solun birçok kesiminin zaten bildiği şeyler. seçim çalışması, basın açıklaması, ünlülerin taşıdığı pankart, ünlülerin kınama videosu, kurumların ortak mesajı, hashtag… hiçbiri bütünüyle yararsız değil tabii ama yetmediklerini görmedik mi?

celal başlangıç’tan öğrendiğim ifadeyle, tünelin ucunda gibi görünen ışık, büyük ihtimal karşıdan gelen trenin lambası. iktidar bütün demokratik hakları gasp ediyor, bu açıdan yeni bir döneme girdiğimizi söylemek dahi yanlış olmaz ama bizi kıstırmaya çalıştıkları kapanın anahtarı demokrasi mücadelesi değil, iktidarın en kırılgan noktası olan ekonomik kriz ve halkın bardağını taşıran yoksulluk.  o yüzden gerçek siyasetin, mücadelenin başka bir şey olduğunu hatırlamanın tam zamanı. yeni maçları kendi sahamızda oynamak çok daha iyi olmaz mı?