suriye savaşı’na kadar dünyadaki mültecilerin önemli bir kısmını filistinliler oluşturuyordu. hâlâ da öyle. birleşmiş milletler yakın doğu'daki filistinli mültecilere yardım ve bayındırlık ajansı’na (united nations relief and works agency for palestine refugees in the near east/unrwa) kayıtlı filistinli mültecilerin sayısı 2019 yılında 5.6 milyon, dünyadaki toplam mülteci sayısı 26 milyondu. işgal ve savaş her zaman beraberinde göçü getiriyor. suriye iç savaşı’yla birlikte bu ülkede yaşayanlar yerlerinden, yurtlarından oldu. birleşmiş milletler mülteciler yüksek komiserliği, 2016 yılında, daha önce yaşadığı yeri terk etmek zorunda kalmış ve yardıma muhtaç olan suriyelilerin sayısının 13.5 milyon olduğunu bildirdi. bunların altı milyonu ülke içinde göçmüş. türkiye, suriyeli mültecilerin en fazla sığındığı ülke. ülke yönetiminin suriye savaşı’na “katkıları” göz önüne alınınca buna şaşırmamak gerek ancak sokakta arapça konuşan insan görünce suratını buruşturanlara, hükümetimizin bunun için avrupa birliği’nden yüksek miktarda destek aldığını bir kere daha hatırlatalım. bir de şunu soralım; arapların yaşadığı coğrafya rahat bırakılsa, türkiyelilerden daha düşük ücretler karşılığında çalışıp berbat evlerde, ırkçılıkla ve şiddetle burun buruna yaşamak isterler mi? nitekim, ölümü göze alarak, türkiye’den avrupa’ya gitmeye çalışan, ölümle burun buruna gelen, çoluk çocuk denizde can verenler oldu.

türkiye’nin elinin uzandığı bir başka ülke olan libya’dan da, 2011’den beri ilticalar var. başka afrika ülkeleri vatandaşları gibi, libyalılar da tunus üzerinden kaçmayı deniyor. nitekim, çok yakında avrupa'ya gitmek isteyen göçmenleri taşıyan bir bot tunus açıklarında battı, en az 41 kişi hayatını kaybetti, bunlardan biri çocuktu. yine birleşmiş milletler 2021 başından beri akdeniz’de hayatını kaybeden göçmen sayısının en az 290 olduğunu bildiriyor. gerçek bir can pazarı!

gerçekten pazar çünkü bu insanların, daha iyi bir yaşam ümidiyle, canları pahasına çıktıkları yolculuklardan büyük kârlar elde eden insan kaçakçıları var. bunlar genellikle kolluk güçlerinin bilgisi dahilinde çalışıyor. geçen yıl, edirne’ye taşınan suriyeliler sınırı geçemediklerinde, onlara deniz yoluyla gidebileceklerinin söylendiğini, bu konuda bir kaçakçının “cumhur başkanımızın talimatını okuyunca geldim” şeklindeki açıklamasını hatırlarsınız.

işler bununla sınırlı sanırken çok ilginç bir haber gördük. savaştan kaçan suriyeliler falan değil, türkiye cumhuriyeti vatandaşları, akp’li çeşitli belediyelerden alınan gri pasaportlarla ve varlığı şüpheli bir dernekle işbirliği halinde yurtdışına çıkıyor. gri pasaport hükümet, özel idareler veya belediyeler tarafından resmi görevle yurtdışına gönderilen görevlilere veriliyor; bu pasaportla birçok ülkeye vizesiz girmek mümkün ki bilindiği gibi t.c. vatandaşlarının yurtdışı yolculuklarda en önemli sorunu vize. akp'li akçakiraz belediye başkanı sabahattin kaya, belediyeye hibe edilen, 100 bin liralık ikinci el bir kamyon karşılığında bu işi yaptıklarını, bu insanların türkiye’de işsiz olduklarını, gittikleri yerden ailelerine döviz göndereceklerini falan söylüyor. yani bir nevi göç robin hood’u!

türkiye, insanların yaşamak istemediği bir ülke haline geliyor. birçok türkiyeli, burada araplara layık görülen muameleyle karşılaşacaklarını hesaba katmadan avrupa’da yaşamanın yollarını arıyor. içinde bulunduğumuz ekonomik koşullarda, bu ümit anlaşılır sayılabilir fakat bu işin kamu kaynaklarıyla örgütlenmesi nasıl olur da sorun olmaz!

bir de, bu ülkede kalmaya devam ederlerse istedikleri gibi yaşayamayacaklarına, eğitimlerine uygun iş bulamayacaklarına inanan geniş bir kesim var. tıpkı 1978 sonrası iran’dan kaçanlar gibi, batı ülkelerinde yaşamanın hayalini kuruyorlar. herkesin toplumla ilgili sorumluluk duymasını beklemek gerçekçi değil, değişim ümidinin bu kadar zayıf olduğu bir anda buna hiç hakkımız yok. o yüzden bu tavrı benimsememekle birlikte anlayışla karşılamaktan yanayım.

işkence, uzun hapis cezası gibi riskler karşısında, çok zor şartlarda sürgün hayatını tercih etmek zorunda kalanlar da var tabii. allah yardımcıları olsun. vatan hasretini türkçe en güzel ifade eden şairin sürgündeki bir solcu, nazım hikmet olması boşuna değil. ama şunu da unutmamalıyız. eren keskin hakkında açılmış 124 dava var, şubat ayı itibarıyla bunlardan 26 yıl 9 ay, 20 gün hapis cezası aldı. tahmin edebileceğiniz gibi, düşünce kapsamında “suçlar” bunlar. eren, konuyla ilgili “hiçbir yere gitmiyorum,” dedi, mücadelesine devam ediyor. ismail beşikçi 17 yıl hapis yattı, hâlâ türkiye’de. figen yüksekdağ, selahattin demirtaş, tutuklanabileceklerini öngördükleri halde, evlerinde, kapılarının kırılmasını beklediler. acun karadağ, nuriye gülmen, haklarında onlarca yıl hapis cezası istenmesine ve isteseler başka bir ülkeye gidebilecek olmalarına rağmen gitmediler.

bu insanlar burayı, bu toprakları, bu topraklarda birlikte yaşadıkları insanları sevdikleri için, özgürlük, eşitlik, barış ve demokrasiyi bu toprakların da hak ettiğini bildikleri için buradalar, seviyorlar, ne yaparsanız yapın terk etmiyorlar. siz hayırdır, bizim paramızla kimleri gönderiyorsunuz.